Narçiçeği sabahlar

Narçiçeği sabahlar

0
PAYLAŞ

Genclik denen şey yetersizlikleriyle sıkıcı da olsa verdiği umutlarla çok güzeldir. Düşünün, önünüzde kolay kolay bitirilemeyecek kocaman bir ömür var, üstelik yaşamdaki acemilik günlerinizi de azçok geride bırakmışsınız. Yüreğinize bir bıçkının bıçağı saplanmazsa, bir kopuğun tabancasından çıkan bir kurşun beyninize uğramazsa, havadan kazanılmış paralarla satın alınan bir otomobil şımarık ve yararsız bir oğlanın “direksiyon hakimiyetini kaybetmesi” yüzünden gelip sizi altına almazsa, kanser illeti durup dururken bir yerinize yapışmazsa, deprem vurduğunda çürük bir evde değilseniz, gösteri yapmak adına hızlandırılmış bir tren “münhani”de devrilip sizi parçalamazsa önünüzde yaşanacak yıllar vardır. Size gerçekten yaşamış, yaşamayı becerebilmiş birileri yaşamak sanatıyla ilgili bir şeyler öğretmiş olmasa da siz el ve gönül yordamıyla kendi yolunuzu kendiniz çizersiniz. Sonra, yakınlarımızın aptalca kaygılarla ya da daha çok uçkur namusu kaygısıyla “Yanlış yapmayasın diye gel sana doğrusunu öğreteyim” salaklıklarına hiç aldırmazsanız yaşamın tadını epeyce çıkarırsınız.

Gençlik güzeldir. Sokrates’in ağzından çıktığı düşünülen şu söz bunu pek güzel anlatır: “Gençliğin gözünde hiçbir şey çok zor değildir.” Genç adam bir yandan yaşamaktan korkar öte yandan içinde her zaman canım bu da iş mi gibilerden bir duygu vardır. Zaman zaman alnını sert kayalara çarpacak, zaman zaman dünyanın ağır sillesini yiyecektir ki olgunlaşabilsin. Olgunlaşmasa daha iyi değil mi? Belki daha iyi. Gençlik insanı zaman zaman kendinden çıkarır gibi olan kaygılarıyla güzeldir. Aşkta da sanatta da öyledir: acemi zamanlarınızda aldığınız hazzı ustalaştığınızda alamazsınız. Ne olursa olsun her gençlik bir ham meyve tadı verecektir sahibine. Publilius Syrus şöyle diyordu: “Olgunlaşmadan önce kekre olmayan meyva yoktur.” Ah o olgunlaşma dedikleri şey bazen ne aptalca bir şeydir. İnsan olgunlaşıyorum diye köseleye döndürür yüreğini, usunu kaskatı eder, ruhunu ceket gibi postal gibi yelek gibi kullanılası bir şeye dönüştürür. O bakışlardaki sözde derin anlam, o çokbilmişlik, o kendine aşırı güven, o beyinsizliğe varan özsevgisi…

Ne olursa olsun gençlik güzeldir. En itici görünen gençlerde bile bazen insana esenlik duyguları aşılayan bir dirilik vardır. İticilik daha çok bir an önce büyüme telaşının bir sonucu olarak kendini gösterir. Bayramlarda ve özel günlerde polis ya da asker giysileri giydirilerek büyümeye zorlanmış çocukları düşünün. Oyun oynamak yerine anlamsız dershanelerde yalan yanlış bilgi edinmek için çırpınıp durmuş, daha elleri bile büyümeden sokakta şunu bunu satmak ya da dilenmek zorunda bırakılmış, henüz neyin ne olduğunu anlamadan ispiyonculuk sanatının inceliklerini öğrenmeye itilmiş çocukları düşünün. Bunlar ilk bakışta iticilik izlenimi veren bir eksik kalmışlığın kıskaçlarına düşmüşlerdir. Sevimsizlikleri bir yanlış gidişin insanda erkenden açtığı yaralarla ilgilidir. Yoksa çocuk her zaman sevimlidir. Ama yılışa yılışa elma şekeri yalayan, annesinin ve babasının göbeğinden daha verimli bir göbek elde edebilmek için erkenden yola koyulmuş olan, başkalarının zararına her şeyi kendinin kılma konusunda hak sahibi olduğuna inanan şu çocuk bıraksaydılar dünyanın bütün çocukları gibi sevimli bir çocuk olacaktı.
Dünyayı bozup kirletirken çocukluğu yok etmekle işe başlıyorlar. Bizim çocukluklarımız da gerçekte kötü kurulmuş bir toplumun ve o toplumda yaşamın anlamına bir türlü varamamış insanların elinde zedelenip eriyip gitti. Ne güzel, narçiçeği sabahlar, gül rengi akşamlar düşünmüştük. İnsan olmanın bize sunulmuş doğallıklarını enine boyuna yaşayacaktık. Yoksulluk bile gözümüzü korkutmuyordu. Zararı yok, ne yapalım, bizim payımıza düşen bu, biz de böyle koşularda yaşarız diyecek kadar hoşgörülüydük. Sonra öyle büyük çirkinliklerle karşılaştık ki bunların olgunlaşmışlıkla falan bir ilgisi yoktu. Daha çocukluğun güzelliklerini yaşamadan bir şeyler elde edebilmek adına çirkinleştirilmiş insanlar hızla büyüyüp dünyamızı doldurdukça biz bir köşeye çekilmek durumunda kaldık. Geçenlerde bir televizyon haberini dinlerken içim cız etti. Doğru dürüst yaşamamış bütün çocuklar adına üzüldüm. Çocuk bayramı diye doldurmuşlar çocukları bir vapura, onlara Boğaz’ı gösteriyorlar. Bunlar kim mi? Bunlar İstanbul’da yaşamakla birlikte hiç deniz görmemiş çocuklar. Belki de indirgenemez bir yaşam gerçeği bu: birileri var güçleriyle kendilerini ve dünyayı güzelleştirmeye çalışırken birileri de kendilerini ve dünyayı var güçleriyle çirkinleştirmeye çalışıyorlar. Binlercesi ben demeye alışırken üç beş kişi biz demeye alışıyor. Ne ilgisi var demeyin, ben son günlerde belki ayıp ama şuna inanıyorum: hukuk egemenin silahı, adalet yoksulun düşüdür.

PAYLAŞ
Önceki makaleRuhi Su
Sonraki makaleHükümete ilk eleştiri

BİR CEVAP BIRAK