Nazım 111 yaşında! Şiirle, resimle, aşkla, ışıkla…

Nazım 111 yaşında! Şiirle, resimle, aşkla, ışıkla…

0
PAYLAŞ

NAZIM 111 YAŞINDA! ŞİİRLE, RESİMLE, AŞKLA, IŞIKLA…

Sermayenin Nazım Hikmet’e “sahip çıkıyormuş” havalarında, onu, emeğini ve mirasını pazarlaması içimi cız ettiriyor. Üstelik onu ve eserlerini olduğu gibi almak yerine sahtekarlık yapıyorlar. “Ben komünistim ve bununla gurur duyuyorum. Bütün dünyanın özgürlüğ üve mutluluğu için mücadele eden partinin, benim partim olduğuna inanıyorum” diyen bir adamı komünistliğini bir kenara atıp, sadece “romantik bir aşk şairi” kıvamına indirgemeye çalışıyorlar. Ama yine de Nazım Hikmet’in doğumunun 111. yıldönümü anısına Yapı Kredi Kültür ve Sanat Vakfi’nın düzenlediği iki farklı sergiye gittim geçen hafta:

1) “Nazım’ın Sanatı, Sanatçıların Nazım’ı “
2) “Alnımın Çizgilerindesin Memleketim”

Ve fark ettim ki, Nazım Hikmet ömrünü sadece şiire değil, resme de adamış. Anadolu’nun en ücra hapishanelerinden, Paris’teki en avangard sergilere kadar yolu hep resimle, ressamla, renkle, ışıkla kesişmiş. Farklı coğrafyalarda ama kesintisiz olarak; hem ressam, hem model, hem koleksiyoner, hem de genç yetenekleri maddi-manevi destekleyen bir sanatsever olmuş…

Aslında Nazım, şiirlerinde de bolca yararlanır resim sanatından. Memleketimden İnsan Manzaraları, Kuvayi Milliye, Şeyh Bedrettin Destanı gibi pek çok şiirinde, gözler önüne unutulmaz tablolar çizer. (1) Belki de şiirlerinin başarısı sözcüklerden yapılma bu tablolardır. “İnsanların meyveleri, kadınları, denizi sevdikleri gibi seviyorum renkleri, boyaları…. Bana kalırsa, sanat dalları içinde en uluslararası olanı resim sanatıdır. Şaire çevirmen gerek. Çeviri iyi ya da kötü olabilir. Resmi ise çevirmek gerekmez” (2) diyor Nazım, resme dair. Ben de şairin renklere, desenlere ve ışığa olan tutkusunun izini sürmek istedim; söylediklerinde, yazdıklarında, yaptıklarında…

Nazım, resim yapmaya annesine özenerek başlamış olmalı. Celile Hanım’ın ressamlığı, varlıklı bir kadının oyalanmak için seçtiği bir hobi değil, bir tutkuydu. Ressam olmak için evini barkını bırakıp Paris’e gittiği bile söylenir. (3) Nazım, annesinin sanatına dair şunları anlatır: “Annem son günlerine kadar resim yapmayı sürdürdü. Gözlerinin artık çok kötü görmesinin inadına, parlak ve birbirine zıt renkler kullanıyordu. Yaşamının sonlarına doğru biraz garipleşti annem. Nedense, özellikle genç ve güzel insanların portrelerini yapıyordu hep. Zaten çirkin yüzlere bakmazdı hiç. Karılarımın güzel insanlar olmayışı şaşırtırdı onu. Bence, sırf bu yüzden sevmedi onları. ‘Nazım nasıl yapabiliyorsun bunu? Üstelik şairsin! Her gün gözünün önünde güzel olmayan bir yüzün olmasına nasıl dayanırsın?” derdi hep. Ona, güzel bir kadınla evlenemeyeceğimi, açıkçası bu işten korktuğumu anlatmaya çalışırdım. Deli gibi kıskanacağımı, bu yüzden huzur bulamayacağımı söylerdim.” (4)

Nazım Hikmet tuvalin arkasına ne zaman geçti bilinmez ama 22 yaşında Ukrayna’lı sevgilisinin portresini yapmaya kalkıştığını kendisi anlatacaktır bize: “Beş kadın girdi hayatıma. İlki Nüzhet’ti. Türk’tü. 1922’de Tiflis’te tanışmıştık. İki yıl birlikte yaşadık. Sonra o, ailesiyle İstanbul’a döndü. Ben Moskova’da kaldım. 1924’te Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi öğrenci yurdunda Lena Yurçenko ile tanıştım. Ukrayna’lıydı. Tıp fakültesinde okuyordu. Tuhaf bir kızdı. Anarşist yanları vardı. 30 yaşıma dek tıp alanında bir yenilik bulamazsam kendimi öldüreceğim’ derdi. İlginç bir kızdı anlayacağınız. Düşüdüğü herşeyi açıkça söylerdi. Bir keresinde portesini yapmaya kalkmıştım. Türkiye’deki aileme göndermek istiyordum. Ressam, çalışırken modeline dikkatle bakar. Ben de portresini yaparken doğal olarak yüzüne bakıyordum. Birden sinirleniverdi. ‘Ne diye durmadan suratıma bakıyorsun?’ dediği gibi bir kova suyu kaptı ve başımdan aşağı döktü.” (5)

Oğlu Memet Fuat, Nazım’ın resim yaptığını ilk Mithat Paşa Köşkü’nde oturdukları yıllarda gördüğünü söyler: “Nazım o gün salondaki şöminenin önüne Adnan Ağabeyin çizim tahtasını yerleştirerek kendine bir yer yapmış, biz de sırayla gidip karşısına oturmuştuk…. Kara kalemle mi, kurşun kalemle mi, bilmiyorum, evdeki herkesin yandan kafalarını çizmişti. Hani eğlence yerlerinde ressamlar vardır, belli bir para karşılığı resminizi çiziverirler, onlar gibi… Bayağı da benzetiyordu. Vedat Başar, her zaman olduğu gibi işin gırgırındaydı: ‘Nazım, sen aç kalmazsın’, diye takılıyor, bir panayırda tezgah açsa günde kaç para kazanacağını hesaplıyordu. Nenem, Fifi, annem, Selma Teyzem, Adnan Ağabey, ben, evde kim varsa, hepimiz sırayla oturmuştuk Nazım’ın karşısına.” (6)

Şiirleri yasaklanan ve yaşamı boyunca yazdıkları ve inandıkları yüzünden 11 ayrı davadan yargılanan Nâzım Hikmet, İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın süre yatar. (7) 17 Ocak 1938’de, 36 yaşını sürmekteyken, çalışmakta olduğu İpek Film Stüdyolarına ve evine baskın yapılır. Tüm eşyaları didik didik edilerek kitaplarına, notlarına ve çalışmalarına el koyulur. Nazım, geceyi polis merkezinde, bu sefer hangi bahaneyle tutuklandığını merak ederek geçirecektir. Artık parti üyesi değildir. Siyasete de pek karışmaz. Geçimini sağlamakla meşgul olduğundan kısa sürede serbest bırakılacağını düşünür. Ancak sorgulamadan sonra üçüncü sınıf bir yolcu vagonuyla apar topar, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde bulunan Ankara Askeri Cezaevi’ne gönderilir. (8)

Yargılamanın hükümet tarafından yönlendirildiği açıktır. Nazım’ın ailesi üst makamlara başvurmayı dener. Hem annesi hem de kız kardeşi, en azından kefaretle salıverilmesi için hükümet yetkililileriyle görüşürler. (9) Nafile. 29 Mart 1938’de, Nazım, Askeri Ceza Kanunu’nun 94. Maddesine göre, “orduyu ayaklanmaya teşvik” suçundan (size bir şey hatırlatıyor mu bilmem?) 15 yıl hapis cezasına çarptırılır. Bu mesnetsiz hüküm karşısında çok şaşırmıştır. Ancak dava temyize gittiğinde adaletin yerini bulacağına dair umudunu korur. (10) Temyiz kararını beklerken geçen iki aylık sürede, hayatında ilk defa kabuslar görmeye, geceleri bağırarak uyanmaya başlamıştır. Sinirlerini yaptıştırmak için resim yapmaya başlayacağını söyler. Bu dönemde bazı mahkumların toplu bir resmini bile yapmıştır. (11)

1940 yılının Şubat ayında Nazım Hikmet, Kemal Tahir ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Çankırı Hapishanesi’ne nakledilirler. Kemal Tahir, el ele vererek paylaşacakları hücreyi resim, fotoğraf ve afişlerle nasıl canlandırdıklarını, o yıllarda Türkiye’de Batı tarzı opera kurmayı amaçlayan hareketin yıldızı olan Semiha Berksoy’a (12) şöyle anlatırlar:

16 Şubat 1940
Güzel, merd ve sanatkar dostumuz,
Size bu mektubu Çankırı’dan yazıyorum …. Buraya yağmurlu bir gece yarısı vasıl olduk. …Bizim için mahbushanenin ser gardiyanlık dairesini tahsis etmişler. Yıkanıp temizleniyormuş. Bekledik. Jandarma kumandanı eşyalarımızı jandarmalara taşıttı. Odaya geldik. Dört metre genişliği, dört metre uzunluğu olan ve tavanı on metre yüksek, tıpa tıp kutuya benzeyen bir ikametgah…. Odamız o derece rutubetli ki havası ıslak bir tülbent gibi insanın yüzüne yapışıyor. Üç dane karyola verdiler. Ortada iki kişinin ayakta durabileceği kadar bir yer kaldı. Köşeye bir sac soba kurduk…. Hemen iki kitap rafı yaptırarak duvara çiviledik ve resimler astık. İki minyatür, Leonardo da Vinci’den iki portre ve sizin resminiz. Size bu mektubu yazarken saat gecenin on biridir. Nazım’la doktor tekrar duvarlara hücum ettiler. Yeni resimler asıyorlar. Bir minyatürle yerli bir peyzajın arasına İtalyan klasiklerinden birinin kadın portresini koydular … Yan yana iki afiş astılar. (13)

Nazım Hikmet, Çankırı Hapishanesi, 1940,
karton üzerine pastel, 19 x 37 cm

Nazım Hikmet, Çankırı, Eylül 1940,
tuval üzerine yağlıboya, 33 x 41 cm

1940 yılının Aralık ayında Nazım, Bursa Cezaevi’ne nakledilir. Gelir gelmez oradakilere Çankırı’daki mahkumların portrelerini, fotoğraflarını göstermeye ve yaşam öykülerini anlatmaya başlar. Gardiyanlar da dahil olmak üzere herkes bu hikayelerden büyülenmiştir. (14) Çok geçmeden Nazım ve Orhan Kemal’e, küçük bir hücreyi paylaşma izni verilir. İki arkadaş önce duvarları süsler, ardından pencere önüne koydukları kutulara tohumlar eker ve odalarını bir tarafında çalışılacak, diğer tarafında da resim yapılacak şekilde ikiye bölerler. Ancak, bütün renklendirme çabalarına rağman hapisahane yaşamının katı kuralları Nazım’ı bunaltmaktadır: “Sabah saat sekizde kapılar açılıyor. Dokuza kadar yıkanmak, çay, dolaşmak. Dokuzda biraz okumak. Saat onda resme oturuyorum. Ve aşağı yukarı ortalık kararıncaya kadar, yani akşam beşe kadar, öğle yemeği fasılası müstesna, resme çalışıyorum. Akşam saat sekizde kapılar kapanıyor.” (15) diye yazar bir mektubunda. Şair Bursa’da da, mahkumların resimlerini yapmaya devam eder. Portrelerini yaptığı insanların yaşam öykülerini dinlemek, değişik insan tiplerini tanımasını sağlar. Ama resim onun için öncelikle bir oyalanma aracıydı.

Bursa Cezaevi’ndeki mahkumların çoğu açlığın, mahrumiyetin ya da kan davalarının kurbanı olan adi suçlulardır. Aralarından bazıları okuma yazmalarını geliştirme fırsatına dört elle sarılınca, Nazım çok geçmeden öğretmenliğe başlar. Biraz daha eğitimli olanlara Fransızca, edebiyat eleştirisi, resim, felsefe ve güncel olaylar üzerine dersler verir. (16) Bu süreçte, kan davasından hüküm giymiş zeki bir köylü çocuğu olan İbrahim Balaban’la tanışır. Balaban’ın resimlerini gördükten sonra böyle doğal bir yetenekle karşılaştığı için çok şaşırır. Bir mahkumun resmini yapmakta olduğu sırada kendisini izlemeye koyulan Balaban, Nazım’ın kalemi kullanarak insan yüzünün ölçüsünü almasından büyülenir. Ve şairden düzenli olarak resim dersleri almaya başlar. Arkadaş oldular, hatta birbirlerinin portrelerini yaparlar. (17) Oğlu Memet Fuat’ın aktarmasına göre, Nazım, Balaban’ı yetiştirdikten sonra resimle ilgili tüm araç-gereçlerini ona hediye eder ve bir daha fırçayı eline almaz.

Nazım Hikmet, Bursa Cezaevinde, 1946, kontrplak üzerine yağlıboya, 67 x 49 cm

Gerçekten de, Temmuz 1950’de, 12 yılın ardından özgürlüğüne kavuşan Nazım’ın, hapishaneden çıktıktan sonra Türkiye’de ya da Sovyetler Birliği’nde resim yapıp yapmadığını bilinmiyor. (18) Ama renklere olan tutkusu Varşova’ya 20-30 kilometre uzaklıkta bir dinlenme tesisinden Moskova’daki yakın arkadaşı Ekber yazdıklarından anlaşılıyor: “Şu benim apartmanın duvar boyalarıyla ilgilen bir saatlığına. Her odanın, koridorların duvarları karşılıklı ayrı ayrı renklerde, parlak renklerde olacak. Aksi taktirde bir kapik (Rusça’da “kuruş”) vermem. Şartımız öyleydi adamlarla. (19)

Aralık 1955’te, Sovyetler Birliği Devlet Çizgi Film Stüdyo’sunda redaktör olarak çalışan bir bayan Nazım’ın Moskovo’daki evine telefon açar. Kendini “Vera Tulyakova” olarak tanıtan genç kadının bir ricası vardır. Bir Arnavut halk masalının çizgi filmini yapmak isterler. Ancak stüdyoda hiç kimsenin Arnavutluk hakkında en ufak bir fikri yoktur. Ne ulusal giysilerini, ne evlerini, ne eşyalarını tanırlar. Umutsuzluğa düştükleri bir anda, yönetmenlerinden biri Nazım’a danışmalarını önerir: “Türkler 300 yıl Arnavutluk’ta hüküm sürmüşlerdi. Nazım Hikmet, onlar hakkında herşeyi biliyordur. (20)

Nazım ricayı kırmaz ve ekibi evine davet eder. Ressamlar eskizlerini, çizimlerini çıkartıktan sorna Nazım, kolları sıvayıp masalın temel kahramanlarını kara kalemle çizmeye başlar. Fakir bir çocuk nasıl giyinir, şalvarı neye benzer, kuşağını nasıl bağlar, çoban çıkınını omzunda nasıl taşır, testisinin formu neye benzer, duvarda asılı halının deseni nasıl olmalıdır….vb. hepsini teker teker anlatır. Ekip görevini tamamlamıştır ama Nazım onları bir türlü bırakmaz. Vera’yı turuncu duvarda dikkat çekici bir tablonun önüne götürür. Tablonun yüzeyi boydan boya demir parçacıklarla kaplıdır. Kurşun yağmuruna tutulmuş bir toprak parçası gibi. “Bu tabloyu bana Konstantin Simonov (21) armağan etti. Bir asker Stalingrad Savaşı kalıntılarından yapmış bu resmi…” (Yıllar sonra Nazım ve Vera’nın evine eski bir cephe subayı gelir. Uzun süre bu tabloyu seyreder. Hatta, gittikten kısa bir süre sonra tekrar döner ve tablonun önündeki yerini alır. Bunun üzerine Nazım tabloyu duvardan indirir: “Al kardeşim” der. “Bu tabloyu çok beğeniyorum. Çok. Al, al.” )(22)

Bu ilk buluşmalarının ardından Nazım, Vera’nın peşini bir daha bırakmaz. O yıllarda evli olmasına ve Nazım’ın aşkına uzun süre karşılık vermek istememesine rağmen genç kadın, 21 ila 35 yaş arasında, şairin yoğun sevgisine yazgılıdır. Nazım, Vera’yı yurtdışına çıkartmaktan, onu dünya ile tanıştırmaktan çok hoşlanır. Özellikle de Paris’e çok sık giderler. Yine bir Paris gezisinde ressam Abidin Dino ve eşiyle buluşurlar. Nazım, Abidin Dino’ya: “Vera’nın resmini yap benim için” der. Normal şartlarda portre çizmeyen Abidin Dino, Paris’ten ayrılırlarken bir paket uzatır Nazım’a: “Al bakalım. Vera’nın üç portresi”. Nazım, paketi Moskova’da açar. Abidin espiri yapmıştır. Paketten üç farklı deniz manzarası çıkar. Dingin dalgaların ortasında mavi, yeşil ve kahverengi imgelenmiş üç ada vardır. Nazım, bir ressamın kişinin karakterini renkler ile ifade etmesinden müthiş etkilenir; “Gerçekten de böyle Vera!” der ve “portre”yi duvarın ortasına asar. (23)

Avni Arbaş, Güzin Dino, Nazım Hikmet, Abidin Dino, Vera Tulyakova Paris’te (Nisan 1961)

Nazım Hikmet, etkilendiği resimleri şiire dökme konusunda da ustadır. Abidin Dino’nun, Mao’nun Uzun Yürüyüş hareketinden etkilenerek 1955 yılında yaptığı “Uzun Yürüyüş” adlı tabloyu, 1958’deki Paris gezisinde gördükten sonra şunları döktürür:

Bu adamlar, Dino,
Ellerinde ışık parçaları,
Bu karanlıkta, Dino,
Bu adamlar nereye gider?
Sen de, ben de, Dino,
Onların arasındayız,
Biz de, biz de, Dino,
Gördük açık maviyi. (24)

Abidin Dino, Nazım Hikmet’i o yıllarda Paris’te yaşayan bir başka ünlü ressamla, Avni Arbaş’la tanıştırır. Arbaş, 1919’da, İzmir’in işgal edildiği günlerde dünyaya gelmiştir. (25) Babası bir Kuvayı Milliye subayıdır. Çocukluğu Anadolu’da geçen sanatçının fırçasından, o yılların da etkisiyle, çoğunlukla dörtnala koşan Kuvayı Milliye atları süzülmüştür. Nazım Hikmet, bu atları 1958’de Çekoslovakya’da yazdığı “Avni’nin Atları” adlı şiirinde şöyle dile getirir: (26)

Bu atlar Avni’nin atları
Kuvayi Milliye atları
Kara yamçı altında ak sağrı dolgun
Titrer burun kanatları

Bana Avni’nin atlarına
Binmek nasip olmasa gerek
Ama Memet binecek
Gelecek düşmanla topuz topuza!
Gülüm, Kuvayi Milliye atları
Gözüm, Kuvayi Milliye atları,
Memleketi satanları bağlasınlar,
Kuyruğunuza…

Manzara, natürmort, portre ve atlar gibi temalara sahip onlarca esere imza atan Avni Arbaş, Nazım’la tanışmalarını şöyle anlatır: “Paris’teyim. 1958 senesiydi. Abidin Dino aradı ve ‘Nazım geldi. Yarın Montparnasse’da bir kafede bulaşacağız sen de gel’ dedi.“Beni gördüğünde sanki uzun süredir görmediği bir dostuymuşum gibi kucaklaştık. Bir sergi açmıştık Paris’te. Benim orada Atlar diye bir tablom vardı. Onu çok sevdi Nazım. Moskova’ya döndüğünde bana bir mektup yazmıştı. O şiiri de yazmış. Şiirin iyi olmadığını düşünmüş, özür diliyordu. Eşine az rastlanır derecede mütevazı bir insandı.” (27) Bugün Avni Arbaş’ın atlarından biri, “Kalpaksız Kuvvacı” Uğur Mumcu’nun Ankara’daki evinin duvarında asılı duruyor. (28)

Yine Paris gezilerinden birinde, şehirde yaşayan ünlü Rus kadın ressam Natalya Gonçarova, Nazım Hikmet’le tanışmak istediğini bildirir. 1900’lerin tanınmış ressamlarından olan kocası Mihail Larionov, resim sanatında ışıncılık kuramının öncüsüdür. Nazım ve Vera, küçük bir restaurantın, sakin ortamında tanışırlar seksenli yaşlarını süren bu ressam çiftle. Konu, Doğu kültüründen açılır. Natalya Gonçarova çocukluğundan beri tam bir Doğu meraklısıymış, meğerse. Nazım’ın şiirleriyle de bu vesile ile tanışmış ve hayran olmuş. Parisliler Nazım’ın hapisten kurtulması için dayanışma başlattıklarında, Nazım’ın yazgısı ilgisini çekmiş ve şair için çok üzülmüş. Tüm bu dinledikleri Nazım’ı çok duygulandırır. O da içten sözlerle Gonçarova’nın eserlerini över. Yaşamının son yıllarında görme yetisini iyice kaybettiği için parlak renkler kullanan ressam annesinden bahseder.

Bu tanışmanın ardından, Nazım ve Vera, ressam çiftin kısmen boş atölyelerini ziyarete giderler. O gün Vera’nın omuzlarında renkli güller ve unutmabeni çiçekleri ile bezeli siyah bir Rus şalı vardır. 1915 yılından beri Paris’te yaşayan Gonçarova’nın resimlerinin kimisinde Vera’nınkine çok benzeyen şallar dikkatlerini çeker. Nazım, Vera’nın kulağına eğilip usulca: “Şalı ona hediye et. Ben sana yenisini alırım Moskova’ya dönünce” der. Ayrılmak üzereyken Vera, şalı Gonçarova’nın omuzlarına koyar. Yaşlı kadın bu beklenmedik durum karşısında ne diyeceğini şaşırır. Ertesi gün otel odalarına Gonçarova’dan koca bir paket gelir. İçinde ressamın birkaç tablosu ve sahne dekorlarını yaptığı “Simurg Kuşu” adlı kitap vardır. Altı ay sonra Nazım ve Vera tekrar Paris’e tekrar gittiklerinde Natalya Gonçarova yaşamıyordur artık. Cenazesinde bulunanlar, Natalya’nın tabutta pembe güller ve unutmabeni çiçekli siyah bir Rus şalı ile yattığını anlattırlar. (29)

Nazım Hikmet, çevresindeki genç ressamları gönülden destekler ve “Yeteneğe sevgiyle, umutla yaklaşmak, yardım etmek gerekir. Aksi taktirde yok olur gider.” derdi. (30) Bir keresinde Şili’nin dünyaca ünlü şairi Pablo Neruda, Nazım ve Vera’nın Moskova’daki evlerine misafir olur. Odasında bulduğu bakır telden yapılmış bir yontuyu başına geçirip, “Ben ay füzesiyim! Ben ay füzesiyim!” diyerek salonun ortasında dönmeye ve sanatçılardan böyle saçma sapan şeyler aldığı için Nazım’la eğlenmeye başlar. Nazım’ın yanıtı ise bambaşka bir seviyede: “Söylesene Pablo, paran var mı? Yarın şu ressama uğrayalım. Bir şeyler alırsın ondan. Kötü bir dönem geçiriyor adam. Yardım etmeli.”

Gerçekten de ertesi gün Nazım’ın sözünü ettiği sanatçının atölyesine giderler. Orada uzun uzun dünyada olup biten sanat olaylarından bahsederler. O yıllarda Batı’daki yeni sanat akımları Rus ressamlar tarafından pek bilinmezmiş. Modigliani, Van Gogh, Picasso gibi isimleri pek az kişi bilirmiş. Pablo ve Nazım, her seferinde, yeni sanat akımlarından haberdar olmaları için, beraberlerinde getirdikleri değerli kitapları sanatçılara bırakırlarmış. Pablo da, tıpkı Nazım gibi, sanatçılardan hiç kimsenin satın almayacağı en berbat çalışmalarını satın alarak, safça bir yaklaşımla yardım edermiş sanatçılara.

12 Nisan 1961. Paris’te, Abidin Dino’yla Matisse’in resim sergisine gitmek üzere sözleşirler. Aynı gün, Sovyetler Birliği’nin ilk insanlı uzay yolcuğuluğunu gerçekleştirdiğini duyarlar radyodan. Nazım Kozmonot Yuri Gagarin’in uzayı anlatışından çok etkilenir: “Fikrime göre, kosmosun keşfinin sanat üzerinde çok büyük bir etkisi olacak. Kosmostaki ilk insanın ağzından Dünya’ya ulaşan ilk ünlem ‘Bu nasıl bir güzellik!’ oldu. İlk insan bunun hemen ardından renkleri ve biçimleri tasvir etmeyi denedi. Parlak pullarla süslenmiş siyah bir zeminden, siyah ve maviyle yer değiştiren turuncu renkten söz etti. Bu Matisse’in paleti değil mi zaten! (31)” Aynı dönemde Paris’te bulunan Hıfzı Topuz’a yaptığı ses kaydında uzaydaki renklerden bahseder:

“renkler ve mikroskobun ve füze lumbuzlarının şairleri ressamları
Turuncular turuncu mu turuncudur, maviler ipektir, karalar kara mı kara
Ama hepsi de en uzakta da olsa sınırları içinde yeryüzünün
Yeryüzünün boyaları onlar…. ”(32)

Nazım hayatını, şiirini, aşkını, eylemini ve yaşamdaki en ufak ayrıntıları bile bir sanat eserine çevirmesini bilen ince, akıl dolu ve zevkli bir insandı. Vera’nın anlattığı gibi, Nazım’ın kompozisyon ve renkler konusunda olağanüstü bir yeteneği vardı. Sadece resim sanatıyla değil, çevresindeki herşeyle ilintiliydi bu durum. Ama resim, Nazım’ın soluk alıp vermeni sağlayan bir araçtı.

___________________

1. Nazım 111 Yaşında: Nazım’ın Sanatı, Sanatçıların Nazım’ı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2013, 51
2. Nazım 111 Yaşında: Nazım’ın Sanatı, Sanatçıların Nazım’ı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2013, 12-13
3. Nazım 111 Yaşında: Nazım’ın Sanatı, Sanatçıların Nazım’ı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2013, 15
4. Vera Tulyakova Hikmet, Bahtiyar Ol Nazım, Yapı Kredi Yayınları, 2008, 403-404
5. Vera Tulyakova Hikmet, Bahtiyar Ol Nazım, Yapı Kredi Yayınları, 2008, 253
6. Nazım 111 Yaşında: Nazım’ın Sanatı, Sanatçıların Nazım’ı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2013, 15
7. http://www.ntvmsnbc.com/id/25102457/
8. Saime Göksu & Edward Timms, Romantik Komünist, Doğan Kitap, İstanbul, 2001, 188
9. Saime Göksu & Edward Timms, Romantik Komünist, Doğan Kitap, İstanbul, 2001, 190
10. Saime Göksu & Edward Timms, Romantik Komünist, Doğan Kitap, İstanbul, 2001, 194
11. Saime Göksu & Edward Timms, Romantik Komünist, Doğan Kitap, İstanbul, 2001, 195
12. Saime Göksu & Edward Timms, Romantik Komünist, Doğan Kitap, İstanbul, 2001, 158
13. Nazım Hikmet ve “Tosca”sı Semiha Berksoy, Mektuplar, Yapı Kredi Kültür Yayınları, İstanbul, 2008, 45
14. Nazım Hikmet ve “Tosca”sı Semiha Berksoy, Mektuplar, Yapı Kredi Kültür Yayınları, İstanbul, 2008, 48-49
15. Saime Göksu & Edward Timms, Romantik Komünist, Doğan Kitap, İstanbul, 2001, 219
16. Saime Göksu & Edward Timms, Romantik Komünist, Doğan Kitap, İstanbul, 2001, 220-221
17. Saime Göksu & Edward Timms, Romantik Komünist, Doğan Kitap, İstanbul, 2001, 224
18. Saime Göksu & Edward Timms, Romantik Komünist, Doğan Kitap, İstanbul, 2001, 226
19. Nazım 111 Yaşında: Nazım’ın Sanatı, Sanatçıların Nazım’ı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2013, 16
20. “Hasretle – Nasım Hikmet Mektupları” M. Melih Güneş, 65
21. Vera Tulyakova Hikmet, Bahtiyar Ol Nazım, Yapı Kredi Yayınları, 2008, 28
22. Konstantin Simonov (1915-1979): şair, yazar, toplumsal faaliyet adamı. SSCB Yazarlar Birliği’nin genel sekreterliğini yapmıştır.
23. Vera Tulyakova Hikmet, Bahtiyar Ol Nazım, Yapı Kredi Yayınları, 2008, 34
24. Vera Tulyakova Hikmet, Bahtiyar Ol Nazım, Yapı Kredi Yayınları, 2008, 337
25. “Hasretle – Nasım Hikmet Mektupları” M. Melih Güneş, 47
26. http://www.odtumd.org.tr/bulten/124/kultur_sanat.htm
27. “Avni Arbaş’tan Nazım Portreleri”, Cumhuriyet Gazetesi, 26.01.2013
28. http://www.ensonhaber.com/avni-arbas-kimdir-2013-02-02.html
29. “Avni’nin Atları Neyin Atları?” Ali Sirmen, Cumhuriyet Gazetesi, 19.10.2003
30. Vera Tulyakova Hikmet, Bahtiyar Ol Nazım, Yapı Kredi Yayınları, 2008, 339-340
31. Nazım 111 Yaşında: Nazım’ın Sanatı, Sanatçıların Nazım’ı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2013, 13, 7
32. Vera Tulyakova Hikmet, Bahtiyar Ol Nazım, Yapı Kredi Yayınları, 2008, 169-170
33. Nazım 111 Yaşında: Nazım’ın Sanatı, Sanatçıların Nazım’ı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2013, 6
34. Nazım 111 Yaşında: Nazım’ın Sanatı, Sanatçıların Nazım’ı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2013, 10
35. Nazım 111 Yaşında: Nazım’ın Sanatı, Sanatçıların Nazım’ı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2013, 13

BİR CEVAP BIRAK