İNGİLTERE… Güldürü ağlamaktır. Acıdır, acıklıdır, alaycıdır…

GÜLDÜRÜ AĞLAMAKTIR
ACIDIR, ACIKLIDIR, ALAYCIDIR

Sedat Yıldırım SARICI – Muhtemelen hepimizin eline değmiştir Gırgır. Gençlik evremizin ortak değerleri arasındaydı. Ülkemiz mizah tarihinde Gırgır’ın yeri farklıdır. Oğuz Aral, “ben Türkiye’ye karikatürü çizdireceğim” deyip, Türkiye’ye karikatürü çizdirmiştir.

Elbette ilk mizah dergisi Gırgır değil. Osmanlı’da Diyojen’le başlayıp bugün Penguen’e kadar uzanan mizah tarihimizde yer alan neredeyse bütün mizah dergileri muhaliflikleri sebebiyle kapatılmış, yeniden ya da başka isimlerle yayına devam etmişlerdir.

Mesela Aziz Nesin’in öncülük ettiği ünlü “Marko Paşa” defalarca kapatılması üzerine “Malum Paşa”, “Merhum Paşa”, “Bizim Paşa”, “Yedi Sekiz Paşa”, “Ali Baba” ve “Öküz Mehmet Paşa” adlarıyla mücadelesine devam etmiş. Bunlar her yerde bulunabilen bilgiler.

Biz kendi gözlemimize dönelim. Öyle ya, konuyu bir yere bağlayacağız.

Bizim çocukluğumuzda Akbaba vardı. Berberlerde okurduk, “tarafsız” ve törpülenmişti. Yerini Çarşaf almıştı. Gırgır 1970’lerin başında doğdu. Bir çoğumuz Gırgır’ın satış rakamlarına göre dünyada 3. sıraya yükseldiği bilgisine rastlamışızdır. İlk iki ülke ise Amerika ve Sovyetler Birliği. O nüfuslarıyla elbette bizi sollarlar ama Levent Cantek, makalesinde “üçüncülük” meselesinin uydurma olduğunu söylüyor.

Neyse, Gırgır devam ederken sağın mizah dergisi çıktı, Zühtü. Gırgır, açık sarı renkli basıldığı için Zühtü’yü açık mavi çıkarırlardı. Mizahi yetenek sıfıra yakındı. Ömrü kısa oldu.

Bir de, sosyalist Ergin Ergönültaş’ın çıkardığı Mikrop vardı ki, köklü çıkışlar yaptığı olurdu. Sıkı mizah takipçileri Zalim Şevki karakterini unutamaz. Ergönültaş’ın çizgisi sağlamdır, kıvraktır. Sarkis Paçacı muhteşemdir bana göre. Oğuz Aral etkisi böyle bir şey, ama bence hepsinin gizli kahramanı Mordillo olabilir. Öylesine sağlam çizgi ve mizah gücü zor bulunur. Yaşayan her karikatüristin gizli kahramanı Mordillo diye düşünürüm.

Doğru ya, çizgi başka şey, güldürebilmek başka bir şey. Mesela bizdeki bazı çizerler, hem çizemez, hem güldüremez. Kimisinin çizgileri anatomiye bile uygun değildir. El, kol kırık desen, kırık, çıkık bile öyle çizilmez. Abartının bile kendi içinde bir mantığı, oranı vardır.

Boşverin şimdi bunları Gırgır’a dönüyorum. Bizim Gırgır’ımız, döneminin para babası  Asil Nadir’in hiç de asil olmayan ama çok nadir olan bir tuhaflığıyla çökertilmiştir. (1989).

Zamanın bazı çizerleri oldukça yüksek maaşlarla topluca Nadir’in yeni çıkardığı Hıbır’a göçmüşlerdi. Ardından da  Gırgır’ın kurucusu ve sahibi Oğuz Aral’a, “o… çocuğu”na varan küfürleri derginin hemen ikinci sayfasında dizmişlerdi. Hatırlıyor olmanız gerekir… Gırgır’a zorla el konması sonrası, Oğuz abinin vefatının ardından, oğlu “babam iki yıl pijamasıyla evde oturdu, sokağa çıkmadı” demişti.

Biz yarılmaya dönelim, ayrılanlardan Hasan Kaçan TV’lerde bol bol boy gösterdi, sağın gülü oldu. Kardeşi, Metin “Ağır Roman”ı yazdı, tecavüzden yattı. Kendine kıydı. Hıbır da lidersizlikten eridi gitti. Demek ki, her zaman salt “kadro” yeterli olamıyor. Bazen “liderlik” mutlak gereklilik.

Şimdi Penguen, Uykusuz filan var ama Oğuz ağabey yok. Eski tat yok. Ama hükümet, fırsatını bulunca bu yiğitlere mahkeme, mahkumiyet ikramında bulunmaktan geri durmuyor.

Demek ki, mizah öz olarak muhaliftir, sığ sağ iktidarlarca susturulmaya çalışılır.

Muhaliftir çünkü içlidir, memleket acısıyla hemhal olmuştur. İçinde içten bir kederi olmayan mizah yapamaz. Mizah acıdır, acıklıdır, alaycıdır. Güldürü hüzündür.

Yani güldürebilmek için derinlerde ağlıyor olmak gerek. Güleriz ağlanacak halimize, der halk. Sanat, teknik bir yetenek işi değil, ülser olabilmektir. Ülser olmadan sanat olmaz. İşte bunu “demek” için bu yazıyı yazdım.

Mizah acıdır ama ille de avanaklıkla da bir bağ kurulmaya çalışılır. Mesela karikatürümüzde “Avanak Avni”den “En Kahraman Rıdvan”a güldürü hep avanaklık üzerine kurgulanır. Mizahi film veya tiyatral oyunlarda da oyunun kahramanı, memleketimizden yeni kıtaya, her nedense ille de saf, aptal, cahil birisi olarak canlandırılır. Sanki başka bir tür mizah olmazmış gibi ille de “güldürü”, sakarlık veya şapşallık üzerine kurgulanır. Sanki “işin sırrı bu olmalı” gibi saklı bir niyetle yola çıkar yazar.

İkililerde Laurel & Hardy, Yavru ile Katip, Noktayla Virgül, Metin Akpınar & Zeki Alaysa, Karagöz Hacıvat hep zıt karakterleri canlandırır ve bir taraf mutlak akılsızı temsil eder. Diğeri de akıl vereni. Ve izler hep akıl alana tutkundur. Hacıvat’ın derli toplu oluşu, güzel konuşuşu alkışa mazhar olmaz.

İkili değil de solo takılanlarda da durum hep akıl noksanlığına dayanır. Don Kişot (Don Quixote), Charlie Chaplin, Kemal Sunal (Şaban serisi), İlyas Salman, (son yıllarda Recep İvedik) hep bu  saflık sırrına dayalı bir kurguya yaslanmışlardır. Nasrettin Hoca da öyle.

Burada her yerde yazılmaması gereken bir konuyu yazmam gerekecek. Acep, seyredenler perdede kendisinden daha saf birisinin de varlığını görmüş olmanın hazzıyla mı, bu karakterlere aşık olmuştur, sorusunun aslen kaçınılmazlığıdır. Seyirci “milyonda bir anca çıkar, bırakalım böyle şapşallıkları” deyip, sinema veya tiyatro salonunu terk etmez. Koltuğa yapışır. Adeta yukarıda anılan kahramanlara aşıktır.  Öyle ki, İlyas Salman’ın bir filminin adı “Aptal Kahraman”dır (1983).

Benim itirazımsa; kahramanların ille de “aptal” olması üzerinedir. Öyle ki, sayın Salman bir söyleşisinde, uyanık bir yönetmenin kendisine tek film parası ödeyerek iki filmde oynattığını, senaryoyu okumadan çekimlere gittiği için ancak filmleri izlerken durumu anlayabildiğini söyler. Yani, değil bu filmleri izleyenler, baş rol oyuncusu bile filmin kahramanları gibi davranışlar sergilemeye başlar. “Birine kırk kere deli dersen, deli olur” hesabı bu filmlerin böyle kötülükleri olmuştur memleketimize…

Halbuki, seyirci “biz önümüze gelebilecek doğal felaketlere (deprem, sel, salgın hastalık, vb.) veya toplumsal dayatmalara (sömürü, yolsuzluk, ayrımcılık, eğitimsizlik) çözüm arayan konularla ilgilenelim” dese, böyle konulardaki film, tiyatro, müzik gibi tüm edebi eserler artacak, uyanıklık seviyesi yükselmeye meyledecek. Ama gel gör ki, ne bu tür sanatsal çalışmalar, ne de bu niyetlerdeki insanlar fazla sevilmez, tutulmazlar…

Yine de mizaha dair ümitsiz olmamak gerek. Ferhan Şensoy’un (dünyanın bir çok yerinde 2400 üstü oyunla) “en çok oynanan tiyatro oyunu” olarak dünya tiyatro tarihine geçen Ferhangi Şeyler’i, zekice yorumlarıyla farklı bir izleyici kesimi yaratma gayesi de taşıyor.

Veya Cem Yılmaz’ın “eksikliklerle ilgili değil, fazlalıkları alarak mizah yapma yaklaşımı” hakikaten dikkat çekici. Sahnedekinin değil, sahneye bakanların yani hep beraber düştüğümüz ya da düşürüldüğümüz durumlarla ilgili bir gülmece üretmeye yönelik çabası takdire şayandır. O zaman beraber düşünüp, çözüm arama süreci hızlanmış oluyor.

Son söz şu olsun, güldürmek zor zanaat.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.