Nerede Kalmıştık

Nerede Kalmıştık

0
PAYLAŞ

Gerçek üzerinde oynanan her oyun, gücü elinde bulunduranın zulmünü, ahlaksızlığını, yüzsüzlüğünü maskeler.

Adına “objektiflik” denen bir söz kılıfı dolanıyor tepemizde. Objektif olmanın anlamı üzerinde başlıyor ilk tahrifat. Objektif olduğunun kanıtı olarak sunulan “tarafsızlık”, “iki tarafın da kötülüklerini, hatalarını söylüyorum” diyerek dilleniyor. Daha en baştan “üstün” olma hali ile önceliyor kendini. Her şeyin üstünde bir “duruş” örneklemesi ile cümleler arka arkaya yığılıyor.

Bir insanın ölü bedeni, panzerin arkasına bağlanmış sürükleniyor. Bedeni sürükleyen devlet, sürüklenen bir Kürt. Küfreden devlet, küfredilen Kürt. Vahşetini kameraya çeken devlet, çektikleri Kürt.

Bu vahşette “tarafsız” kalabilmek, sadece ve sadece hissiz olabilmekle mümkündür. Zulmün faturasını yine onun mağdurlarına kesmeyi başaran o “akıl oyunları”, bulunduğu yeri sağlam kazığa bağlamak için “objektif” olmayı, davranmayı önümüze atmakta ve “tamam devleti eleştirelim ama örgütü de eleştirelim” diyerek, güçlü olanın meydancılığına soyunmaktadır.

Uzaktan dinlediğinizde, ne kadar da aklı başında bir sakinlik ve sağduyu diyebilirsiniz. Oysa biraz daha yakından bakarsanız, inkarın farklı tonlarını görürsünüz. Demokrat, liberal, sol, muhafazakar, ulusal tonlu olanlarını ve hepsini, yine size akıl verirken bulursunuz.

Devletin şiddetini kınarken, yanına örgüt şiddetini eklemek artık olmazsa olmaz kabul ediliyor. Programlarda Kürt’ü Kürtsüz tartışmanın, söz haklarını ve varlıklarını tanımamak olduğunu bilmeyen var mı?

Pek “objektif” ve “tarafsız” arkadaşların, her alanda Kürtsüz tartışmayı içlerine sindirmeleri, dayatılan bu durumu kabul ederek ekranlarda boy göstermeleri, bir taraflılık mı, tarafsızlık sonucu mu yaşanıyor?

“Çekmeyeceksin, kapatacaksın, bana dayılanmayacaksın…” diyerek, Kürt gazetecinin başına silah dayayan polis ile ulusal medyanın konumlanışını yan yana koyun. Ne görüyorsunuz?

“İnsanlık yerde sürükleniyor!” Evet doğru.

“Alçaklık.” Evet doğru ama Kürt’ün başına gelenden habersiz değildiniz ki. Neler yaşandığını hepiniz biliyordunuz. Alkışlarınızın sesi hala havada asılı duruyor.

O kadar çok katil alkışladınız ve elleri soğumasın diye “aslanlar” manşetleri ile süslediniz ki, kesilen kulaklardan boyunlarına kolye yapanları, “kahramanlarınız” olarak masalarınızın şeref konukları yaptınız.

En çok sorulması gerekeni hiç sormadınız.

Bu toplumun vicdanı, neden söz konusu Kürtler olunca vicdansızlaşıyor?

Bunca zulüm, bunca acı, bunca vahşet neden “toplumun vicdanı” dediğimiz yerde sessiz bir onaya dönüşüyor?

Bunu sorup, konuşmadığımız sürece, bununla ve doğal olarak kendimizle hesaplaşmadığımız sürece “tarafsızlık” vurgusu ile kurulan tüm cümleler, sistem içi bir avutma, avunma halinden başka bir şey olmayacaktır.

Ezilenden yana bakmak, onun sesini duyurmak, onun yaşadıklarını anlatmak, “amasız, fakatsız” olabilmekle mümkün sadece.

Günlerce süren linçlerin, yakmaların, yıkmaların, “terör” denilerek meşrulaştırılan saldırıların, hemen hepsinin yolu, bu “ama”lı cümlelerle açıldı. Direneni mahkum eden, ezenin nedenlerini meşrulaştıran “ama”ların çoğu, “tarafsızlık” adı altında bir onaya dönüştü.

Ezen ve ezilenin birbirine karıştırıldığı, ikisinin ortasında bir yerde durarak, ortamın kollandığı ve konuşlanıldığı yerde “objektif” kalınamaz…

BİR CEVAP BIRAK