Necep Fazıl’ın Çile’si Azerbaycan’da

Şairin yüzüncü doğum yılı vesilesiyle ünlü Türk şairi Necip Fazıl Kısaküreğin “Çile”sini Azeri türkçesinde yayımladık. Türkiye’li arkadaşımız Kaşgar Dergisi editörü şair Cevdet Karal ve Azerbaycan Azad Yazarlar Ocağı Başkanı Rasim Karaca’nın gayretleriyle ortaya çıktı bu çeviri. Bana da bu eserin editörlüğünü yapmak kısmet oldu.

Geçtiğimiz 15 yıl içinde, eğitim ve kültür alanında önemli adımlar atılmasına rağmen, birbirine çok yakın şivelere sahip Türk ve Azeri edebiyatları arasında büyük çaplı ilişkiler kurulamadı. Azerbaycan edebiyatında tanınan ve okunan Türk yazar ve şairlerin sayısı oldukça sınırlı. Türk şiirinin en büyük ustalarından biri olan Necip Fazıl bile bu ülkede yakın zamana kadar pek fazla tanınmıyordu. Bu yüzden Azad Yazarlar Ocağı Başkanı, dostum ve meslektaşım Rasim Karaca, “Azerbaycan kültür ve edebiyat ortamı, Türkçenin bu büyük dâhisini, şiirinin ve yenileyici düşüncesinin kudretiyle tanımakta maalesef geç kaldı.” itirafında bulunuyor.

Necip Fazıl’ın ismi, sınırlı çevrelerde bilinmiş şimdiye kadar; Azerbaycan’ın bağımsızlığını kazanmaya çalıştığı günlerde, edebiyat çevreleri “Sakarya Türküsü”nü Hazar’a uyarlayarak okumuş. Adına ilk kez 1990’ların ortasında “525. Gazete”de Tevfik Abidin imzalı “Sultansız Geçen Günler” yazısında rastlanan şairin otuzdan fazla şiiri, son 3-4 yıl içinde Azerî gazetelerinde yayımlanmış. Bununla yetinmeyen Azerî edebiyatçılar, Çile’yi yeni nesillerle buluşturmayı amaçlamış. Bunun için bir yandan Azad Yazarlar Ocağı, bir yandan da Cevdet Karal çaba göstermiş. “Çile’nin en az yarısını ezbere bilmeyen, kendinde şiir yazma hakkı görmesin.” diyen Karal, Bakü’de bulunduğu günlerde Necip Fazıl hakkında verdiği konferansla ilk adımların atılmasını sağlamış. Sonuç: Türk şiirinin usta ismi, 250’nin üzerinde şiiri ve poetik yazılarıyla Azerbaycan edebiyatındaki yerini aldı.

Başta “Çile” olmak üzere Necip Fazıl’ın eserlerinin Azerî edebiyatına kazandırılması, sadece edebî bir kazanç değil kuşkusuz. Elbette şairin mayasını Yunus’tan alan hece veznini başarıyla uygulaması ve dili maharetle kullanması da genç şairler için kıymetli bir rehberlik olacak. Rasim Karaca, Azerbaycan’da halen yaygın olan hece vezninin, ‘Necip Fazıl aşısı’yla çok daha iyi bir yer edineceği inancında. Ancak Necip Fazıl’ın madde ötesi âlemi tasviri, iman ve irfan üzerinde hassasiyetle duruşu, tümüyle maddeci bir yönetimden henüz sıyrılan Azerî düşünce dünyası için özellikle ufuk açıcı olacak.

Necip Fazıl’ı ‘metafiziğin kapılarını açacak bir çilingir’ olarak niteleyen ve aynı dönemde edebiyat dünyasına girmiş materyalist Azerî şairlerle karşılaştıran Rasim Karaca ise bu noktaya özellikle dikkat çekiyor: “Necip Fazıl ile aynı yıllarda eser veren Samet Vurgun, Resul Rıza gibi şairler, on sene öncesine kadar sahip oldukları büyük şöhreti, bağlı bulundukları siyasi akımın yıkılması sebebiyle kaybetti. Hayatını ve sanatını ebedi değerlere bağlamış Necip Fazıl ismi ise yerini her geçen gün daha da sağlamlaştırıyor. Azerbaycan’a kapalı bırakılmış Türkiye maneviyatının bir anahtar ismi hiç kuşkusuz Necip Fazıl’dır.”

Sayılan bütün faydaların ötesinde bir okur gözüyle bakıldığında ise sevindirici olan nokta şu: Artık Azerî okurlarla Türkiye’li okurlar, aynı ‘Kaldırımlar’ı adımlayabilecekler!

NECİP FAZIL / ÇİLE.
 
Gaiblerde bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde…

Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,
Ok çekti yukardan, üstüme avcı

Ateşten zehrini tattım bu okun,
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
Kustum, öz ağzımdan kafatasımı

Bir bardak su gibi çalkalandı dünya;
Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
Al sana hakikat, al sana rüya!
İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
Yepyeni bir dünya etti hediye

Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor;
Makâni bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kainat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.

Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
Otursun yerine bende her şekil;
Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir içimde bir çift kelepçe.

Niçin küçülüyor eşya uzakta?
Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
Sonum varmış, onu ögrensem asıl?

Bir fikir ki sıcak yarad kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selam sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
Ey yedinci gök, esrarını aç!
Annemin duası, düş de perde ol!
Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

Uyku, katillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
Teselli pınarı, sabır memesi;
Size şerbet, bana kum dolu çanak.

Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
Sırrını ararken patlayan gülle?
Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
Karınca sarayı, kupkuru kelle…

Akrep nokta nokta ruhumu sokmus,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence.

Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim mesafelerden!

Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.
Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
Tutuyor önümde bir mavi ışık.

Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
Bir zehir kıymak gibi, beynimde.

Lugat, bir isim ver bana halimden;
Herkesin bildiği dilden bir isim!
Eski esvaplarım, tutun elimden;
Aynalar söyleyin bana, ben kimim?

Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
Belâ mimarının seçtiği arsa;
Hayattan mühacir; eşyadan öksüz?

Ben ki, toz kanatıi bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerrecigim ki, Arş’a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!

Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

Gece bir hendeğe düşercesine,
Birden kucağına düştüm gerçeğin.
Sanki erdim çetin bilmecesine,
Hem geçmis zamanın, hem geleceğin.

Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
Atlas sedirinde mavera dede.
Yandı sırça saray, ilahi yapı,
Binbir avizeyle uçsuz maddede.

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
Içiçe mimari, içiçe benlik;
Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur!

Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
Suda bir gizli yol, pırılıtılı iz;
Suda ezel fikri, ebed duygusu.

Kaçır beni ahenk, al beni birlik;
Artık barınamam gölge varlıkta.
Ver cüceye, onun olsun şairlik,
Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.

Öteler öteler, gayemin malı;
Mesafe ekinim, zaman madenim.
Gökte saman yolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde, inciler benim.

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak…


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.