Neokli Sarris: Bir ‘Türk düşmanı’nın ardından (III)

Neokli Sarris: Bir ‘Türk düşmanı’nın ardından (III)

0
PAYLAŞ

Ama Neokli’nin bana ve yakın çevresine anlattıklarının ne kadarını öğrencileriyle ve daha geniş Yunan kamuoyu ile paylaştığını bilemiyorum.

Muhtemelen hepsini değil, hatta belki pek azını. Eğer öyleyse, Tanrı affetsin ama, günahı elbette Neokli’nin boynuna. Nedenlerini kestirmek güç değil: 1) Sansürün olmadığı ama otosansürün pekâlâ geçerliliğini koruduğu bir demokraside, hatırısayılır bir “mahalle baskısı”. 2) Rum da olsa Türkiyeli birinin Yunanistan’da tutunup yükselmesi için ödemesi gereken ilave bedel. 3) Politikacılık aşkına, tribünlere oynama mecburiyeti. Neokli’nin bu nedenlerle ama özellikle sonuncu nedenden ötürü, bazı düşüncelerini kendine sakladığını tahmin ediyorum. Ama bu tahminimde yanılıyorsam ve herhangi bir şekilde Neokli’nin günahına giriyorsam, tabii onun günahı da benim boynuma.

İş tribünlere oynamak olunca, medyadan ve özellikle haftalık bir televizyon programından daha kullanışlı bir araç yoktur. Son yıllarda Yunan kanallarından birinde Neokli’nin de böyle bir programı vardı. Bu programa dikkatimi çeken Yunanlı bir gazeteci tanıdığım, Neokli’yi Emre Kongar’a benzetmişti. Bir benzerlik elbette yok değil. Neokli de, Emre Kongar da, kendi başkentlerinin siyasetine bir yerinden bulaşmış, devletin içinde görev yahut söz sahibi olmuş iki kalburüstü akademisyen. İkisi de bol yazmayı ve bol konuşmayı seven kişiler. “CHP’lilikleri” de cabası. Ve ikisinin de televizyonda tartışma programları oldu. Ama sanırım benzerlik oraya kadar. Zira Emre Kongar, politik doğruluktan şaşmayan, söyleyeceğini daima tartarak söyleyen biri. Neokli’nin ise bu tarafının pek güçlü olduğu söylenemez. Aralarındaki bu fark önemli, çünkü her ikisinin televizyon deneyimlerinde değişik sonuçlar yarattığı kanısındayım. Kongar’dan farklı olarak, ekranın Neokli’ye pek yaramadığını, hatta zarar verdiğini düşünüyorum. Kongar’ın Mehmet Barlas ile yaptığı Yorum Farkı adlı program, birbirine denk iki yorumcu arasında geçen bir diyalogdu; oysa, sadece bir iki defa seyrettiğimden edindiğim izlenime göre konuşacak olursam, Neokli’nin programı bir monolog olmanın ötesine gidemiyordu maalesef. Hoş, Neokli’nin kendine has öfke nöbetleri ve tiradları, bunların da ötesinde, daldan dala zıplayan bir stand-up’çıyı aratmayacak bitmez tükenmez enerjisi, programını monotonluktan çoğu defa kurtarmaya ve pek çok izleyicisini eğlendirmeye fazlasıyla yetmiştir, eminim. Küçük bir televizyon kanalından yayınlanmasına rağmen, bu programın Neokli’nin şöhretine şöhret kattığına şüphe yok, ancak düşünsel içerik bakımından bu televizyon serüveninin sonuçta Neokli’nin daha serinkanlı halleriyle birlikte pekçok olumlu yönünü gizleyip, olumsuz nesi varsa önplana çıkardığı kanaatindeyim. Bu olumsuzluklara, herhalde “Türk düşmanı” imajı da dahildir.

Bu noktada, Yunanlı solcu dostlarımın Neokli ile ilgili söylediklerinde bir husus var ki, belki biraz açmak gerekiyor. Neokli bir “Türk düşmanı” değildi ama, “Türkiye ile bir sorunu olduğu” elbette doğrudur. Bir tür aşk/nefret ilişkisinden kaynaklanan, siyasalın çok ötesine uzanan, bir tarafıyla düpedüz kişisel, neredeyse mahrem bir sorundur bu. Bu ilişkiyi belirleyen de, çok sevdiği, en mutlu günlerini geçirdiği anavatanından zorla koparılıp atılmışlık duygusudur. Bu duygu, özellikle meşhur ‘64 kararnamesiyle apar topar Türkiye’den sınır dışı edilen geniş bir Rum kesiminin içine işlemiş bir duygudur. Kimisinde acı bir burukluk bırakır, kimisinde hınca dönüşür, kimisinde ise dinmek bilmez bir sıla hasretine yol açar; ama çoğunda bunların hepsi bir aradadır. Neokli’nin haleti ruhiyesinde de kuşkusuz böyle bir düğüm mevcuttur. Gerçi o, Türkiye’den kovulan Rum hemşerileri arasında değildi ama, onların yaşadıklarını yakından gördü; üstelik kendisi de, bir bakıma kovulmuştan beter sayılabilecek sıkıntılar yaşadı. Sözgelimi, sınırdışı edilen Rumların hiç değilse bir kısmı, geride bıraktıkları mal mülklerini muhafaza edebildiler ve dönemeseler dahi sonradan satma imkânına kavuştular; oysa Neokli’ye bu bile nasip olmadı. Yeşilköy’de mirasçıları arasında bulunduğu dededen kalma köşkü üçkâğıtçıların elinden kurtarmak için yıllarca mücadele verdi, ama nafile. Hazine, köşke göz göre göre el koydu; ama işin acıklı tarafı şu ki köşk, sonunda Hazine’ye bile kalmadı, tereyağından kıl çekilir gibi başka ellere geçti. Emsalleri içinde devede kulak kalır ama, bu köşk hikâyesinin dahi ibretlik yanları yok değil. Örneğin, onyıllarca süren veraset davasında, hazine avukatının meşru mirasçılar aleyhine ciddi kanıtlar arayıp da bulamayınca, çaresizlikten ve ciddiyetsizlikten mahkemeye sunduğu komik gerekçeler arasında, Neokli’nin “Türk düşmanlığı” da vardır. Yani Neokli’nin “Türk düşmanlığı”nın genel bir imaj olmakla kalmayıp, mahkeme kayıtlarına girerek bir anlamda tescil olması da, bu hikâye içinde yer alır.

BİR CEVAP BIRAK