Neler olmuştu – 2

Neler olmuştu – 2

0
PAYLAŞ

Polisler bazı arkadaşlarımızı yakaladılar. Saatlerdir ortada görünmeyen polis Sirkeci’ye doğru yolumuzu kesmişti. Dayımın Sirkeci garındaki lojmanına sığındım. Kızkardeşim beni merak edip dayımlara gitmişti. Kızkardeşimle nişanlı görünümünde evden çıkıp trene yürüdük. Her yan polis kaynıyordu. Kuşkulu bakışlar üzerimizde gezindi ama biz aldırmadık. Ben yüksek sesle kardeşime daha doğrusu ablama “Bugün bir yerlerde olaylar olmuş diyorlar, sen işittin mi?” diyordum. Trene binip Soğuksu’daki evimize gittik. Ertesi gün yani 29 Nisan günü Beyazıt alanına vardığımda üniversitenin bahçesinden düzenli protesto sesleri yükseliyordu. Orada ne yapacağını bilmeyen bir küçük topluluktuk. Girmek için birkaç hamle yaptık, her seferinde asker süngüyü gösterdi. Pekiyi içerdekiler oraya nasıl ulaşmışlardı? Bir genç geldi yanımıza, parolayı söylerseniz bırakırlar dedi. Parola şuydu: kurmay albayın emri var.

Üniversitenin bahçesinde üç bin kişi kadardık. Sesimiz bütün İstanbul yakasını tutuyordu. Akşam oldu, hava karardı, asker yavaş yavaş çevremizi sarmaya başladı. On dakikada bir “teslim olun” çağrısı yapıyorlardı. Aramızda tartıştık: toptan yakalanıp götürülmemek için bahçeye mi dağılmalıydık yoksa heykelin çevresinde kilitlenmeli miydik? İkinci görüş ağır bastı. Geceye doğru projektörler üzerimize çevrildi. Gece iki dolaylarıydı. Biz karanlıkta sezemedik: asker çevremizi helezon biçiminde dikenli tellerle sarmıştı, tellerin ucu açık yerinden bizi cemselere buyur ettiler. Düğüne gitmediğimize göre aceleye gerek yoktu, ben sonuncu cemseye bindim. Bizim cemsede az kişi vardı. Az kişi sona kalmıştı. Nereye götürüldüğümüzü sorduk. Davutpaşa kışlasına dediler. “Yokuşa vurduğumuzda yavaşlayacağız, isteyen atlayıp kaçabilir, ancak vur emri olduğunu da unutmayın” dedi bir astsubay. Cemselerden atlayanlar oluyordu. Çevre boş ve zifiri karanlıktı. Çoğumuz inmedik cemselerden.

Gün ağarmadan kışlaya vardık. Üç bin kadardık. Askerleri kaldırdılar biz yatalım diye. Yatmadık. Durmadan su ve asker sigarası dağıtıyorlardı. Gün ışıdı, güneş yükseldi, avluya çıktık. Askerler ellerinde saplı tavalarla ıspanak çorbası kuyruğuna girmişlerdi. Bizim için kaşar peynirleri getirildi, zeytin tenekeleri açıldı, sıcak sıcak somunlar taşındı. Bir şey dikkatimi çekti: geceki kadar kalabalık değildik. Bunda bir iş vardı. İki günün ve iki gecenin yorgunluğu ve uykusuzluğuyla ve aç karnına bir yerlere gidecek durumda olmadığımı görüyordum. Kahvaltıdan sonra bir yarbay yanımıza geldi, kısık bir sesle şöyle dedi: “Kaçın, yoksa emir aldık öğlene doğru sizi Hadımköy’e götüreceğiz. Hadımköy’e gittiniz mi yandınız, oradan ne zaman kurtulacağınız belli olmaz.” İyi ama nereden ya da nasıl kaçabilirdik? “Onu da ben mi söyleyeyim!” dedi yarbay. Askerin üstüne hamle yaptık, asker süngüyü gösterdi. Bunun başka bir yolu olduğunu bir gün önce öğrenmiş olmamız gerekirdi.

O zaman ben karnımı bir güzel doyurmuş ve ceplerimi asker sigarasıyla doldurmuş olarak hiç telaşa kapılmadan kışlanın içinde keşfe çıktım. Yukarıda böyle bir olasılık olmadığı kesindi. Bir alt kata, zemin kata geçmekte yarar vardı. Merdivenlerden indim, yarı karanlık garip yerlerden geçtim. Baktım uzun bir koridorun ucunda yıkılmayla elde edilmiş bir çıkış yeri ve önünde birileri vardı. Bir astsubay seslendi bana: “Çabuk gel delikanlı, çabuk gel. Sen de katıl bu topluluğa!” Astsubay bayağı kaygılıydı: “Ben marş marş dediğimde kendinizi yokuş aşağı bırakacaksınız. Unutmayın vur emri var.” Böylece iki günlük serüvenin sonunu getirmiş olduk. Üç yüz kadar genç kaçamayıp kalmış. Sanırım en beceriksizlerimiz onlardı. Onları da Hadımköy’e götürürken yolda salıvermişler. Biz Davutpaşa kışlasına düşenler şanslıydık. Rami’ye gidenler, haber doğruysa, 27 Mayıs’a kadar kapalı kalmışlar, salıverilmemişler.

Bunları geçmişin tersliklerini ortaya dökmek ya da acılarını kaşımak için değil yalnızca geleceğe doğru bir belge kalsın diye yazdım. Çünkü insanlar haklı olarak neler yaşandığını merak ediyorlarsa bunu ancak o günkü devinimlere katılanlardan öğrenebilirler. Aradan kırk yedi yıl geçmiş. Dünün Demokrat Parti’ye direnen gençleri bugün yetmişlik ihtiyar. Bizimkiler teker teker göçüyor. Yarın öbür gün ben de göçersem ortada yalan yanlış bilgiler kalır. Bu yüzden dostlarım bayram değil seyran değilken 28 Nisan’ı size gördüğüm yanlarıyla anlatmaya kalktım. Henüz yaşamını sürdürmekte olan başka arkadaşlar da izlenimlerini yazıp geleceğin tarihçisine bıraksalar keşke. Doğru muydu yanlış mıydı kaygısı bir yana, olanları birinci gözden olduğu gibi anlatmak çok önemli. Kalanı geleceğin yargıçlarına kalmış, bizi ilgilendirmez.

BİR CEVAP BIRAK