Neleri özlüyoruz…

Ve en çok seni özledim ben…
Karşı komşunun sokağa çıkacağı zamanı beklemeni
Her teyzeyi annen gibi sevmeni
Sanki ayıpmış gibi kimselere söylememeni
Ve o bisikleti ilk gördüğünde koşuşunu
Yağmurlu bir günde annenin elinden yediğin ekmeği
Islanan sokaklara bakıp duygulanmanı
Yaz akşamlarında oturduğun kaldırımı
Seni bir kez daha görmek isterdim
Hiç konuşmadan
Kısa pantolonlu siyah beyaz halini…
Bir lokma boyunu
Diz çöküp yere sımsıkı
Ama çok sıkı sarılmak sana
Göz yaşlarımı omuzlarına bırakıp gitmek istiyorum şimdi…
Sana kim olduğumu söylemeden
Arkama bakmadan
Ağladığımı sana göstermeden
Seni çok özledim
Ama çok  özledim
Çocukluğum!!!

Nereden aklıma estiğini bilmiyorum ama durup dururken insanların en çok hayatlarında neleri özlediğini merak ettim birden bire… Google arama motorunun penceresine ‘Neleri Özlüyoruz’ diye yazdım ve okumaya başladım…

Çocukluklarını özlüyordu insanlar… İlk aşklarını…  Ya da unutamadıklarını…

Kaybettikleri, artık yaşamayan büyük annelerini, büyük babalarını… Onlarla birlikte hayatlarından kaybolan sıcaklığı, şefkati, yumuşaklığı, çıkarsız sevgiyi…  Sımsıkı yumulup kucaklarına, koşulsuz, güven içinde uyuyabildikleri melek kanatlarını…

Bayramları özlüyorlardı, eski bayramları… Eski arkadaşlıkları, eski paylaşımları; eskiden verilen sözlerin güvenilirliğini, insanların gerçekten birbirini önemsemesini, değer vermesini…

Ama en çok da ne zaman yitirdiklerini bilmedikleri masumiyetlerini…

Sonra yukarıdaki şiiri buldum bir forumda gezinirken… Öylece kalakaldım…
En çok da şu dizeye takıldım: ‘Gözyaşlarımı omuzlarına bırakıp gitmek istiyorum şimdi’

Gitmek istiyordum bende, ama nereye gidebilirdim ki…

Gerçekten masumiyetimizi yitirdiğimiz kesin bir dönüm noktası var mıydı; yoksa masumiyet denen şey algıyla ilgili bir şey miydi… Yani onu yitirdiğimizde ancak yokluğu üzerinden varlığını hatırladığımız ve özlediğimiz  bir şey miydi MASUMİYET…

Bir çocuk hatırlıyorum geçmişimde… Ağaçlar üzerinde evcilik oynayan; çamurdan pastalar yapan;  ablası gibi yakın hissettiği halasının güzel, gösterişli gece kıyafetlerini, topuklu ayakkabılarını gizli gizli deneyip, aynadaki makyajlı yüzüne bakarak genç kızlık hayalleri kuran… Bir çocuk hatırlıyorum, o süslü çocuk kendisi değilmişçesine mahallenin erkek çocuklarıyla futbol oynayan ve çalım attıklarında onlara sıkı tekmeler savuran… Sınıfındaki erkeklerden biri arkadaşlarına kendisini sevdiğini söyledi diye utanıp ağlayan… Öğretmeni niye ağlıyorsun diye sorduğunda da yüzü kızarıp ‘çok ayıp öğretmenim söyleyemem’ diye cevaplayan…

Bir küçük kız hatırlıyorum, ilk okul öğretmeninin son sınıf veda konuşmasında  herkese kitap dağıttığını, bu kitapları eve gitmeden açmamalarını, çünkü içlerinden bir tanesini en başarılı ve kendisi için çok özel olan bir öğrenciye aldığını, bunu sadece kendisinin bilmesini istediğini; ‘Polyana’ adlı bu kitabın büyük ihtimalle kendisine geldiğini bildiği halde evin kapsına kadar nasıl heyecan içinde beklediğini ve eve girip paketi açtığında ve Polyana ismini  gördüğünde nasıl duygulanıp ağladığını…

Bizler farklı çocuklardık gerçekten; farklı şeylere güler farklı şeyler için ağlardık…  Doğanın içinde doğanın bir parçası olarak büyüdüğümüz için doğaldık; sevgi doluyduk, paylaşımcıydık, hayvanları severdik, ağaçlara tırmanmaya bayılırdık… Ufacık boyumuza bakmadan Karadeniz’in haşin, dev dalgalarına kafa tutar, viya yapardık…

Babaanne, dede, nine sevgisi bizde kutsal bir sevgiydi… Babaannesinin, ninesinin, dedesinin dizi dibinde büyümeyen bir çocuk düşünemezdik… Onlar evlerimizin sıcak köşesi, şefkat perimiz masal dünyasına bizi götüren köprülerdi… Annelerimiz değil babaannelerimiz büyütürdü bizleri… O yüzden olacak babamdan sonra yitirdiğim en acı kayıbım babaannem olmuştu… Dünyam başıma yıkılmıştı…

Babam öldüğünde ilk kez tanrıya isyan etmiştim; Ona inanmadığımı, onu sevmediğimi haykırmıştım başımı yukarı kaldırarak… Çocuktum, onun ölümünden tamamen tanrıyı sorumlu tutmuştum…
Babaannem öldüğünde kime isyan edeceğimi bilmiyordum ama hayatta eğer şefkat diye bir duygu varsa, bana onu tek hissettiren insanı kaybetmiştim… Bundan büyük bir kayıp olabilir miydi…

Hala koşulsuz, çıkarsız, sımsıcak bir sevgi özlemi çektiğimde, hep babaannem  aklıma gelir; onun soğuk kış gecelerinde buz kesmiş ayaklarımı ısıtmak için kendi sıcak ayaklarıyla ayaklarımı ısıtmaya çalıştığı gelir…

Bana kendimi hep masum bir çocukmuşum gibi hissettiren tek insan olduğu için mi bilmiyorum ONU GERÇEKTEN ÇOK ÖZLÜYORUM…

Sizler de bu yazının devamında geçmişe dair neleri özlediğinizi yorum köşesine yazarsanız aşağıda güzel bir forum oluşmuş olur ve birbirimizin duygularını paylaşmış oluruz, ne dersiniz?

__________________

* İÜ’de Yrd. Doç. Dr.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

2 × 3 =