Ne aşılarınız ne de alkışlarınız…

Ne aşılarınız ne de alkışlarınız…

0
PAYLAŞ

bu yargısız infazı gerisi ne yapar tanrı bilir?’ Aslında haklısınız; alkışı anladık da aşı nasıl geri çevrilir?
 
Örneğin kuduz aşısı bulunmasaydı da bazı kurtlar yerine bütün kurtlar kudursaydı…Bozlar, yozlar, ensesi kalınlar, beyaz perdedekiler, kapkara perdelerin arkasındakiler,  puslu havayı sevenler, suskun sürüleri seçenler, kuzu beyinlerini yiyip Susurluk’ta ayran içenler…


Ve sadece vadiler değil vilayetler Amerika’dakiler dahil eyaletler, Iraklar çoraklar, bozkırlar, bu boz ve de yoz kurtlarla dolsaydı. Bu arada minicik minicik kurtlar da kuduruşa ve dolduruşa gelip ,”Vadim o kadar yeşildi ki “ kitabında  anlatılan türden yemyeşil vadilere musallat olsaydı… Geriye kala kala nereye kaçtığı bilinmeyen YEŞİL ler  kalsaydı… 


Tahtalara vurup , yatıp kalkıp Pastor’e içimizdeki en temiz en pastörize duygularla dua edelim. Bu arada verem aşısını bulan ve insanlığa ohh dedirten Koch’un ruhu da şad olsun. Bir daha dünyaya gelirse mekanı ya Layla ya da Şamdan olsun.  


Dolayısıyla sizin de içiniz rahat olsun. Bu aşılar ilkokullarda yapılan, iğnecilerinden tabana  kuvvet kaçılan ve yarı baygın mikropları içeren aşılardan değil. 


O aşılar bedenimizdeki antikorlara teslim bayrağını hemen çekerler. Antikorlar bu küçük galibiyetle kazandıkları bağışıklığı o baygın mikropların anası babası medyası olan canlı canlı mikrop ve virüsleri anında yokederek bedeni yıllarca korurlar. Hatta beden ne kadar yaşlansa da, bu antikorlar hem antik hem kör olsa da koruma görevlerini sürdürürler. Üstelik onlar bodyguard olup gece kulüpleri önünde terminatör ve gladyatör karışımı bu çağa özgü saldırgan bir koruma türü de oluşturmazlar. Gece gündüz her vitrinde salınan  playback ile şarkıcı olan mankenleri ve playboyları değil kendi  soylarını korurlar; yani aşılanan  kimselerin yıllar geçip bedenleri bir bebek kadar dayanıksız hale gelse bile ne kabakulak ne kızamık ne çocukfelci, ne suçiçeği geçirip çevrelerine rezil rüsva olmazlar. Misal; kimse arkalarından şöyle konuşmaz:


-Son günlerde aynı çocuk gibiydi. Tuttu torunlarıya çocuk parkına gitti. Salıncaktan düşüp her yeri tutuldu. Anlayacağın çocuk felci oldu.  Büyük torununu öpünce onun ergen sivilcelerinden bile kızamık kaptı. Bu arada küçük torununun kulağını çekmiş ihtiyar salak. Ondan da al sana kabakulak.
-Ben şey diye de duydum. İnternet cafelere dadanmış. Bilgisayarlardan da virüs kapmış.


-Evet, ama bak bize televizyonlar her gün ne mikroplar saçıyor. Hiç etkileniyor muyuz? Polat gibiyiz. 9 canlı. TABULARI YIKIYOR tabutlardan çıkıyor. Kendi ülkesindeki üsleri görmeyip ta Irak’larda küsleri oynuyor. Koskoca Amerikan ordusuna sinema önlerinden ricat emri çıkartıyor . AT AVRAT POLAT yani. Heh heh


İşte böyle; bu tür abuk diyaloglardan bizi çocukken  olduğumuz aşılar koruyor. Bu démodé hastalıklardan değil  son model yollardan gidiyoruz  cennete. Misal gecekondu yıkımında cinnetten, ya da faili meçhul cinayetten. Ya düğünlerde havaya sıkılan kurşundan,  ya da kredi kartının eski faizleri yüzünden  milyarlara varan yeni kuruşundan .


Trafik canavarı desen zaten yolumuzun  üstünde. Memed Ali beyyy lakabıyla ünlenip 72 milyona  bir halı için taklalalar attırtan, dilenci genlerimizi dilimizin altındaki baklalardan arındırıp güzel Türkçemize kazandıran sunucumuzun unutulmaz  tarifiyle “giderken sağda dönerken solda.” 


 Peki  artık sadede gelelim. Alişan’ın şarkısındaki gibi eski konulara dönmeyelim!


Hangi aşılar bunlar? Çok mu zararlılar? Nasıl korunacağız? Bu kadar mı korumaları az ?  Yoksa bizim de mi kaderimiz aynı kader?  Kilisede  bir MAŞA valesinin vurduğu papaz !


Oysa tam tersi.Bu aşılar asıl korumalarından dolayı zararlı. Örneğin  bunların en başında “alkış aşısı” geliyor.


Diyelim  ki bir eser yarattık. Onu  hemen en yakınımıza, bize tapan uğrumuza kul köle olmaya hazır eşimize sunuyoruz. Gözyaşlarıyla okuyor ya da seyrediyor ürünümüzü.  İşte bu gözyaşları aşımızın ta kendisi. 


Artık hangi fırsat çıkarsa  çıksın, tanrı bile alnımızın teriyle sildiğimiz o standart yazı yerine yepyeni bir yazıyı ışık hızıyla yollasın, hatta bu yazının yansıması olan ışıktan bir çember başımızın üstünde harelensin; bizde artık tık yok; çünkü akıl yok mantık hiç yok. 


Yazıyı yazgıya çevirme fırsatını savsaklamak için bir Oblomov  karakteri  taşınmaz yük  adeta bir gayri mülk olarak yerleşmiştir içimize. Bilinçaltımızda 9 şiddetinde depremler olsa, dünyamız kararsa ,yer yerinden oynasa bu gayri mülklerde en ufacık bir çatlak bile olmaz. Bunun açıklaması YÖK sınavlarındaki kök söktüren bir kuraldan gelir.


“Üç küçük alkış bir büyük alkışı götürür. “ Yazı biter yaz biter, binbir beden sorunuyla gelen ömür kışlarında koyun sayma savaşıyla uzun gecele geçer. Hem 70 milyon koyun say say nasıl biter? 


Daha bunun gibi çok çeşitli aşılar üretilmiştir insan beyni için. Örneğin; bir film yaparsın, filmin içine bildiğin ne kadar mikrop bakteri solucan ve kurtları salarsın. Gala gecesinde dapdaracık olan alemini evrensel ölçülerde genişlettiğini sanırsın. 


Sinema salonlarından taşan hatta dış ülkelerde beceri gösteren maymunlara yollanan alkışların aynısından alkışlar alırsın. Hani arkanda bir kaç yeniçeri bir kılıç kalkan ekibi bir de mehter takımı olsa senin filmini yasaklayan sinema önlerine bile dayanırsın !


İŞTE TÜRK SİNEMASI diye havalar atarsın. Adı Holy olan klonlu koyun gibi Hollywood eskilerinden klonlanmış filminle yere göğe sığmazsın. Ülkende silah satışı tavanda, her tür silah fakir zengin bilumum avamda; sana ne? Linç cezası için bütün ülke açık alan. Isparta, Konya, Edirne, Van!!! Ne gam. Hem bunlar  bedava reklam !


Hadi derin devleti anladık ama ya o veletler? Ağaca çıkma çağında Ağca’lara tapınıp ,trabzanlardan kayma yaşında Trabzon’larda sahibi meçhul silahlarla saldırılar düzenleyen bacaksızlar? O zaman yargıtay başkanı Sami Selçuk un vicdan ve cüzdan tercihini cüzdandan yana yaparak bu kez iyice rahatlarsın. Küçücük beyinlerde onları fişeklemeye yetecek kadar minik minik yumurtalar bırakarak  üzerlerinde kuluçkaya yatarsın. Alem buysa kral sensin arkadaş! Seni alkışlayan eller kalem tutmamış, seni duyan kulaklar, Mozart’a gavur demiş, arkasından “kavur balıkları kavur” türküsünü dinlemiş… Ohh ne ala… Bundan iyisi Şam da kayısı…


Çılgın Türk’ün çılgın Türk’e  propogandası dediğimiz kavramın aslı bu işte. Büyük başarılara karşı küçük becerilerle aşılanmak. Türk toplumunun kırması gereken şırıngalardır bunlar. Umut vaat eden ama riskleriyle gelen büyük fırsatları dirseğiyle geri çevirmeyecek cesur yürekler gerek  hepimize.


Ve bu yüreklere sahip bireyler birikimsiz toplumun büyük başarı dediği marifetlere , kerameti  kendinden menkul övgülere kulak asmamalı… Bu övgülerle aşılanmamalı ki evrensel övgülere ulaşmalı…
 
Zaten bu toplumun beğeni ölçüsü azıcık daha yüksek olsa, iki kitapla büyük yazar, iki şarkıyla üstün sanatçı, iki golle gol kralı, bir kupayla imparator olunmazdı. Potansiyeli olan insanlar şöhret basamaklarına bu kadar hızlı tırmanmaz, yoldan çıkmaz, hayran olduğumuz krallar, imparatorlar ,şöhret avcıları ve de savcıları bizi salatalık yerine koyup susurluk ayranına doğramazdı.


Şimdi soracaksınız; “Peki sen bu aşıdan olmadın mı? Olmaz mıyım? Bu aşıların en etkilisinin yapıldığı, üstelik yapısı gereği bir tane olana diğeri bedava uygulanan reklam sektöründe yıllarca metin yazarlığı yaptım. Yazdığım metin, örneğin bir tuvalet kağıdı için mi yazıldı;  tuvalet kültürünü yeni öğrenmiş, bir nesil öncesi evlerinde ortak bez, tarlada toprak ya da yaprakla temizlenen halis Türk tipi patronlarca alkışlanırsanız  bu alkışlar o anda kafanızda eko üstüne eko yapar, egonuz da o günü rekor bir kapanışla kapatırdı.


Türkiye de nice düşünen beynin reklamcı olması bu aşıların her gün muntazam vurulmasından ileri gelir. Yanında da bol para, “Şişlide bir apartıman yoksa eğer hazır kampanyan, ressam, yazar, üç beş masa, dolar cüzdan, dolar kasa.“ (Cemal Reşit Rey hayat suyuna reklam müziği  yapsaydı bu muhteşem  Lüküs Hayat ortaya çıkar mıydı?)


Promete insanlara tanrıların ateşi yerine küllerde kalan bir kaç kıvılcım verip titrek dualarla yetinseydi, Edison belki de İkarus’un güneşte eriyen mumları yerine ısıya  24 saat dayanıklı mumları bulacaktı.


Jules Verne’in “Aya seyahat”ini  Neil  Armostrong kızına mum ışığında okuyacaktı. Madam Curie atom çekirdegi yerine incir çekirdeği ekseydi ve bu incir çekirdeği İncirlik’te üslere dönüşseydi karşısında Nobel değil engiziyon jürisini bulacaktı.


Özetle küçük alkışlar, beğeni ölçüsü premature kaldığı için ne sunulursa el çırpan, becerilere sanat, becerenlere de sanatçı diyen toplumları uzaylardan uzak tutar. Tavlada ki marsla yetinip gökyüzündeki Mars’tan bihaber olanlar evrenselin sonsuzlara giden ölçülerini kullanamazlar.  Dünya ölçülerinde ise sirk maymunları için çırpıştırılan hayretli alkışları kendi minik dünyalarında şişirirler. Onlardan beklemeyin ne bir film ne bir roman ne bir şiir.. Ne bir Dostoyevski, ne de bir Shakespeare…


Dahası da var. Duygularına da gem vururlar. Kendi duygularından korkarlar. Bunların başında sevgi gelir. Sevgi bütün duygulardan çok daha kalıcı ve sıkı durun, bulaşıcı bir hastalıktır. Onu kalplerine hapsederler. İşte bu satırların hep küçük alkışlarla aşılanan yazarı şimdi elinde kalan en büyük duyguyu açacak size. Ve o duyguyu yani sevgiyi hoş görüler, arabasının camın silen çocuklara verilen bahşişler,doğum günlerini hatırlamalar gibi mini belirtilerle göstermek yerine en bulaşıcı biçimiyle sevgili Açık gazete okurlarına sunacak öncelikle.


Aşağıdaki şiirsel söylem, bu kararın sonucundaki bir serüveni anlatıyor:


DİKKAT BULAŞICI SEVGİ
Kaldırdım kalbimin karantinasını
Silmişti zaten tanrı ben doğarken
Dış dünyaya sunulan o ölçülü ölçekli
Cılız duygular haritasını.


Daldım bir yağmacı hırsıyla yüreğime
Kendi soluklarına güvenen
Vurgun korkusuzu bir dalgıç gibi
Derinlere aktım çok derinlere.


Yeter artık diyordum yeter
Kırdım bu gizemli kimyada kaynayan tüpleri
Kırdım teker teker


O tüplerde duygular vardı, biliyordum;
İlk anlarda en yoğun
Sonra akıl ve mantık eşliğinde
Çözülüyorlardı dış dünya için
Hepsi azıcık sahte, su katılmış ve çok yorgun.


Kırdım tüpleri teker teker.
Yeniden yoğunlaştı tüm çözeltiler
Gerçekti şimdi duygularım
Özgürdü merhamet ,şefkat,acı
Özgürdü dış dünyadan yansıyan onca sancı.


Kaldırmıştım ya karantinayı
Bitmişti gerçek duyguların tutsaklığı
Şimdi herkes görebilirdi artık
Dış dünyanın unutturduğu
Kara Afrikayı, uzak çölleri.
Pakistan’ı Kenya’yı
Minicik ellerle uzatılan tastaki
O acıklı kumanyayı
Hani ne derler anlayan daha iyi anlayacaktı
Hanyayı Konyayı.


Düşüneceklerdi elbet
Terkedilen, yok edilen, unutulan
Bebek fokları, çöplüklerin masum bakışlı
En kirli halleriyle bile
Tanrının en güzel çocuklarını.
Ki ölümü bilmemek gibi doğuştan ayrıcalıklı
Sevgilim  hayvancıkları.


Kaldırdım kalbimdeki karantinayı
Artık duygularım ayrışık değil bir bütün
Bitti mantığın verdiği o sahte hüküm.
İlk canlının genlerinden genlerime aktarılan
Soylu insan henüz soytarı olmadan varolan!


O duygular ki kalbin üstünde bir nişandı hepsi
Tanrının gazabıyla gelmeseydi ölümlü zaman.


Şimdi Merhamet , sorumluluk, tanrı bilinci
Ve insanlığın aynasında hepsinin ortak kaderi
Bir adı sevgi diğer adı
Koskoca bir acı.
Bilinsin ki artık karantinası kalkan bu kalpten
Tüm evrene yayılacak kadar bulaşıcı.


Aslında masumlar hep bir umutla yaşar.
Uzak veya yakın bir gelecekte
Sınırların kırılma noktasında bu yazı olmalıdır
“Dikkat sevgi bulaşıdır. “


Ve sizler bütün duyguları özgür ve sağlam
Her biri tanrının yarattığı son örnek son insan
Bu sevgiye, bu yeniden doğuşa karşı
Ölü duygularla aşılanmayın artık
eksik olsun yüreğinizden
yüzyıllardır aynı kalan
o pas tutmuş alışkanlık
O uğursuz bağışıklık


Bırakın sevgi size de bulaşsın
Ve tüm masumların tüm çocukların
 fok bebeklerin selamını yüklenip
Yeni insanın bir tarifi gibi…
Tanrıya ve meleklere ulaşsın.


_______________


AÇIK GAZETE: Değerli yazarımıza Açık Gazete ailesine katıldığı için teşekkür ediyor…

BİR CEVAP BIRAK