Nerde eski duygular?

Nerde eski duygular?

0
PAYLAŞ

Bir arkadaşım yazmış köşesinde, ‘nerde eski bayramlar’ demeyi yaşlanma belirtisi sanırdım diyor, ta ki 22 yaşındaki oğlum bir gün “ nerde eski bayramlar “  diyene kadar… Bir takım değerleri içinde barındırabilen sıcak bir dünyaya, zamanın mekanik çarklarına kapılmayan duyarlı gençler de öykünüyorlar… Nostaljik temalı TV dizileri, o zamanların şarkılarının geri dönüşü gibi… Hepsi yitirilen değerleri çağrıştırdığı için seviliyor… Demek hala ümit var dünyanın geleceğinden…


60 lı ve 70 li yılların İstanbul’unda geçen ve içinde duygu olan nesli tükenmiş aşkları barındıran filmler gösterilirdi yazlık sinemalarda… Geri planda tek tük eski Amerikan arabalarının geçtiği, araba azlığından dolayı trafik sorunu diye birşey olmayan, nüfüsun henüz 1 milyon civarında  olduğu İstanbul… Havası temiz, suyu temiz, insanı temiz şehir…


O zamanlar “ klakson çalmak yasaktır “ diye tabelalar varken, nerden bilirdik geceleri mahallenin çeşitli yerlerinden çeşitli melodilerle kulakların zarını delen senfonik oto alarmlarının çeyrek asır sonra şehre katacağı müzikal kirlilikleri…  Ve nerden bilsinler babalarımız,  elini ağzına dayayıp ta kana kana su içilebilecek tek bir çeşmenin kalmadığı naylon şehir hayatlarında, plastik şişelerin hükümdarlık süreceğini? İnsan ilişkilerinin naylonlaşacağını, zamanın plastikleşeceğini… Ve değerlerin oradan buradan çekile çekile elastikleşeciğini…


33 lük, ya da 45 lik plakları akustik özgürlüğüyle dinlediğimizde, büyüklerimiz eski taş plakların karekterliliğinden bahsederlerdi… Ne bilsinler alt tarafı 25-30 sene sonra CD, DVD, VCD, MP3, mempiüç gibi şeylerin çıkıp ta dün çıkan bir parçayı, bugün internetten herkesin parça parça edebileceğini, digital ortamların, digital insan türleri yaratacağını ve sanatçının sanat, müzisyenin müzik yapma şevkinin yakın zaman sonra kısırlaşacağını…


Bizden önceki nesil, şehirlerarası otomatik telefon açamazken, ne bilsinler cep telefonlarının bir kere çaldırılıp kapatıldığında bunun karşıdakine “ kontürüm yok abi, para da yok, sen ara beni bari, sonra ödeşiriz ” demek anlamına geleceğini… Aşklar bile cep telefonları gibi köntürlü şimdi… Sanal dünyalar banalleştirdi sevgi kanallarını… Ama gerçek aşkı indirmek için sms, msn ya da mp3 işe yaramıyor… Duyguları öldüren teknoloji, sevgi heyelanlarını önlemekten aciz… Aşk erozyonda… Saygı çölleşti…


Dünya gene madde için savaşan bir dünyaydı ama zenginlik ucuzlamamıştı, görgüsüzlükler ve ihtiras dozajları gerçek dostlukları kemirmemişti henüz… Küçük şeylerden mutluluk yakalanırdı… Sömürgeci Cola çıkmamıştı 60 ların sonuna kadar, tek meşrubat gazozdu… Poşet çaylar çıkmamıştı, mis gibi demli çay zorunluydu ne güzel… Kot pantalon bir tek Salıpazarı’nda yüksek fiyatlarla satılırken ve bulunamazken, Avrupa’ya çıkabilen bir tanıdığa blue jean getirtmek büyük mutluluktu… Marka dayatması ve tüketim körüklemesi yoktu… Üstümüzde gerçekten paralanırdı jean’ler yapay yıpratma gerekmeden… Hele ikinci el pazarından bir de Parka çektinmi üstüne, al sana düzene isyan özgürlüğü… 


Vietnam savaşı damgasını vurmuştu o günlere “ Ho Ho Ho sı Ming, Viva Viva Vietnam “ sloganları revaçtaydı… Biz Birinci içerdik, onlar Bafra… Cebinde Kent, Pall Mall gibi Amerikan sigarası yakalanmasının cezası vardı ama Altıncı filonun Amerikan bahriyelilerini Dolmabahçe’den denize dökmek mübahtı… Ve üniversitelerdeki kurşun vızıltıları bile, bugünün gürültü kirliliği ve erdem kısırlığı kadar öldürememişti romantizmi ve asil duyguları…


Aşklar da mekanikleşmemişti henüz… İçinde duygusallıklar vardı elele tutuşabilmenin… Aşıklar birbirlerine seni seviyorum falan derlerdi… Aşklar hissedilerek yaşanırdı… Sevgi mefhumu anlam ve içerik yitirmemişti henüz… İmkansızlıkların paylaşılması, yoklukların üleşilmesi, gizli kapaklı kaçamak buluşmalar anlamlar yüklerdi ilişkilere… Bir gün, bir şeyleri elde edebilme hayali süslerdi geleceği… Ümit herkesin ekmeğiydi… Hoyrat uçurumlar açılmamıştı insanlar arasında…


Onca yapay ve zorlama karelere rağmen, eski Türk filmlerinde, esas oğlanla özdeşleşen, duru saflıklar, çelebi mertlikler, doğal asaletler, şövalye karekterler yansıtılırdı perdeye… Bugün perde inmiş gözler yüzünden nesli tükenen ve özlemi duyulan…


İnce mesajlar verilirdi, o zamanların tadını veren Yalancı Yarim dizisinde bugün verildiği gibi… Dostlukların maddi değerler için satılmayacağı, sevginin haslık derecesi ile kıymetlenebileceği,  kolay elde edilemeyen şeylerin kıymetli olduğu, hayatın zorlukları için mücadele etmek gerektiği ve olgunluluğa yontularak ulaşılacağı gibi… Bu mudur geçmişe talebin sebebi acaba?


Bu dizi, bazı şeyleri hatırlatabildiğine ve çok tuttuğuna göre, demek ki herşeye rağmen, yine de ölmeyen değerler var bir yerlerde gizlenmiş… Zaten dizi,  tıpkı başrol oyuncusunun karekteri gibi bozulmamış değerleri, has adamlığı simgeliyor… Değerlere özlemleri doyuranların, ekranda da olsa, hatırlatıp, yaşatanların yüreklerine sağlık… 


Değerleri özlemeyelim, yaşayalım hep birlikte…


 

BİR CEVAP BIRAK