Nasıl bir Anayasa…

Anayasalar bir toplumun kıyafetleri gibidir… Nasıl biz insanlar  mevsim ve iklim koşullarına, zevk ve  ihtiyaçlarımızın farklılaşmasına, toplumsal işlevlerimiz ve bulunduğumuz ortama, yaptığımız işin niteliğine ve gereklerine göre farklı farklı kıyafetler giyme ihtiyacını duyuyorsak,  toplumlar da öyledirler;  değişen yaşam ve çağın koşullarına uyum sağlayarak, insanlığın gelişim çizgisi ve teknolojik düzeyin sağladığı imkanları da kapsayacak şekilde yeni düzenlemeler ve kurumlar oluşturmak  durumundadırlar…

Yine insanların zamanla ölçülerinin değişmesi ve elbiselerini yeni ölçülerine göre daraltıp bollaştırarak vücutlarına yeniden oturtmaya ihtiyaç duyması gibi, anayasaların da toplumların değişen ihtiyaç ve beklentilerine, dünyada oluşan yeni değer ve anlayışlara göre yeniden tasarlanması ve düzenlenmesi gerekmektedir…

Peki bu değişimin değişmeyen bir temeli ve sınırları olmalı mıdır? Yani anayasalarda değişmez maddelerin olması gerekli midir, gerekliyse bu  neden gerekmektedir…

Bu noktada Anayasaların bir başka özelliğine değinmiş oluyoruz, aynı zamanda kurulu düzenin, statüko’nun da giysisi olma özelliğine… Evet ne yazık ki anayasalar aynı zamanda statüko’nun giysileridir; yani toplumdaki güç odaklarının toplumlara kendi çıkarlarına ters gelmeyecek şekilde giydirmek istedikleri kıyafetlerdir. Bu yüzden yeni anayasalar düzenlenirken statükonun korunması yasa koyucuların öncelikli kaygısını oluşturmaktadır. Dokunulamaz nitelikte olan maddeler bu güvenceyi sağlamak amacını taşımaktadırlar…

Hükümetler kendi güvenliklerini ve sistemin sürekliliğinin sağladığı ölçüde bu dokunulamaz maddeleri korumaya devam etmektedirler. Ama bazen bu dokunulamaz maddeler yeni seçilen hükümetlerin işine gelmeyebilmektedirler. Bu durumda hükümetler,  toplumun ihtiyaçlarının da o yönde değiştiğini ileri sürerek, güçleri yettiği ölçüde  bu dokunulamaz  maddeleri değiştirme teşebbüsünde bulunabilmektedirler…

Örneğin Türkiye’de laiklik konusu böyle bir düzenlemeye tabidir. Hükümetin gücü, iradesi ne yönde olursa olsun buna dokunabilecek dengeler bugün Türkiye’de mevcut olmadığı için, bu ilkeye dokunulamamaktadır. Türban konusunda ise durum biraz daha farklıdır. Hükümet üniversitelere baş örtüsüyle girilebilmesinin insani ve evrensel bir hak olduğunu, bir insanın eğitim ve gelişim hakkının giydiği  kıyafet ve dış görünüşüne göre sınırlandırılmasının çağdaş bir dünyada ilkel bir düzenleme olduğunu ileri sürerek bu konuda bir değişimi gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Sonucun ne olacağını  zaman gösterecektir.


 Hükümetlerin söylediklerinde haklı olması her zaman istediklerini  yapabilecekleri anlamına gelmemektedir… Daha önce de belirttiğim gibi bu statükoyu korumak isteyen güçlerle hükümetin arasındaki güç dengesiyle ilişkili bir şeydir. Bir hükümet gücünü ne kadar halktan aldığını söylerse söylesin, güç dengesi statükoyu sürdürmekten yana ağır basıyorsa bu değişim gerçekleşmeyecektir.

Buna karşın  güç dengesi hem hükümetin hem de toplumun isteği doğrultusunda değişim sağlayabilecek nitelikteyse, o zaman gerekli değişikliklerin yapılaması önünde bir engel kalmayacaktır. Toplumlar ancak bu koşullarda  ihtiyaçlarına göre istedikleri giysileri giyme şansına sahip olacaklardır.

Buraya kadar aslında anayasaların nasıl olması gerektiğini değil mevcut koşullarda nasıl gerçekleştiğini tartıştık…

Oysa asıl tartışılması gereken konu ‘nasıl bir anayasa’ olması gerektiğidir. 

Nasıl bir Anayasa…

Her şeyden önce demokratik, özgürlüklerden yana, insan haklarını ve inanç özgürlüğünü temel alan, evrensel değerlerle çelişmeyen, toplumun her kesimini aynı şekilde kucaklayan, adil ve eşitlikçi; toplumdaki her bireyin hak ve özgürlüklerini aynı şekilde garantiye alan, çoğunluğun hükmüne karşı azınlığın haklarını da koruyan, dünyanın giyebileceği en çağdaş elbise niteliğinde olan bir anayasa…

Böyle bir anayasanın ortaya çıkabilmesi, bir toplumun yönetildiği rejimle birebir ilişkilidir muhakkak ki…

Bir toplumda yönetenler,  yönettikleri toplumun üzerine oturup oturmayacağına bakmaksızın, sırf kendi çıkarlarına uygun şekilde, kendi ölçtükleri ve biçtikleri elbiseleri zorla giydirmeye kararlılarsa ve buna da güçleri yetiyorsa, burada çağdaş bir anayasadan ve yukarıda bahsettiğimiz koşullardan bahsetmek  mümkün değildir.

Bu koşullarda, toplumlara giydikleri giysiler dar gelebilir, o giysiler içinde hareket kabiliyetleri kısıtlanmış olabilir, ellerini kollarını rahat sallayamıyor olabilirler; hatta canları daralabilir, acıyabilir de; eğer iktidar toplumdaki tüm bu huzursuzluk ve rahatsızlığa rağmen gücünü sürdürebiliyor ve toplumu  baskı altında tutabiliyorsa, o rejim bu şekilde daha uzun yıllar ayakta kalması bile mümkündür.

Ama bu tür rejimlerde her zaman toplumsal huzursuzluk ve çatışmalar olacaktır.  Giysisi üzerine oturmayan, açıkta kalan, ya da canı daralan,  kendini baskı altında hisseden, giydiği giysiden rahatsız olan kesimler fırsat buldukça bu rahatsızlıklarını dile getirmeye, bu giysilerden kurtulmaya çalışacaklardır. Bunun için isyan edenler, otoriteye baş kaldıranlar olacaktır.  Toplumun bu konudaki  talepleri şiddetlendikçe çatışmalar artacak, talepler artık kan  ve silahla bastırılabilir hale gelecektir.

O halde ideal anayasalar ideal toplumlarda, yani çağdaş demokratik hukuk devletlerinde gerçekleşebilmektedir. Her şeyden önce böyle bir niyetin olması gerekmektedir; yani halktan gelen bütün  taleplerin anayasaya yansıtılması konusunda samimi bir iradenin bulunması gerekmektedir. Sonra halkın bu taleplerini özgürce tartışabileceği zeminlerin oluşturulması; bu hak ve talepler şekillendikten sonra bunların özgürce dile getirilip iktidara iletilebilmesi için kanalların açık olması gerekmektedir. Ve iktidara iletilen bu taleplerin ciddiye alınıp gerekli yasal düzenlemelerin yapılması yönünde bir  kararlılık gerekmektedir.

Örneğin Türkiye’de ideal bir anayasa için iş ve  işveren sendikalardan meslek odası ve  örgütlerine, etnik ve cinsiyet temelindeki örgütlenmelerden din ve inanç temelindeki örgütlenmelere, Üniversiteler ve diğer  eğitim kurumlarından askeri ve yargı kurumlarına kadar, her kesimin taleplerine kulak verilmeli; en azından bunlara, nasıl bir giysi giymek istedikleri konusunda düşünceleri sorulmalı ve talepleri ciddiye alınmalıdır. Herkes kendi ihtiyacı olan giysiyi dışarıdaki terziden daha iyi bilmektedir; Terzilerin görevi ihtiyaç sahiplerinin istedikleri giysileri en iyi şekilde dikmektir; elbisenin nasıl olması gerektiğine karar vermek değildir…

Dile getirilen talepler evrensel hak ve özgürlüklere, çağdaş yaşam koşullarına uygun olduğu sürece ve başkalarının hak ve özgürlüklerini gasp etmediği sürece ciddiye alınabilecek talepler olmalıdır. Çağdaş ve evrensel  nitelikte olmasına rağmen, halen bazı talepler için uygun koşullar oluşmamışsa  ve zamanlama yanlışsa, o zaman uygun koşulların oluşturulması ve ihtiyaç duyulan ortamın sağlanması için gerekli çaba içtenlikle gösterilmelidir…

Burada önemli olan niyettir, samimiyettir; Eğer iktidarlar gerçekten yönettikleri topluma ne giymek istediklerini sorma konusunda samimilerse, yani onlara istedikleri giysiyi giydirme iradesine gerçekten sahiplerse, diğer her şey ayrıntıdır; hangi yasanın nasıl değişeceği, yapılan düzenlemelerin içeriğinin nasıl değişeceği vs. bunlar detaydır. Önemli olan giysideki söküklerin gerçekten açıkları kapatacak şekilde yenilenmesi;  daraltma veya bollaştırmaların toplumdan gelen talepler doğrultusunda ve gerçek ihtiyaçlara göre belirlenmesi; gerekiyorsa bazı giysilerin tamamen değiştirilmesi iradesinin kararlılıkla gösterilmesidir…

Yapıyor gibi  görünmek boşa kürek çekmektir…

______________

* İÜ’de Öğretim Üyesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

sixteen − eleven =