Nefesiyle Türkiye’nin ruhuna üfleyen adam…

YUSUF YAVUZ / AÇIK GAZETE – Mustafa Kandıralı: Nefesiyle Türkiye’nin ruhuna işleyen sesleri göğe üfleyen adam…
 
Bu toprakların bin bir sesini üflediği klarnetini parmaklarıyla bir büyücü gibi kurcalayıp orasından burasından yaşam neşesi çekip çıkaran bir yaşam ustası. Bu coğrafyanın ruhunda çınlayıp durdukça bir bulantıya dönüşen sesleri birer birer yitiriyoruz. Üzerine örtülen boğucu örtüleri aralayıp birer birer zihnimizi bu seslerle cilalamalı şimdi. Bu zamanın hoyratlığına karşı tüm zamanların zarafetini kuşanmış olan ezgileri bulup bulup çıkarmalı şimdi. Balkan dağlarının, Kafkas halklarının, Mezopotamya ovalarının, Karadeniz yaylalarının, Torosların, Konya platosunun ince kıyım tanecikleriyle harmanlanıp İstanbul’da ses olup bu toprakların göğüne savrulan sihrin peşine düşmeliyiz.
 
Anadolu’yu yeryüzünün kilit taşıydı. Hind elinden kumaş gelir, Dimyat’tan pirinç. Piriştine havalarıyla neşeyi, Kerkük havalarıyla efkarı soluyan bu toprağın insanı Ege’nin ağır zeybekle dizinin üstüne çöker, Avşar bozlağıyla ayağa kalkardı…
 
Esbaplar renkli olsa da fotoğraflar siyah beyazdı. Ancak hayaller hep mor, pembe, mavi…
 
Edirne’den Kars’a 35 milyon insan, 25 milyon keçi, 40 milyon koyun, 10 milyon sığırla yarısı mera ve çayırlardan oluşan misakı milli sınırlarının içinde sütten ve peynirden bir ülke inşa etmişti…
İstanbul balıksız, Kayseri tuluksuz kalmazdı. Trabzon’dan mermer gibi terayağı, Ayvalık’tan zümrüt gibi zeytinyağı gider gelirdi memleketin bir ucundan diğer ucuna.
 
Amasya’dan elma, Anamur’dan muz, Mersin’den mandalina gelir, kokusunu kentlere bırakır ve bir sonraki yıla kadar özlemle beklenirdi…
 
Şekeri Turhallı, tuzu Cihanbeyliliydi bu toprakların. Denizi yosun, ormanı ağaç kokan bu ülkenin gölleri, dereleri allı pullu balıklarla doluydu.
 
Bugün ‘eski’ ilan edilen kadim bir ülkenin her zerresine sinmiş olan binlerce yıllık insanlık öyküsünden damıtılan yaşam, acıyı da kederi de, neşeyi de kana kana içmiş bir bilgeliğin adıydı.
 
En çok da bu hayat neşesini yitirdik şimdi…
 
Sabahtan akşama, yedi yirmi dört 80 milyonluk bir ülkenin bireyleri üzerine kusulan ağır bir hamaset ve yalan bulamacına yapışıp kalmış sinekler gibiyiz. Kimimiz kanat çırpıp kurtulmaya çalışıyor, kimimiz de kıpırtısız öylece sonunu bekliyor.
Bu ülke büyük savaşlar gördü, büyük acılar yaşadı, Yemen’den Kırklareli’ne 3 yılda yalın ayak başı kabak yürüyen dedelerin öykülerini dinledi ancak bu denli umutsuz kalmadı. Bu denli köşeye sıkışmışlık duygusuna maruz kalmadı.
 
Darbeler, sıkıyönetimler, sokağa çıkma yasakları karartamadı bu halkın gözlerindeki pırıltıyı. Okulda, evde, işte; devlet hiç bu kadar gündelik hayatın içinde olmamıştı. Ekranlar, gazeteler, ilan levhaları, meydanlar hiç bu kadar ayrıştırmamıştı bu ülkenin insanını.
 
Bayramı da yılbaşını da, inancı da peygamberi de kavgasız, gürültüsüz yaşayamıyoruz. Yeryüzünün gördüğü en büyük direnişlerden birine sahne olan bu toprakların tapusu olan Cumhuriyeti de örseledik, onun kurucusu olan ulu önderi de. Ancak hiç bir şey ama hiç bir şey gündelik hayatın akışına kattığımız bu toprakların o binlerce yıllık tınıları kadar silinip gitmedi yaşamımızdan…
 
Mustafa Kandıralı… Nefesiyle Türkiye’nin ruhuna işleyen sesleri göğe üfleyen adam…
 
Bu toprakların bin bir sesini üflediği klarnetini parmaklarıyla bir büyücü gibi kurcalayıp orasından burasından yaşam neşesi çekip çıkaran bir yaşam ustası.
 
Hind’den Roma’dan, Acem’den, Arap’dan sesler alıp üzerine Piriştine’den enerji tozu serpen… Trakya’nın ağız dolusu coşkusuna, Konya’nın kıvrak kaşık havalarını harman eden… Nihavend bir kent soyluluğuna, Romanların o şaşılası kural tanımaz havasını katık edip bu toprakların insanının ruhunda bayram şekeri gibi eriyip giden… Tevazuyu ‘keşkül-ü fukara’ tası gibi hep boynunda taşıyan o eski zaman ustalarının yolundan bir milim bile sapmadan yürüyüp, zerre şikayet etmeyen bir zamane dervişi…
 
Bu coğrafyanın ruhunda çınlayıp durdukça bir bulantıya dönüşen sesleri birer birer yitiriyoruz. Üzerine örtülen boğucu örtüleri aralayıp birer birer zihnimizi bu seslerle cilalamalı şimdi. Bu zamanın hoyratlığına karşı tüm zamanların zarafetini kuşanmış olan ezgileri bulup bulup çıkarmalı şimdi. Balkan dağlarının, Kafkas halklarının, Mezopotamya ovalarının, Karadeniz yaylalarının, Torosların, Konya platosunun ince kıyım tanecikleriyle harmanlanıp İstanbul’da ses olup bu toprakların göğüne savrulan sihrin peşine düşmeliyiz.
 
Mustafa Kandıralı bu coğrafyanın ses büyücülerinden biri. Kandıra’da sert dalgaların dövdüğü kayalıkların koynunda başlayan öyküsü, Cumhuriyet Türkiye’nin harcına karışarak sürüp gitmiş. Şimdi kim bilir nerede, klarnetinden üflediği seslerle büyülediği bu toprakların hangi köşesinde sükut dolu bir zamandan geçmişin hareketli anlarına gidip gidip geliyordur…
 
Bütün renklerin tek tipleştirilip aynı hayat kumaşından dokunmuş giysiler gibi 80 milyona giydirildiği bu günlerde gökdelenlerin kentine dönüşen İstanbul sanki hiç deniz kokmamış gibi. Sanki hiç gözlerinin içi gülmemiş gibi sokakları. Hiç Kandıralı o kara çocuğun klarnetinden yükselen sesler büyülememiş gibi; salınan kayıkları, köprüaltını, Galatayı, Pera’yı ve İstiklal’i…
 
Nefesiyle Türkiye’nin ruhuna üfleyen adamın klarnetinden çıkan seslere tutunup sırlara karışma zamanıdır. Yeni yılınız kutlu olsun:

 

 
Önceki haberBakanlığa göre defineciler zarar vermemiş!
Sonraki haberSeksüel Simya
Yusuf Yavuz
YUSUF YAVUZ (GAZETECİ-YAZAR) Isparta, Sütçüler'de doğdu. 1990’da edebiyatla ilgilenmeye başladı. Deneme ve inceleme tarzındaki ilk yazıları 1996 yılında 'Atatürkçü Ses' Dergisi’nde yayımlandı. Aynı yıl yerel ölçekte yayın yapan kanallarda 'Dönence' başlıklı radyo ve televizyon programları hazırlayıp sundu. 1999 yılında Antalya'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nde yazmaya başladı. 2001’de Gazete Müdafaa-i Hukuk’ta Muhabir-Temsilci olarak görev aldı. Daha sonra adı 'Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk' olan dergiyle bağını temsilci-yazar olarak sürdürdü. 2001-2007 yılları arasında Kaş Kitap Şenliğini organize ederek başta çocuklar ve gençler olmak üzere yöre insanının kültür, sanat ve edebiyat çevreleriyle buluşmasını sağladı. 2005 yılında Muğla ve Antalya arasındaki sahil bandında yaşanan yabancılara toprak satışına ilişkin yaptığı araştırmalar önemli etkiler yarattı. Deneme, inceleme, röportaj, düz yazı, haber ve yorumları; Cumhuriyet Akdeniz, Odatv, Yeni Harman, Edebiyat ve Eleştiri, Yolculuk, Evrensel, Atlas, Magma, Aydınlık, Birgün, Açık Gazete gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. Antalya merkezli VTV Televizyonunda, Pelin Gel Ağan'la birlikte 'İki Ağaç İçin' adıyla 16 bölümden oluşan bir program hazırlayıp ve sundu. Kanal V Televizyonunda, Biyomühendis Çağlar İnce ile birlikte, Yörük kültürünü ve tarihsel köklerini ele alan 'Islak Çarıklar' adlı belgesel haber programı hazırlayıp sundu. Araştırma yazılarından bazıları, 'Yer Bize Çimen Verdi' ve 'Darağacına Takılan Düşler' adıyla belgesel filmlere de konu olan Yavuz, şu sıralar 'Islak Çarıklar' adlı bir belgesel haber programı için çalışmalarını sürdürüyor. Ağırlıklı olarak arkeoloji, çevre, kentsel dönüşüm ve tarım konularını ele alan çalışmalar yapmayı yazılı ve görsel medyada sürdüren Yavuz, yıkım politikalarıyla tarımdan hayvancılığa, kültürden mimariye kırsal yaşamın dönüşümünü ele alan araştırma yazılarıyla tanınıyor. Ziraat Mühendisleri Odası Basın Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Belgesel ödülü, Türkiye Ziraatçılar Derneği Tarım ödülü, Kubaba Derneği kültür hizmeti ödülü'nün yanı sıra Türkiye Ormancılar Derneği gibi çeşitli meslek odası, kurum ve kuruluşlar tarafından ödüle layık görülen Gazeteci Yusuf Yavuz, Likya'dan Teke yöresine uzanan coğrafyadaki su kültürüne ilişkin uluslararası bir sanat projesinin de danışmanlığını ve metin yazarlığını üstleniyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

fifteen + five =