Neden AKEL yerine DİKO?

Tayyip Erdoğan hükümeti AB’yle 3 ekimde müzakerelere başlamak için vaat ettiği ek protokolü 29 temmuzda imzalamıştı. Böylece Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin de aralarında bulunduğu AB’nin on yeni üyesinin, Ankara Anlaşması ve Gümrük Birliği’ne dahil edilmesini kabul etmiş, ek protokolü imzalarken eş zamanlı olarak bir de deklarasyon açıklamıştı.


Deklarasyonda demişlerdi ki; “Protokolde adı geçen Kıbrıs Cumhuriyeti, 1960’ta kurulan asıl ortaklık devleti değildir. Türkiye, Kıbrıs Rum makamlarının Kıbrıs Türk halkını temsil etmediği şeklindeki tutumunu sürdürecektir. Ek protokolün imzalanması Türkiye ile KKTC arasındaki mevcut ilişkileri değiştirmeyecektir ve kapsamlı bir çözüm bulununcaya değin, Türkiye’nin Kıbrıs’a ilişkin tutumu değişmeyecektir.”


Bu deklarasyonu kim ciddiye aldı bilemiyorum ama, Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB üyeliğini kabul etmekle, Türkiye bir anlamda AB topraklarını işgal eden bir ülke durumuna düştü.


Türkiye, ucu açık bırakılan müzakerelere ancak bu ek protokolü imzaladıktan sonra başlayabildi. Şimdi bir yandan önüne sürülen diğer engelleri aşmaya çalışıyor, bir yandan da kara kara düşünüyor. Rum bayraklı gemi ve uçaklara deniz ve hava limanlarını açması konusunda Türk halkına ne diyeceğini, Kıbrıs Cumhuriyetini tanımasının getireceği zorlukları nasıl aşacağını düşünüyor. Bir taraftan da ek protokolü imzalarken yayınladıkları deklarasyonun işine yarayıp yaramayacağının hesabını yapıyor.


Gerçek olan şu ki, deklarasyonu kimsenin umursadığı yok. Aradan üç ay geçmesine rağmen biz bile hatırlamıyoruz. Çünkü Kıbrıs konusuna herkes kendi penceresinden bakıyor. Herkes çözümün kendi çıkarları doğrultusunda gelişmesini istiyor.


Rumların kurduğu Kıbrıs Cumhuriyeti yöneticilerinin, özellikle de Papadopulos’un hedefi Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıması ve Rum uçak ve gemilerine limanlarını açmasını sağlamak. Bunları sağladıktan sonra BM gözetiminde Kıbrıs müzakereleri için masaya oturmayı kabul edebilirler.
 
Masaya oturduklarında da Kıbrıs’taki Türk askerinin adadan gitmesini isteyecekler. Sadece Türk askerinin değil, 1974’ten sonra Türkiye’den Kıbrıs’a göç eden Türklerin de geri dönmesini talep edecekler. Türkiye’nin garantörlüğünün kalkmasını ve Kıbrıslı Türklerin kurulacak yeni devlette sadece azınlık olarak katılmasını şart koşacaklar. Bununla da kalmayacak, kuzeydeki tüm Rum topraklarını geri isteyecekler.


Bunların kabul edilmemesi durumunda kırk yıldır yaptıklarını yapacaklar ve masadan kalkacaklar. Masaya ister oturur, ister kalkarlar. Otururlar, çünkü tüm dünyaya bugüne kadar oyun bozan olmadıklarını gösteren son derece sinsi bir politika izlediler. Oturdukları gibi kalkarlar, çünkü Türkiye tarafından da kabul edilen AB üyesi bir ülke oldukları için kaybedecek hiçbir şeyleri yok artık.


Oysa Kıbrıslı Türklerin kaybedecekleri çok şeyi var. Onlar asla azınlık olmak istemiyorlar. Türk askerinin belki bir kısmının geri gitmesine razı olabilirler ama, 1963-1974 dönemindeki Rum saldırılarını unutamadıkları için Türkiye’nin garantörlüğünden vazgeçmeyi kabul edemezler.


Yine de adada yaşayan Türk kesimi arasında hiç sorun yaşanmadığını söylemek gerçekçi olmaz. Adada yaşayan Türkiyeli göçmenlerle Kıbrıs kökenliler arasında uyumsuzluk yaşanmaktadır. Bu uyumsuzluğun bazı Kıbrıslıları Türkiye’den soğuttuğunu söyleyebiliriz. Kıbrıslıların Rum kesimiyle birlikte AB’ye girme hayalinin altında yatan da buydu. Kıbrıslılar Türkiye’ye bağımlı olmak yerine, AB üyesi olmayı tercih ettiler. 


Kıbrıslı Türkler için sorun sadece bu kadar değil. Her şeyden önce adanın ekonomisinin dışa bağımlı olması, Türkiye’nin desteği olmadan ayakta duramaması ada halkı için psikolojik bir baskı unsuru. Üretimin yok denecek kadar az olması oradaki genç nüfusu büyük bir ataletin içine sokmuş gibi gözüküyor.


Adadaki Türk kesimi açısından durum buyken, Rum kesimi açısından bambaşka bir tablo çizilebilir. Rumlar hiçbir koşulda Türklerle beraber yaşamak istemiyorlar. Onların barış, kardeşlik, dostluk söyleminin altında bir nevi takiyye söz konusu. Örneğin neden yüzde 35 oy alan AKEL değil de, yüzde 17 oy alan Tasos Papadopulus’un partisi DİKO iktidarda diye hiç düşündünüz mü?


Çünkü AKEL’in sürdürdüğü sinsi politika bunu gerektiriyor da ondan. Komünist parti olması sebebiyle söylemlerinde barıştan yana bir yol çizen AKEL, gerçek görüş ve düşüncelerini hayata geçirmek için kukla bir iktidara ihtiyaç duymaktadır. Sert söylem ve tutumlarıyla Papadopulus da bu ihtiyacı gidermektedir.


Aslında AKEL’le DİKO’nun birbirinden farkı yoktur. Çükü her ikisi de Makarios’un başlattığı Kıbrıs politikasını sürdürmektedir. ENOSİS’in silah zoruyla elde edilemeyeceğini anlayan Makarios, politik mücadele ile hedefe varmayı planlıyordu. Bugün izlenen politika bu düşüncenin devamıdır.


Bunu eski günleri unutmayan Kıbrıslılar ve siyasiler iyi bilirler. Örneğin Rauf Denktaş bu politikaları iyi bilen isimlerden biriydi ve siyaset hayatı boyunca dengeli bir şekilde ipleri elinde tutmayı başarmıştı.


Peki Recep Tayyip Erdoğan hükümeti ne yapmaktadır? Galiba sadece kafa karıştırmaktadır. Türk kamuoyuna farklı, AB çevrelerine farklı söylemlerde bulunarak kendince denge tutturmaya çalışmaktadır. “Kıbrıs konusunda tavizsiz bir politika izleyeceğiz” deyip AB masalarında bundan vazgeçmesi, bu hükümetin takiyye mi yaptığını, yoksa pazarlık mı yapamadığını sordurtuyor insana.


 


*Yazarın diğer çalışmaları için www.birsenaltiner.com


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.