Neo-liberal düşlerin sanatsal bir boyutu (mu?)

Londra’daki British Museum, dünyanın öne çikan politik gündemiyle paralel düzenlediği sergilerini sürdürüyor.

Bu sergilerin amacı, sadece gündeme uygun kültürel bir arka plan, ya da gelişmelere yönelik sanatsal/tarihsel bir yorum yapmak olduğunu söylemek gerçeği tam olarak yansıtmasa da, Çin’in efsanevi kilden ordusunun British Museum’u ziyaretinden sonra, Roma imparatorlarından Hadrian’ın yaşamıyla ilgili bir sergi açılması tamamen tesadüf olamaz. Serginin başlığı ve içeriği de bu görüşü teyit edercesine, sanatsal bir irdelemeden çok, dönemin toplumsal ve politik gelişmeleri üzerinde yoğunlaşiyor: “Hadrian: Empire and Conflict” (“Hadrian: İmparatorluk ve İhtilaflar”)

Sergide yer alan heykellerin, şahaserden, groteske kadar tanımlanabilecek düzeyde olması, estetik perspektiften, Roma sanatının zaten hiç bir zaman özgün karakterini bulamadığı ve genellikle antik Yunan ve Mısır sanatını kopya etmesiyle geçiştirilebilir. Ne ki, Roma İmparatorluğunun en şaşalı dönemlerinden biri olan Hadrian dönemini diğerlerinden ayıran diğer bir yanı da, politik gündemin askeri yayılmacılıktan, kültürel ve toplumsal kalkınmaya doğru kaymasıdır. Diğer bir deyişle, Roma, Hadrian döneminde bir rönesans yaşamaktadır.

Yeni biten ‘kilden ordu’ sergisinin dünya gündemiyle ilişkisi açıktı. Peki, bu bağlamda, Hadrian’la nasıl bir bağ kurulmaya çalisiliyor?

ABD ve Roma İmparatorluğu arasında paralellikler kurulur. Bu paralellik genellikle, Roma’nın tarihin ilk küresel imparatorluğu olması yanında, Mezopotamya’dan, Britanya’ya, oradan Kuzey Afrika’ya kadar geniş toprakları ilhak eden Roma’nın askeri gücü ve bu güç üzerine kurduğu politikasıyla, ABD’nin saldırganlığı, yüzden fazla ülkede üsse sahip olması ve kendini tüm uluslararası yasaların üzerinde görmesiyle birlikte gündeme gelir. British Museum basın bildirisine baktığımda serginin, Roma ve günümüz dünyası arasında kurulmak istenen bağın sadece benim sezgilerimle ilgili olmadığını görüyorum. Şöyle diyor bildiri; “(Hadrian) İktidara geldikten sonra yaptığı ilk iş, Roma ordusunu Mezopotamya’dan (Bugünkü Irak) geri çekmekti.” Sergi küratörü Thorsten Opper de, o zamanın sıcak bölgelerinin, bugünün çatisma noktalarıyla çakistigini teyit edercesine, “Evet, bunla bağ kurabiliriz.” diyor, ve serginin, İskoçya’dan Sahra’ya, Atlantik’ten Fırat’a kadar uzanan bir imparatorluğun ve acil bir şekilde Irak’tan geri çekilme kararıyla başlayan bir hükümdarlığın hikayesi olduğunu söylüyor.

British Museum’un direktörü Neil MacGregor’un göreve geldiğinden beri düzenlenen sergilerin, estetik yanından çok, tarih dersleri vermesine özel bir önem verdiğini izliyoruz. Müze bu programıyla, ya bugünü daha iyi anlamak için tarihten dersler çikarmak gerektiğine vurgu yapıyor, ya da tarihin bir tekerrürden ibaret olduğunun altını çizmek istiyor. Amacı ne olursa olsun bu sergiler, bir anlamda, kültürle iktidar arasındaki bağları sergilemesi açısından yararlı. Önümüzdeki Kasım ayında da, ABD ve Britanya ordularının Irak’ı işgalinden beri yaptıkları kültürel barbarlıkların sergileneceği ‘Babil’ adlı serginin hazırlandığını açıkladı MacGregor.

Tarihin, şu anda bulunduğumuz yere nasıl geldiğimize dair bir arka plan vermesi, hatta bu yeri bir oranda belirlemesinin altının çizilmesi önemlidir. Şüphesiz, bunun görsel malzemelerle yapılması çok daha etkili oluyor. Sergi küratörü, tarihin ilk küresel imparatorluğunun, herkesin ortak tarihiyle kesişen bir imparatorluk olduğunu, dolayısıyla Hadrian’ın geçmişinin ortak bir geçmiş olduğunu ve bu serginin bütün kültürleri ilgilendirdiğini belirtiyor. Bu noktada, eğer o dönemde, nasıl ki Roma’dan bağımsız bir sorun bulmak kolay değilse, bugün de altından ABD’nin çikmadigi bir taş kaldırmak neredeyse imkansız, demek istiyorsa ona hak vermemek elde değil.

Hadrian döneminin, Britanya için ayrıca özel bir yeri de var. Britanya’ya adını veren Romalıların gelmesiyle birlikte, Batı Avrupa ve Doğu’da yer alan bir çok yeni gelişmeyle tanışan adalıların yine de Hadrian denince, onun tüm bu mirasından önce ‘Hadrian Duvarı’nı hatırlayacakları kesindir. Batı’da İrlanda Denizi’nden, Güneyde Newcastle’a kadar uzanan duvarı Hadrian, MS 122’de Britanya’yı ziyaretinden sonra, hem Kuzey’deki barbarların saldırılarından korunmak, hem de imparatorluğun sınırlarını belirlemek için yaptırır. Bugün hala bir kısmı ayakta duran 120 kilometrelik duvar, İskoçya-İngiltere sınırına da çok yakındır.

Bu, duvar çekme konsepti de bugün oldukça popüler. Bir duvarın çökmesiyle başlayıp, biten tarihsel dönemler çok değildir. Çin Seddi tarihin derinliklerinde kaldı artık. Ama Berlin Duvarı çok daha yakındır. Meksika-ABD arasındaki duvar da küreselleşmenin yükselttiği duvarlardan biridir. Hadrian’la ilişkilendirebileceğimiz duvar ise, İsrail ve Filistin arasındaki duvardır. Ancak buradaki tarihsel ironi, mağdurun yer değiştirmesidir. Hadrian MS 132 yılında bölgede başgösteren Yahudi ayaklanmasını kanla bastırmıştır. Çagdas kaynakların verdiği rakamlara göre, 580 bin Yahudi kılıçtan geçirilmiştir. Yani ilk Yahudi holokostu burada yaşanmıştır. Nedense bu soykırım tarihte pek yankı bulmaz. Bir imparatorluğun sınırları içindeki ayaklanmaları bastırması, onun ‘yasal’ hakkı olduğu düşünüldüğünden olsa gerek. Tam da bugünkü ABD ve İsrail’in yaptıklarına verilen tepkiler gibi.


***

British Museum’daki sergi, daha geçen sene Burdur’un Ağlasun ilçesindeki Sagalassos antik kentinde bulunan, ve gövdesi bulunamadığı için 5 metreye yakın olduğu tahmin edilen Roma İmparatoru Hadrianus heykelinin başiyla başlıyor. Yine aynı kazıda bulunan bir ayak ve bacak, gövdesiz başin yanına bırakılmış. Heykel yeniden yapılandırılmaya çalisilmamis. Bu devasa başin yanındaki fotoğrafta ise, Türkiye’deki arkeologların toprakları yavaş yavaş temizleyerek, heykelin binlerce yıldır kaldığı yerden yeryüzüne çiktigi anda, tarihçilerin, bulunan bu parçalara bir anlam vermesinden hemen öncesindeki anda görüyoruz Hadrian’ın yüzünü. Bulunduktan sonra bu kadar kısa bir süre içinde, tarihçilerin yazdıkları daha basılmadan izleyicinin yorumuna sunulması da ilginç. Tarihi bir de siz yorumlayın, dercesine.

Sergideki eserler genelde günlük yaşamda kullanılan eşyalardan oluşuyor. Sepet, yağdanlık, bugünün kapılarına göre devasa boyuttaki anahtarlar, sandaletler, aynalar… Bir anlamda, tarihe gömülmüş bir uygarlık hakkında, mermer bir heykelden çok daha ayrıntılı bilgiler verecek eşyalar. Bu yanıyla, liderleri öne çikarmasina rağmen, sıradan insanların görülmeyen ama hissedilen etkisini de hatırlatıyor sergi. Liderlerin şahsiyetlerinde somutlanan iktidarların, tek kişi elinde yoğunlaşan gücün tarihi değiştirebilme yetisini sorguluyor.

Bugünlerde Britanya’da bir Hadrian isterisi sürüyor. John Boorman‘ın, Hadrianus’u Antonio Banderas’ın canlandıracağı bir filmin çekimini sürdürdüğünü de duyuyoruz. İhtimal, bu film, Hadrian’ın yazdığını bildiğimiz ancak bugüne ulaşmayan biyografisinden esinlenecek. Daha doğrusu, Fransız yazar Marguerite Yourcenar’in kurguladığı 1951’de basılan Hadrian Günlüğü’nden.

Hadrian’ın şahsiyetinden çagdas bir imparator -ya da günümüzdeki adlarıyla başkan- yaratmak, o zamanın Roma İmparatorluğundan günümüze dümdüz bir hat çizmek, hem tarihi karıştırmak olurdu, hem de bugünün gelişmelerini tam olarak kavramayı zorlaştırırdı. ABD seçimleri yaklaşiyor. Tarihte ilk defa siyahi bir ABD başkanı olasılığı gündemde. Bu gelişmeyle birlikte, ’Teksas militarizmi’nin çökecegi ve küresel kapitalizmin “hümanist” yaklaşimlarının dünyayı saracağı temelindeki neo-liberal düşlerle olan bağını da atlamak olanaksız. Ki bu,Yeni İşçi Partisi’nin kültür politikalarıyla (British Museum’un programı da bunun önemli bir parçasıdır) çakismaktadir. Eğer öyleyse, tarihin iki kez yaşanacağını kabul etmek gerekir. Ama, bugünlerde solda pek popüler olmayan birinin dediği gibi, tarihin ikinci defa “farce” yani sulu bir komedi olarak gerçekleşeceğini de hatırlamakta fayda vardır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

nineteen − eight =