Nerede kaldın eyyy hüznümün barışı!

Nerede kaldın eyyy hüznümün barışı!

0
PAYLAŞ

Bilgi acıtır, ölesiye yaralar demiştin ya dünyanın dört bir yanında görkemli zafer taklarının, anıtlarının, şehitliklerin milyonlarca insanın ölümü üzerinde yükseldiği bilgisi; sanırsınız ki 30 yılda; 45 bini Kürt kökenli 50 bin vatandaşını, adına da hâlâ “savaş” demedikleri bir savaşta yitiren bu toprakları, doyurmuştur ölüme de vakti gelmiştir barışın.

O hüznünün barışını, günün adının öneminin olmadığı bir yerde “nerede kaldın”la gözleyen, sırtını da üç taş üzerindeki kara çaydanlığın az ötesindeki kayaya dayamış için, belki herkes için zamanı gelmiş bir karşılaşmaydı, görmezden gelinen geçmiş.

Bilmediği bahçelerden gelen çiçek kokuları burnunda, çayını her yudumlayışında olduğu gibi yine “Mirik kokuyor”la askerin yaktığı köyünü, göç ettikleri mandalina, portakal, limon kokan şehirde; hep odun yaktıkları ocakta demlendiğinden kıymet vermedikleri çayın “Odun kömüründe çay”la ilanındaki şaşkınlığını anımsadı. Kaç kez dilinin ucuna gelmişti de “orayı” özlediğini düşünmesinler diye sormamıştı; “Hiç mandalina çiçeği kokladınız mı ?”

Güya buraya bir kendini getirmiştin. Herkesi, her şeyi yanında getirmişsin, farkında değilsin be heval. Onlarca tepe, vadi, derenin ardında bıraktığın hayatına dair sıklıkla aklına düşen; kimi zaman bir sokak lambası, kimi zaman “Keçe Kurdan”la halaya durduğun bir düğün, kimi zaman ayakkabıların elinde denize yürüdüğün bir gece, kimi zaman da güneş ışığının odana girdiğini hatırlatan bir şarkı değil mi ?

Olur da yaprakları çiyli bir sabah “Savaş bitti, dönüyoruz.” dediğinde takım komutanın; ilerdeki dağları, tepeleri aşınca varacağını bildiğin “Bir gün özgürlüğüm yanımda, döneceğim”le gizlice veda ettiğin evine doğru; tozlu yolda ayak izlerini silen, şalvarından dışarı çıkmış ceketinin eteklerini, siyah beyaz kefiyeni savuran rüzgarı da ardında bırakıp koşacaksındır.

Belki köşeyi döndüğünde babanın boyadığı siyah demir kapı, komşunun verdiği kolu yırtık koltuk, annenin nane, çökelek, soğan içli gözleme pişirdiği duvara yaslı sac, iri çiçekli sarı, mor çarşafın, aklında kalan, kalmayan insanlar, evler, ağaçlar, …., eskiye dair hiç bir şeyi yerli yerinde de bulamayacaksındır.

Siyah demir kapıya dayandığında; dakıla Sara’nın boğazı kurşunlarla parçalanmış, sol ayağı dizinden kırılmış kızına bakışındaki “bir şey yapamama” çaresizliğini gördüğün gün dağa çıkma kararını kesinleştirdiğini, ilk gece zifiri karanlıkta önündeki “heval”ı kaybetmenin paniğiyle koca taşa çarpan, bir ara sızıdan hissedemediğin ayağınla nasıl tepeler tırmandığını, her adımda elektriksiz, arabasız, evsiz, yolsuz dağa nasıl yoldaş olduğunu, uzaklarda ışıkları pır, pır eden köylerin güzelliğini, şal u şepiki giyip, omzuna da keleşi astığında ki “şimdi, tam bir gerilla oldum” heyecanını hatırlayacaksındır.

Ortada sen, yanında bağdaş kurmuşlara oraları anlatırken; neo-pro milliyetçilerin Türkçe konuşmak karın doyurmuş gibi “ana dilde konuşunca ne olacak ? Karnınız mı doyacak” kurnazlığını- madem ana dil karın doyurmuyor, buyurun hepimizin resmi dili İngilizce olsun, hem bakalım o zaman ne olacak- oturduğu kayalarda, yürüdüğü patikalarda “em ketin dest neyaran lo dilo lo dilo”yu söyleyerek yerle bir eden Revan gelecek hatrına.

Türkçe kelimeleri anlamak için çaba harcamaya ihtiyaç duymadan, Kürtçe bildiği kelimelerle düşünceler arasında gezineceği ana dilinin yasaklanmasıyla bir insana yapılabilecek en büyyyük kötülüklerden birine de maruz kalmış halkımızın, demokratik özerkliğine şunun şurasında ne kaldı diyen savaşçı Revan’ı, Gabar’da öyle boynu bükük bırakıp gidemediğini, bir kayanın altına gömüp, hayvanlar toprağı deşmesin diye üzerine taşları yığdığını da anlatacaksındır.

Bakışların sezdirmeden; bazen annende, bazen babanda, bazen kardeşlerinde bıraktığın gibi olmadıklarını görünce “gittin diye hayat durdu mu sanmıştın hevalım“, en eskimeyecek sandığın şey bile eskimiştir işte, “senin gibi”yle çıkışacaksındır kendine.

Onca yıl ölçüsüz, ölüme kardeş yaşadığından, toplanıp şu listedeki Kürtler öldürülsün, köyler yakılsın, boşaltılsın kararını alabilen bir MGK’ya, Savaş Buldan’nın, …, Namık Erdoğan’ın, ….., bir-er, bir-er katline emir verenlere, suçlar işlenirken eften püften işlerle uğraşan asker severlere itibar gösterilmesine, kilitlenen trafiğe, işsizliğe, dizilere yüklenmiş hayatlara, belki de alışamayacaksındır.

“Neye, kime döneceksin”le bitiremediği çayı döktüğünde toprağa, yanı başındaki sevdiği “Bazı, bazı gülsem de, yine gönlüm hoş değil” türküsüyle anılarını da süpüren annesinin siluetidir.

Sen, bizi, dolapta sana ait bir iki giysisinin öylece asılı kalabileceği fikriyle baş başa bırakıp gittiğin gün, değişmişti her şey. Kendi dünyanın peşinden bilerek, isteyerek gittiğin o günden sonra bir daha söylemedim ne o türküyü, ne de başkasını. Bir daha içten gülemediğim gibi.

Bir daha masum olabileceğine ihtimal vermeyip “pis terörist”, “kana susamış” dedikleri sana edilen kötü her söz tarumar ettiğinden beni, kimseyi yavrusuyla vurmadığım, herkese de masumiyetini bildiğimden ağladığım gibi.

Çarşıda, sokakta yaşlarına uygun “şu kız benim olmalı abi”, “azıcık kısalt dedim baksana, uzun saçlarım yok artık, dün hep ağladım” konuşmalı yaşıtlarının yüzüne de “şimdi, şu anda burada olmalıydın”la taştığımdan, bir daha bakamadığım gibi.

Anlamadın mı gideceğini deseler, anlamamıştım. Ah, ama, kaderimin çizeri, bazen öyle dikkatli bakardı ki yüzüme “bir şey mi var” derdim. Yatağında görmeyince yoksa diye iki elimle tutmuştum babanın kolunu yoksa ……

Hatırlıyorum, elinden gelen tek şeyi yapıp saçlarını yolarken “laoooo, laooo. Bunu da yaptın, öldürdün de gittin beni” diyordun. Gözlerinin daldığı her yerde artık giderken beraberinde kalp atışlarını da götüren, yeterince okşayamadığın saçlarını, öpmediğin yüzünü bazen unuttuğunu sandığın o vardı.Daha on altısında, karanlıktan da korkan “cigeramın”nın boyundan büyük bir silahla dağlarda dolaştığına inanman, inanamamandı.

Alnına sardığın siyah yazmanla müdavimi olduğun Roj TV’nin, bütün haber bültenlerinin her operasyon, her “gerilla şehit oldu”, “terörist öldürüldü” haberiyle, her kapı, telefon, pencere çalınışıyla yavaş yavaş ölürdün, bilirdim.

Bilirdim, bir tek “ateşkes ilan edildi”, “bu süreçte önderlik …”, “Kandil de barışı…” duyduğunda deliksiz uyuduğunu, şimdilerde koca adam olmuş, boyu uzamış, bıyıkları çıkmış oğulsuz, kaç baharı, yazı, kaç sonbaharı, kaç kışı hep iyi bir şeyler olmasını bekleyerek geçirdiğini de, Kandil’den, Mahmur’dan dönecekler arasında oğlun olsun diye dualar ettiğini de.

Bir keresinde hamur yoğururken, “dayê, diya mın”la seslendiğini duyar olup, unlu ellerin ona sarılmaya hazır “ laooooo, birayê min ” figanıyla öyle bir fırlamıştın ki arkandan senin gibi yalınayak “dayê, dayêê” yle ağlayarak koşan kardeşlerimin sesini işitmediğini, boynuna doğru süzülen yaşlarda bir an canlanıp, kaybolanın hep onun resmi olduğunu bildiğim gibi.

Onun resmindeydi tarihini buram, buram katliam, yoksullukla kaplatan ceberut devletin ceberutluğuyla var ettiği, ne kadar inkar ederlerse etsinler, ne kadar karalarlarsa karalasınlar Kürtlerin desteğini arkasına almış PKK. O resim aynı zamanda küfrederek, asarak, keserek, öldürerek, bombalayarak meselelerin halledilemediğini geriye yansıtan bir aynaydı da.

O yansımanın ennn aktörü Ergenekoncu Türk müesses nizamının / majestelerinin; artık demokratlığın kriterini de her şartta AKP karşıtlığına bağlamış dilbazlarının; bugünlerde, 30 yıldır beyinlere kazıttıkları “terör örgütü yandaşları”, “ortalığı yangın yerine çevirdiler”, “bayrağımızı yaktılar”lı savaş, provokasyon söylemlerinden vazgeçmeden, omuza puşi atmalı, “ duble yollar asker katliam yapsın diye yapıldı”, “Gönül oyum BDP’ye”li alakalarıysa işkillenilmeye değer bir vakadır.

İrticacılara suç atmak için laik Kemalistlerin öldürülmesi, ikna odaları da dahil Türklük dışında her etnik kökenin, Sünnilik dışında her mezhebin, dinin, faşizm dışında her ideolojinin uğradığı kıyımlara, 367 rezaletine, KCK davasına seyirci kalanlara, olayların müsebbiplerinden CHP, AP, MHP, ANAP, DYP, …, …, ’ye oy verenlere, hiçbir zaman “siz nasıl, ne zaman bu kadar zalim oldunuz”la hesap sormamış bu ennn TV’leri, ennn gazeteleri parsellemiş dilbazlardan işkillenilme nedeniyse 12 Haziran sendromlarına çareyi “AKP’nin hakkından ancak Kürtler gelir”de bulma ihtimalleridir.

Karanlığa, başka uğursuz şeylere dair yeni öyküler yazdırtacak, kendileriniyse kurtaracak bu ihtimaldeki itici güç de bilinçaltlarındaki “hesaplaşılmadan, helalleşme” isteğidir. Bundandır, sürgüne gönderdikleri gün öldürdükleri Ahmet Kaya’nın mezarına çiçek bırakan beyaz Türk’ün ikiyüzlülüğü de.

Resimleri, acıları, duyguları elimizden, dilimizden alıp ta yazılar döşeyenler, biteviye konuşanlar, hiç bir annenin gözünüzün önünde her gün biraz daha eridiğine tanık oldunuz mu ? Peki hiç beyin ölümü gerçekleşmiş birinin başındaymış hissiyle yaşadınız mı?

Bilirsiniz her şeyi bırakıp gideli çok olmuştur.Yine de yanaklarında hafif kırmızılık, bir kaç cihazın pompaladığı kanla yaşatılan kalbi de önünüzde atarken inanamazsınız ya öldüğüne, işte onun gibi sayacak bir şafağınız olmasa da, o dağlar da karşınızda durdukça evladınızın, kardeşinizin dönmeyeceğine kim, nasıl inanabilir ki.

Seçim önü, sonu Kürt sorunu çözülecek, barış gelecek kelimeleriyle adeta oyun oynayanlar, oğulsuz, kızsız, kardeşsiz doğru, dürüst yaşayamıyoruz işte, buna neden inanmaz, niye anlamazsınız.

Hem bu memlekette bir sorunun, bir insanın, bir yasanın dikkati çekmesi için illa ve de illa birisi gelip o insanın beynini silahla, bombayla dağıtsın, o yasayla insanlar tutuklansın, hapis yatsın yalnızca ondan mı anlıyor insanlar.

Hep öyle olmadı mı ? Bir daha şehitler olmasın diye kanla yıkanmadı mı caddeler, lime, lime edilmiş kollar, bacaklar uçuşmadı mı havada ? Daha iki ay önce YSK kararı yüzünden öldürülmedi mi İbrahim ?

Demek ki tarihi kendi türünü öldüren tek canlı insanın tarihiyle başlayan savaşın alevi evlerinizi bulduğunda diyeceksiniz; “yeter, bu savaş bitsin, sorun çözülsün.”Canınız yanana, anlayıp da kılınızı kıpırdatana kadar ya bir çatışmada ölürse oğulum, kızım, kardeşim, eşim, babam.

Acılar, katliamlar üzerine hayat, servet biriktirmişlerin yarattığı fırtınalardan kanatları berelenenlerden biri, ben mi, bir hikayede, bir romanda, bir filmde esas kız olsaydım ancak “bir öykünün başka öyküleri tüketerek kendini tek kılması”yla uykuya dalan bu memleketin başucuna bir not bırakıp da giderdim “ bunu, onlar seçmemişti.”

Cevabını bilsem de, bir umut işte yine de soruyorum; şimdi anladınız mı ?

Gülsen FEROĞLU
04.07.2011

BİR CEVAP BIRAK