Nasıl bir Beyoğlu?

Sinema Yazarları Derneği’nin 38. Türk Sineması Ödül Töreni’nde, derneğin Yönetim Kurulu ve Onursal Başkanı Atilla Dorsay, özel davetiyeyle protokol için çağrılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ı sahneye davet ederken “Size bey demeyeceğim, Beymen demeyeceğim, beygir de demeyeceğim. Çünkü her şey Beyoğlu’nu hatırlatıyor. Bu konuda konuşmak istemiyorum” demiş.


Salonda bulunan konukları şoke den bu sözleri “Beyoğlu için güzel bir şeyi sizin kadar istiyorum” diyerek olgunlukla karşılamış Kadir Topbaş ama, ödül törenin ardından salonu hemen terk etmiş.


Doğrusu bu haberi bir internet sitesinde okuyunca ben de şoke oldum. Şaka olmasını diledim. Tıpkı Beyoğlu’nun son halinin bir şaka olmasını dilediğim gibi…


Çünkü “Beyoğlu’nda gezersin, gözlerini süzersin” diye başlayan şarkılardaki Beyoğlu artık yok. Çok eskilerde kaldı. Artık Beyoğlu’nda gezmek, gezmek olmaktan çıktı. Bunun adı olsa olsa itişip kakışmak olabilir.


Her Beyoğlu’na çıkışta, eskiden Cadde-i Kebir, sonraları da İstiklal Caddesi olarak adlandırılan yayaya ve nostaljik tramvaya açık olan bu caddede gezemiyor, adeta kavga ediyorum ama, yine de Beyoğlu’na çıkmaktan vazgeçemiyorum. Orada dolaşmaktan, cafe ve pastanelerinde oturmaktan, sinemalarına gitmekten, hatta sokak aralarındaki kahvehanelerindeki mini taburelerinde oturup Türk kahvesi içmekten vazgeçemiyorum. Hele “manda batmaz” kahvesine hiç hayır diyemiyorum.


Beyoğlu bir tutkudur. Tıpkı İstanbul sevdası gibi… O yüzden vazgeçilmezdir. Ondan vazgeçmek İstanbul’dan vazgeçmek anlamına gelir. İstanbul sevdası Beyoğlu sevdasından ayrı yaşanamaz.


Beyoğlu’na şöyle bir çıkıp herhangi bir etkinlikle karşılaşmamak veya herhangi bir etkinliğe katılmamak neredeyse imkansız gibi bir şeydir. Beyoğlu’na çıktınız mı, mutlaka bir aktivitenin içinde yer alırsınız. Ya tarihi ve turistik mekanların içinde gezinirken, dinlenirken, alış veriş yaparken bulursunuz kendinizi. Ya da sinema, tiyatro, konser, sergi gibi sanatsal bir etkinliğin içinde…


Tabii Beyoğlu denince sadece İstiklal Caddesi akla gelmemeli. Beyoğlu bir ilçe, hem de sınırları Kağıthane, Eyüp, Şişli, Beşiktaş, Fatih ve Eminönü’ne değecek kadar büyük bir ilçe. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda daha da büyükmüş Beyoğlu. Beşiktaş ve Şişli’yi de içine alıyormuş.


Yine de kimilerine göre Beyoğlu, Tünel Meydanı’ndan Taksim Meydanı’na kadar uzanan bölgenin adıdır. Kimilerine göre bu sınır Karaköy’e kadar uzanır.


Beyoğlu’nda yerli bir turist olarak gezmek isterseniz, nerelere gidebilirisiniz hiç düşündünüz mü? Düşününce şaşkınlığınızın artacağına eminim. İsterseniz beraber düşünelim. Örneğin Hasköy’deki Lengerhane’yi, Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi’ni gezerek işe başlayabiliriz. Arkasından İstanbul’un en büyük üç sarayından biri olan Tersane Sarayı’nın günümüze ulaşan tek yapısı Aynalıkavak Kasrı’nı, Piyale Paşa Camini, fetih öncesinden kalan İstanbul’un tek gotik kilisesi olan Arap Camini, mimarlarından İstanbul doğumlu Levanten Guilio Mongeri’nin 1910’ların sonlarında yaptığı Karaköy Palas’ı, Galata’daki Komando Merdivenlerini, Galata’yı yüksek kaldırıma bağlayan sokaklardan birinde yer alan Terziler (Tofre Begadim) Sinagogunu, İngiliz Bahriye Hastanesini, Galata Kulesini, Galata Mevlevihanesini, Art Nouveau akımının örneklerinden olan modacı Jean Botter’in İstiklal Caddesinde yaptırdığı Botter Apartmanını, Saint Antoine Apartmanını, Taksim Cumhuriyet Anıtını, Kanuni Sultan Süleyman’ın küçük oğlu Cihangir’in ölümünden sonra Mimar Sinan tarafından yapılan Cihangir Camini gezebiliriz. Beyoğlu’nda gezilecek yerler bu kadar değil elbette, bunlar sadece ilk akla gelenler…


Beyoğlu 24 saat yaşar. Hiç uyumaz. Sizi de uyutmaz. Konukseverdir. Mutlaka size  sunacak bir şeyleri vardır. İstanbul Devlet Tiyatrosu Taksim Sahnesi, AKM, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Taksim Galerisi, Akbank Kültür Sanat Merkezi, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, Atatürk Kitaplığı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü, Talimhane, Fransız Sokağı, Santa Maria Kilisesi, Schneidertempel Sanat Galerisi, Taksim Gezi Oteli, Pera Palas Oteli, Kumsaati, Aksam Sefası, Passage Markiz, Gramofon, Galata Kulesi, Kasımpaşa Hasanpaşa Parkı gibi çeşitli mekanlarda ilginizi çekecek filmler, oyunlar, sergiler, konserler, dans gösterileri ve söyleşiler mutlaka vardır.


Beyoğlu sadece bir semt değildir, hele İstiklal Caddesi sadece bir cadde değil, bir yaşam biçimidir. Bu caddede herkesin bir anısı vardır. Annelerimizin, babalarımızın, dedelerimizin olduğu gibi çocuklarımızın da Beyoğlu anısı olacaktır. Bir zamanlar kravatsız, ayakkabıları boyasız çıkılmazmış Beyoğlu’na. Şimdi cadde renk cümbüşü. Her renkten, her kesimden insanı ağırlıyor.


Eskiden gerçek bir kültürel renkliliğe sahipmiş Beyoğlu. Ermenisi, Rumu, Yahudisi, Keldanisi, Süryanisi hep bir arada otururlarmış. Şimdi doğudan gelenler yerleşmiş o apartmanlara. Bir zamanlar top oynanan o sokaklarda artık mafyacılık oynanıyor. Gasp, hırsızlık, kap kaçın önü alınamıyor.


Beyoğlu ne yazık ki eski Beyoğlu değil. Peki bir zamanlar Beyoğlu nasılmış?


Bir zamanlar Beyoğlu’na “Pera” deniliyordu. Pera Yunanca “karşı yaka” anlamına gelir. İstanbul’a Bizans’tan beri her anlamda hep “karşı yaka” olan Pera’ya Türkler “Beyoğlu” adını vermişlerdir. Aslında biz bugün, eski Galata ve Pera’nın bulunduğu alanların ikisine birden “Beyoğlu” diyoruz.


Beyoğlu yabancıların semtiydi. Türkler 15. yüzyıldan sonra buraya ayak bastı ama, yabancı ülke elçiliklerinin çoğunun Beyoğlu’nda olmasından da anlaşıldığı gibi burası yabancıların ağırlıklı olarak yaşadığı bir yer olarak kalmaya devam etti.


Beyoğlu her zaman İstanbul’un kozmopolit bölgesi oldu. Bu semtin tarihinde yüzyıllar boyunca farklı dinler, farklı kültürler, farklı diller yaşam buldu. Beyoğlu tarihi, komşu semtlerin tarihinden soyutlanıp anlatılamaz. Giovanni Scognamillo,  İGDAŞ’ın katkılarıyla Mustafa Armağan’ın hazırlayıp yayına sunduğu “İstanbul’da Semtler ve Hayatlar – Bir Semtini Sevmek” adlı kitabında Beyoğlu’nun tarihini anlatırken Galata’nın tarihine değinmeden geçemiyor:


“14. yüzyılda Pera tepeleri ve bağları, çiftlikleri bir kat daha gündeme geliyor. Bizans ile Galatalılar arasında yer alan bir çatışmada Cenevizlilerin eline geçiyor ve Galata – Pera arasında kopmayacak bir bağ kurulmuş oluyor.


Pera’nın ilk altın çağı 15. yüzyılda başlıyor ve zamanla özellikler kazanarak Galata’dan daha üst bir konuma geliyor daha seçkin, daha soylu olduğu ve göründüğü için.


25 Mayıs 1453’te Cenevizliler Galatayı ve uzantısı olan Pera’yı Fatih Sultan Mehmet’e teslim ediyorlar, ertesi yıl ise Pera’da Ağa Hamamı inşa ediliyor. 1481’de Sultan II. Bayezid çiftlik olan bu alana geleceğin Galatasaray Lisesi’nin ilk nüvesini teşkil eden Galata Saray’ını kuruyor ve ilk Galatasaray Hamamı’nı inşa ettiriyor.  Tünel’deki mevlevi tekkesi ise 1492’de kuruluyor.


Pera zamanla Frenkler, Levantenler ve azınlıklar için Pera olarak kalıyorsa da Türkler arasında ‘Bey Oğlu’ olarak adlandırılıyor. Beyoğlu adının konmasının nedenleri konusunda çeşitli rivayetler var.


16. ve 17. yüzyıllarda Beyoğlu sanki bir Dolce Vita (Tatlı Hayat) yaşıyor ve Galata’ya nazire olarak zenginleşiyor. İstanbul kentinin batıya açılan, batı ile beslenen kapısı ve aynası oluyor.


Kimliğine kavuşmasına kavuşuyor Pera ama, sayısız yangınlara hedef oluyor.  1700, 1762, 1767, 1807, 1808, 1810, 1811, 1823, 1831, 1870, 1915, 1916 yangınlarından sonra salgınlar yaşıyor Beyoğlu. 1812, 1837 de veba, 1831, 1838, 1855, 1865’te kolera, 1845’te çiçek salgını Beyoğlu’nu kırıp geçiriyor. 1834’te deprem ve 1849’da 23 gün boyunca hiç durmadan yağan kar Beyoğlu’nda hasarlara yol açıyor.


Gerçek ve çağdaş Beyoğlu, 1870 yangınından sonra yeni ve kaçınılmaz bir yapılanmaya girilerek oluşuyor. Bu yangında Beyoğlu çok şey kaybediyor. Naum Tiyatrosu’nu, Rum Aya Triyada  Kilisesini (Kutsal Üçlü), Rum Zoğrafyon Lisesini, İsveç Konsolosluğunu, Lüksemburg Kahvesini ve Cihangir’in neredeyse tümünü bu yangında kaybediyor. Beyoğlu bu yangından sonra yeniden inşa ediliyor. İngiliz “The Metropolitan Railways of Constantinople From Galata to Pera” Şirketi 1872’de Tünel’in yapımına başlıyor, Naum Tiyatrosu’nun yerine bugünün Çiçek Pasajı yükseliyor, İngiliz Elçiliği yeniden inşa ediliyor. 1875’te Alman elçiliğinin inşaat çalışmalarına başlanıyor. 1873’te bugün Amerikan Konsolosluğu olarak bilinen Corpi malikanesinin inşaatını İtalyan mimar Giocomo Leoni üstleniyor.”


Prof. Dr. İlber Ortaylı “İstanbul’dan Sayfalar” adlı kitabında Beyoğlu’nu 19. yüzyılda metropol olarak görüyor ve Beyoğlu – Galata’yı 19. yüzyılda Avrupa yaşam biçiminin Doğu Akdeniz’deki salaş bir modeli olarak değerlendiriyor:


“Beyoğlu, 19. yüzyılda Kagir binalarıyla, karşıdaki ahşap İstanbul’a tepeden bakan, sokaklarında farklı giyimde insanların gezindiği, değişik yemeklerin yendiği, farklı biçimde eğlenilen, özgün şivelerle yabancı dillerin konuşulduğu, yabancı kitap ve gazetelerin satıldığı ve Osmanlı aydınının Avrupa’yı gözlediği bir semtti.


Lamartine’in deyimiyle, herhangi bir Fransız ve İtalyan taşra şehrinin görünümünden öteye geçemeyen bu bölgede elçilikler, yabancı bankalar, yabancı okullar ve Osmanlı Hıristiyanlarıyla ilgisi olmayan Hıristiyan cemaatlerinin kiliseleri vardı. Sonra zenginleşen gayrimüslimler de buraya yerleşti.


Beyoğlu’nda 19. yüzyılda yaşanan hayat, dünyanın her metropolündekinin bir kopyasıydı ama karşıdaki İstanbul, bu muhafazakar şehir Beyoğlu’nu Bizans’tan beri hep uzak durulması gereken bir belde olarak görürdü. İstanbul halkı Beyoğlu’nu ikirciklenmeli nazarlarla süzerdi ama karşı kıyıya adımını atmadan da edemezdi. Yemek, içmek eğlenmek dışında “Pazar Alman”dan, “Bonmarşe”den alışveriş etmek için her dil ve dinden halkın kadın erkek işi düşerdi oraya. İki ayrı dünya bu nedenle ahşap Galata köprüsüyle atlı tramvay ve Avrupa’nın ilk metrolarından biri olan Tünel’le birbirine bağlanmıştı.”


“İstanbul Gezi Rehberi”nde Murat Belge, Beyoğlu’nu adım adım gezdirirken “Eğer Beyoğlu’na Tünel tarafından girerseniz, Tünel’i görmeden geçemezsiniz” diyor. Dünyanın ikinci metrosu olan Tünel, yapıldığı sırada Paris ya da Budapeşte metrolarından daha küçük değildi. Tünel, geliştirilmediği için İstanbul’a yayılamadı, Paris ve Budapeşte metrosu ise tüm şehri saracak kadar büyüdü.


Murat Belge’nin kaleminden Beyoğlu’nun her köşesi bambaşkadır: “Örneğin, İtalyan, İspanyol, İngiliz mimarisi Beyoğlu’nda kendisini hissettirir. İstanbul’da elçilikler padişahın bağışladığı topraklarda kurulduğu için her ülke kendi ulusal mimarlık geleneğine göre binalar yaptırmıştı. Böylece bu binalar Beyoğlu’nun her köşesinde renkli bir mimari kimlik oluşturdular.


Tünel’den Galatasaray’a doğru yürüdüğünüzde sağ kolda karşınıza çıkacak olan St. Antuan Kilisesi, katolik İtalyan kiliselerinin 20. yüzyıl içinde yapılmış olan en büyük kilise örneğidir. Mongeri’nin inşa ettiği İtalyan gotiği tarzında yapılan kilise oldukça yeni bir mimaridir.


Hemen karşı tarafında şehir lokanta hayatında  özel bir yeri olan Rejans’a gelirsek eğer, 1917 Ekim Devriminden ve onu izleyen iç savaştan sonra, Rusya’dan Türkiye’ye göç olgusunun sonucuyla karşılaşırız. Beyaz Ruslar Şehre burada alışık olunmayan bir eğlence tarzı getirdi. Böylece birçok lokanta, pastane, gece kulübü açıldı. Bugün iddialı lokantaların mönülerinde Kievski, Karski, Stragonof gibi yemekler Rusların getirdiği etkilerin bir sonucudur. Rejans’ı bazı kadınlar açıp işletmişlerdir. Bunların kabare artistleri mi yoksa eski Rus aristokratları mı olduğu hep bir merak konusu olarak kalmıştır.


Asmalımescit Sokağı da Beyoğlu’nun ilginç sokaklarından biridir. Burada halen meyhane geleneğini sürdüren “Refik” ve “Yakup” adlı iki meyhane bulunuyor. Yakup’un hemen yanındaki binada bir zamanlar Maltalı Leventen Mizzi’nin İngilizce ve Fransızca yayınladığı The Levant Herald  gazetesi çıkarmış. İlerideki köşedeki bina ise ünlü opera bestecisi Donizetti’nin kardeşi İstanbul’da Saray Mızıka-i Hümayunu’nu kuran, şefliğini yapan, Osmanlılara marşlar besteleyen Donizetti Paşa’nın evidir.


Asmalımescid’in arka tarafındaki Pera Palas Oteli 1894 yılında yapıldı. Yani Orient Expres’in son durağının İstanbul olduğu yıllarda. Zaten bu otelin tam karşısında Wagons Lits Cook’un ofisi vardı. Çevre değişip yenilendiği halde otel hep aynı kalmıştır. Otel bugün de eski şıklığını korumaya devam ediyor, hatta yeni Beyoğlu çevresinde daha da bir değer kazanarak… Otelde kalmış ünlülerin en popüleri Agatha Christie’dir.  Hala kaldığı oda çeşitli meraklı müşterilere gösterilir. Otel birçok kral ve devlet adamını da ağırlamıştır. 8. Edward, İran şahy Rıza Pehlevi, Sırp Kralı Pyotr ve arkasından Tito otelde kalan kral ve devlet adamlarından bazılarıdır. Ünlü kadın casus Mata Hari, artistlerden Greta Garbo, Marlene Dietrich otelin müşterileri arasındadır.


Beyoğlu’nun pasajları da çok ünlüdür. Galatasaray meydanında Avrupa Pasajı ya da diğer adıyla Aynalı Pasajı manifatura ağırlıklıyken, ona paralel olan Krepen Pasajı İstanbul’un başlıca meyhane külliyelerinden biriydi. Krepen Pasajı yıkıldıktan sonra yerine iki tane modern bina yapıldı. Her iki pasajdan da Sahne sokağına çıkılıyordu. Yine İstanbul’un en iyi meyhanelerinin olduğu Çiçek Pasajının bir kapısı da Sahne sokağına açılır. Burayı Tanzimat döneminin Rum bankerlerinden Hristaki Efendi yaptırmıştı. Daha önce yerinde Maruni Naum Efendi’nin ahşap tiyatrosu vardı.  Burası bir zaman sonra içindeki meyhanelerle ünlü bir yer oldu. 1970’lerin sonunda bir gece binanın üst katları çöküverdi. Binanın geri kalanı restore edildi, boyandı ve Çiçek Pasajı yeniden hizmete açıldı.


Meşelik sokakta genişçe bir bahçe içinde Rum Ortodoks Ayia Trios kilisesi bulunuyor. Belçika elçiliğinin de mimarı olan Kampanaki tarafından yüzyıl sonunda yapılmış, dolayısıyla yapısında kubbe kullanılmasına yasak konmamış ilk kiliselerden biridir.


Taksim bu çok merkezli şehrin belli başlı merkezlerinden biridir. Şehirler büyüdükçe, merkezler de çoğalır. Yeni tarz şehirleşme Nişantaşı ve Şişli’ye doğru kayınca Taksim önemli merkezlerden biri oldu. Burası eskiden büyük bir mezarlık alanıydı. Boğaz kıyısına doğru inen Gümüşsuyu Caddesi de eski mezarlık alanıydı ve 1950’lerde şehrin en pahalı yerleşim yerlerinden biriydi.


19. yüzyıl başlarında burada çeşitli kışlalar yapıldı. Cumhuriyet döneminde bunlar Taksim Kışlası dışında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne verildi. Gümüşsuyu Askeri Hastanesi ise askeriyede kaldı. Taşkışla’nın mimarı İngiliz mimar Smith’dir. Maçka’daki eski Maden Fakültesi de Abdülaziz zamanında Maçka Silahhanesi olarak yapılmıştı.


Gümüşsuyu’nda Park Otel, ilkin İtalyan elçisi Baron Blanc’ın eviydi. Baron Türkiye’den ayrılırken evi Abdülhamit’e sattı. Abdülhamit bu koca evi veziri Tevfik Paşa’ya verdi. Son Osmanlı sadrazamı olan Tevfik Paşa’nın ailesi işadamlığını seçerek burayı otel haline dönüştürdü. Park Otel döneminin en iyi otellerinden biriydi. Bu otelin yerine gökdelen şeklinde yeni bir otel yapılıyordu ki, İstanbul halkının tepkisiyle otelin yapımı durduruldu ve fazla katları yıktırıldı.


Otelin karşı tarafında şimdiki adı Gümüşsuyu Palas olan Azaryan Apartmanı vardır ki, bu bina Art Noveau yapıların güzel örneklerinden biridir.


Gelelim Tarlabaşına… Tarlabaşı, Beyoğlu’nu tamamlar ama onun kadar şık değildir. Grand Rue de Pera yüksek sınıfın eseriydi. Bu sınıf o yörede zengin bir hayat başlatmıştı. O zaman onlar kadar zengin olmayan başkaları da bu yakınlarda ev sahibi olmaya başladılar. Onlar da aynı mimari akımı izlediler ama evleri daha mütevazı oldu. Tarlabaşı, Beyoğlu’nun daha alt sınıfı, genel olarak hizmet sınıflarının yerleşim yeri oldu. Beyoğlu, eski statüsünü kaybedince Tarlabaşı bundan daha önce etkilendi. 1950’lerden sonra azınlıklar İstanbul’u terk edince buralara Anadolu’dan gelen yoksul halk yerleşti. Bugün Tarlabaşı fakir bir semt ama, ilginçliğini kaybetmiş değil. Bu dar, yılankavi sokaklar görülmeye değer ilginçlikte.”


Yazıyı Çelik Gülersoy’un “Nasıl Bir İstanbul” adlı kitabında Beyoğlu için söylediği son sözle bitiriyoruz. Benim üzerine söyleyebileceğim başka bir şey yok çünkü:


“ ‘Nasıl bir Beyoğlu?’ diye sorulduğunda, şöyle bir cevap verilebilir. Ana aksı gürültü ve egzostan arındırılıp, cafeler, tiyatrolar ve alış veriş yerleri ile donatılmış, onun sağında ve solundaki ara sokaklarda temiz, medeni otel ve pansiyonların kapılarını turistlere açtığı, artık çimento yapımına bir set çekmiş, büyük kısmı ile tarihi atmosferli bir 19. yüzyıl frenk sahnesi. 20. yüzyıl Türklerinin elinde tekrar hayata kazandırılmış, bir küçük Paris ya da Peşte sahnesi. İşte özetle böyle bir Beyoğlu.”


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.