Neden barolar?

METE GÖNENÇ* – Ülkemizde, küreselleşmeye geçiş sürecinde 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat aşamalarından sonra iktidara getirilen AKP ile birlikte, demokrasi her gün biraz daha kısıtlanmaktadır. Şimdi de avukatlarımızın meslek örgütü olan barolar ile ilgili yapılan ve onların güçlerini iyice azaltan değişikliler ülkemizin gündemindedir. Nedenini arayıp dünyaya ve ülkemize baktığımızda ise, gelir dağılımının bozulmasına ve ekonomik adaletsizliğin artmasına paralel olarak demokrasinin de yok edilmekte olduğunu görmekteyiz. Ayrıca, avukatlar sınıfsal olarak, doktor, mühendis, mimar, vb. gibi “el emeğine dayanmayan işlerde çalışan (beyaz yakalı) emekçi grubunun içinde yer almaktadırlar. Bu nedenle, yapılan değişliklerin bir de küreselleşme dönemindeki emek-sermaye ilişkisindeki gelişmelerle birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

Ülkemizde, 1 Temmuz 2019 itibariyle – beyaz yakalı da olsa emekçi niteliği ağır basan – avukat sayısı 146 bin 950’ye ulaşmıştır. Avukatların hukuki bilgilerini de dikkate alırsak bu sayı, egemen sınıflar tarafından göz ardı edilebilecek bir sayı değildir. Neoliberalizm sürecinde hukuk hizmetinin metalaştığı ise göz ardı edilemeyecek bir tespittir. Küreselleşme döneminde, robot istihdamı çoğalırken, işçiler de genelde bilgisayar başında çalışmaya başlamıştır. Birçok beyaz yakalı kesim gibi avukatların da sınıfsal konumundaki önemli değişiklikler olmuştur. Emekçiler için mücadele verdiklerini söyleyen tüm örgütlerin mutlaka yapması gereken bir tartışmadır. Küresel dönemde artan sömürüye bir bakarsak göreceklerimiz şunlardır.

Kapitalizmin 1945-1973 Altın Çağ’ının sona ermesi ve küreselleşme sürecinin başlamasından sonra, gelir dağılımının sermaye lehine (işçi ve emekçi sınıflar aleyhine) çok fazla değiştiğini görmekteyiz. 21. yüzyılın başından itibaren dünyadaki servet artışından, dünya nüfusunun %50’si %1 oranında yararlanırken, bu servet artışının diğer yarısının en zengin %1’lik insan grubunun servetine eklenmesi bu durumu gösteren en belirgin istatistiklerden sadece biridir. Ülkemizde de “son yüzde 20” olarak adlandırılan en zengin kesimin GSMH’deki payı, 2018 itibariyle % 47,6 ya ulaşmış bulunmaktadır. Ülkemizdeki en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay ise % 6,1’e gerilemiştir. Buna paralel olarak emekçi kesimin örgütlenmesi – sendikalardan başlayarak – dünya ve ülkemizde sürekli olarak engellenmekte ve güçsüzleştirmektedir.

ABD’de 1960 yılında % 30,9 olan işçilerin sendikalaşma oranı, 2018’de %10,1’e, OECD ülkelerinde ise 1960’da %33,6’dan 2018’de %16 ya düşmüştür! Özellikle de 1970’deki 15-16 Haziran büyük işçi direnişinden sonra ülkemizde % 50’lere kadar çıkan sendikalaşma oranı, OECD ülkeleri arasındaki en düşük rakam olarak 2018’de % 4,5 (resmi verilerde 13,8)’a kadar düşmüştür. Ayrıca, işçilerin büyük bölümünün, sınıfsal niteliğine de aykırı olarak gerici ve sarı sendikalara üye olması “sol hareketin önündeki en büyük engel’” olmaya devam etmektedir. İşte AKP’nin varlığının ve muhalefetsiz olarak iktidarda olmasının nedeni de tam olarak budur! 

Barolara baktığımızda ise, bu örgütlerin sınıf mücadelesinden gelen görevinin meslek mensuplarının ekonomik hakları için mücadele vermek olduğunu görmekteyiz. Ayrıca barolar, yasaların bir meslek kuruluşu olarak onlara verdiği görevleri yerine getirmekle yükümlüdürler. Bence baroların en önemli görevi ise, avukatların, müvekkillerinin ve hukuk sisteminin sorunları ile ilgili görüş ve öneriler sunarak, hukuk sisteminin gelişmesi ve demokratikleşmesi için mücadele vermektir.

Siyaset, en geniş anlamıyla, “insanların ortak yaşamalarını mümkün kılan genel kuralları oluşturma, koruma veya değiştirme etkinliğidir” diye tanımlandığına göre “siyaset yapmak,” bu meslek örgütlerine anayasalarla verilmiş toplumsal bir görevdir. Küresel sermayenin tüm siyasi örgütleri gibi AKP de geniş tabana yayılan baroların siyaset yapamayacağını iddia edip baroların bu hak ve görevlerini sınırlamaya çalışmaktadır.

Fakat, tüm emek örgütleri gibi kendi özeleştirilerini de yapmak zorunda olan barolara – daha da güçlenmeleri için – biraz da eleştirisel bakmak gerekmektedir: Küresel sermayenin, insanları sınıf bilincinden koparıp bireycileştirdiği günümüzde, bu durumdan kaçınılmaz olarak bazı avukat ve baro yöneticileri de etkilenmiştir.  Bu sebeple, baroların bazılarında – asıl görevlerini unutarak – slogan politikası yapan, siyasi partilerle ve özellikle de yerel yönetimlerle bir biçimde çıkar ilişkileri kurma eğilimine giren bazı grup ve yöneticiler mevcuttur. Baro üyelerinin bu tarz yöneticileri derhal uyarması ve bunlara karşıda mücadele etmesi gerekmektedir.

Barolarla ilgili mevzuatta yapılan değişiklikleri soyut AKP karşıtlığıyla veya gericilikle açıklamak eksik bir yorum şeklidir. Sorun  – AKP’yi de iktidara getiren – haksız küresel sistemden kaynaklanmaktadır. AKP’nin barolarla ilgili istediği değişiklikler, diğer benzer örgütler için de benzer düzenlemeleri gündeme getirebilir. 

Baroların ezici çoğunlukta bulunan ilerici, halktan yana üyelerinin bu düzenlemelere karşı mücadeleyi devam ettireceği bilinmektedir. Ancak TBMM fiilen ortadan kaldırılıp tüm yetkileri alınalı üç yılı geçmiştir. İçlerinde birkaç tane komünist olduğunu bile söyleyen kişilerin de bulunduğu 240 muhalefet vekili ise bu ballı koltuklarda oturarak durumu meşrulaştırmaya devam etmektedirler. Üzülerek de olsa, baro yasasındaki değişikliklerin – 27 Mayıs ve Ayasofya kararı gibi – TBMM’den geçtiği ve ciddi bir muhalefet yapılmadığı açıkça görünmektedir 

Baroların emekten ve doğadan yana üyelerine ve aydın insanlara düşen görev ise, öncelikle insan haklarının ve özgürlüklerinin her gün biraz daha geri götürülmesinin ve din ve milliyetçilik kullanılarak insanların birbirine düşmanlaştırılmasının sebeplerini doğru teşhis ederek saptamaktır. Emekçilerin haklı mücadelesinin yeniden ve daha güçlü olarak örgütlenmesinin karşısındaki sorunların çözümleri aranarak direnişe hemen başlanmalıdır. 

Bilindiği gibi, temelde üç üretim faktörü vardır. Emek, sermaye ve doğa (çevre). Günümüzde emekle birlikte çevre de sermaye tarafından sömürülmekte ve hatta evrende insanın var olma koşulları hızlı bir şekilde yok edilmektedir. Bu nedenle de en az emek hareketi kadar potansiyel taşıyan çevre hareketlerinin de bu mücadeleye katılması çok önemlidir. Ancak, çevre hareketlerinin önemli kısmının, bu hareketleri “politikadan uzak tutmak” isteyen, bireycileşmiş kişilerin elinde bulunması ise aşılması gereken bir engeldir.

__________________

  • İzmir Eski Defterdarı, 1960 ların TİP VE FKF üyesi, SGÖ Başkanı
  • gonencmete@yahoo.com
  • 05324167137

 

 

            

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.