NESNEL VE ÖZNEL KOŞULLARIN BİRLEŞMESİ

Sosyo-ekonomik tartışmalarda daima gündeme gelen ana konu nesnel ve öznel koşullardan hangisinin gidişatı belirlemede başat olduğudur. Bu tartışmada varılan genel sonuç nesnel koşulların başat olarak, uygun ve uyumlu öznel koşullarla sonuca ulaştığıdır. Bu tartışmanın günümüz Türkiye’sine fevkalade uyduğunu görerek rahatsız oluyorum. Konuyu bir de tersinden alırsak, günümüzde tüm kurumlar yok edilip, anayasa alenen çiğnenirken sorgulayalım, bu gidişattan acaba nesnel koşullar mı, yoksa öznel koşul mu sorumludur? Bu meseleyi, biri küresel emperyalizm, diğer ise küresel emperyalizmin iç sistemi dönüştürme etkisi bağlamda ele almamızın uygun olacağını düşünüyorum.

Küresel emperyalizm konusunu, bu yazıya göz atacak dostları dikkate aldığımda hiç uzatmadan kısaca geçiştirmenin yerinde, hatta saygın olacağını düşünmekteyim. Zira okuyucu dostların kapitalizm, kapitalizmin krizleri, kâr oranlarının sıkışması, merkez sermayenin çevreye tasallut etmesi vb gibi konularda çok ileri oldukları ortadadır. Belki bir noktayı eklemek ilerideki tartışmalarınızı renklendirmek adına anlamlı ve olumlu olabilir diye düşünebiliriz. O da, yoğun emeğin kullanıldığı ve Frank’ın çevre-merkez tezlerinin başat olduğu dönemlerdeki emperyalizmiyle, özü değişmemekle beraber, günümüzün yoğun teknolojik gelişimi, hatta giderek hızlanarak yaşamımıza giren robotlar ya da yapay zekâ dokuları ortamında emperyalizmi nasıl algılamamız gerektiğini sorgulamalıyız. Devamlı devrim fikri de tartışmaya açık olarak, Marks dönemi üretim ilişkileri ile gümümüzün üretim ilişkileri arasındaki farkı göz önünde bulundurarak, bu gidişatı bizler teorik olarak açıklamak ve bu yolda Marksizme katkı yapmak durumundayız, yoksa 150-200 yıl önceki yaklaşımı ısıtarak halkımıza sunmak ilericilik olamaz. Bu çıkışı, bir seminerde bir felsefe öğrencisinin bana yönelttiği bir soru ile netleştireyim. Öğrencinin sorusu şu idi; Bir köpek bir de insanın bulunduğu faaliyet halindeki bir fabrikada emek nedir, sömürü ne kadardır? Buna verdiğim yanıtı, hepimiz biraz düşündükten sonra, ileriki günlerde tartışmaya bırakarak, çevreden ülkeye dayatılan ve emperyalizmin baskısı olarak yaftalayabileceğimiz nesnel koşulları burada kapatalım. 

İç nesnel koşullara baktığımızda, devlet patolojisi ile karşı karşıya olduğumuzu görüyorum. Ne kastettiğimi hemen söylemem gerekirse, uygulanan devlet yapımız Batı standardında burjuva demokrasisinin uygulandığı kısmen özgürlükçü bireyselci devlet yapısı formunda değil. Henüz tam gelişmiş halini almamış olmakla beraber, giderek aldığı şekle bakarak, devlet yapısının organik devlet yapısına doğru geliştiğini düşünüyorum. Bu durumda, İtalyan ekolünün ortaya attığı, bireyselci ve organik devlet yapıları olarak belirlediği iki temel devlet yapısını kısaca irdelememiz gerekmektedir. Bireyselci devlet yapısında devlet birey için ve bireyin hizmetinde olarak vardır ve devletin hiçbir kutsallığı yoktur. Bu felsefedeki devlette devlet ajanları halkın hizmetkârıdır, her karar ve eylemlerinden sorumludur ve halka hesap vermek mecburiyetindedir. Bu devlet yapısı, feodalizmden kapitalizme evirilirken feodal beyin tüm yetkilerinin –yasama, yürütme ve yargı- devlete terk edildiği, ancak tüm bu hizmetlerin görülmesi için gerekli kaynağın burjuvazide korunduğu vergi devleti formudur. Bu devlet formunda kamu maliyesi kameralistik dokuda olduğundan bu konuda söz hakkı sadece ve sadece halkın temsilcisi olan parlamentoya aittir. Cumhuriyet yönetimi ile oturtulan devlet ilkesinin, özde sağlanamamakla beraber, bireyselci formda tasarlandığı kabul edilmelidir. Nitekim batıdan alınan yasalar, yasa yapma yetkisinin halifede değil, parlamentonun uhdesinde “mündemiç” kabulü vs gibi tüm göstergeler bireyselci devlet formunu işaret etmektedir. Ancak, unutmayalım ki, batı bu aşamaya yılların zorlu mücadeleleriyle, özellikle de Luther’in, kendisinden önce başlatılmış hareketi iyice ayağa kaldırarak laik yapının temelini kurmasıyla ulaşmıştır. Anlaşılan, kes-yapıştır formülü ile sistem oluşturulması fazla mümkün olamıyor! 

Organik devlet yapısı ise, birincisinin tersi olarak, devletin yüceleştirildiği ve bireyin devlet için olduğu fikrine dayanan devlet formudur. İki devlet formu arasındaki çok temel farkı hemen devlet hazinesi ve bütçe konularında görürüz. Organik devlet yapılanmasında bütçe krematistik yapısıyla devlet sahibinin –imparator, kral, vs- mülküdür. 14. Louis’in ölüm döşeğinde mi yoksa sağlıklı haliyle mi söylediği bilinmeyen “devlet benim” ifadesi tam da organik devlet yapısını temsil etmektedir. Ancak bir hususu gözden kaçırmayalım, devlet hazinesinin kral ya da padişahla şahsileştirilmesi, toplumun düşmanlara karşı korunması ve iç ekonomik darlıklara karşı kullanılması gerekçesine dayandırılır ve ancak böylece meşrulaştırılır. Bu nedenledir ki, adalet mülkün temelidir ilkesi dillerden düşmez. Zira, bireyselci devlet formunda para (bütçe) parlamento yoluyla halkın denetiminde olduğu halde, mülk devlet formunda para krala ait olduğundan adalet kavramı mülk devlet formunda daha zorlayıcı ve gelişmiştir. Devlet hazinesinin kullanılma şeklinin denetlenmesi ahlâk, gelenek, gerektiği yerde halk isyanları –Poujade Hareketi vs.- yollarla sağlanmış olmakla berber, halkların henüz yoksulluktan tam olarak kurtulamadığı ortaçağda bugün birer sanat şahikası olarak gözlerimizi alan saraylar, kiliseler, katedraller yanında, yine bugün zevkle izlediğimiz büyük saray bestekârlarının yetişmiş olması da salt kapitalizmin değil, organik devlet formunun bir eseri olarak kabul edilmelidir. 

Bu kısa açıklamalardan sonra Türkiye’nin zihinlerimize yansıyan resmine bakarak bir tanı koymamız gerekirse, önce siyaseti buralara sürükleyen büyük dehaların(!) suçlarını yüzlerine vuralım. Bir zamanlar kurulmuş parlamentoların yeni anayasa yapabilme yetkisinin tartışıldığı komisyonda yer alarak, siyaseten kurnaz oyuna olumlu oy veren görüntüsel akademisyenleri şiddetle kınıyorum. Böylesi bilimsel hatanın düşünce ve görüş özgürlüğü ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. O insanlar, Anayasa Hukuk dersi almalarına dahi gerek kalmadan bilmezler mi ki, futbol kurallarını oyuncular koyamaz, oyuncular oynar! Tabii, ikinci sırada da günümüz yangınına benzin taşıyanlar ünlü “yetmez, ama evet” aymazları gelir. Çizilen tabloda iki temel toplumsal direkten birinin çökertildiği, ikincisinin ise bununla kısmen bağlantılı olarak çökmeye yüz tuttuğunu görmekteyiz. Birincisi adalet mekanizmasının siyasi erkin emrine verilmesiyle sistemin araçsallaştırılması yolunun açılmasıdır. Adalet tahrip edilip parti devletine dönüşüm neticesinde, bir yandan siyasi erkin parlamentoya hâkimiyetiyle bütçe yapma ve Varlık Fonu ile var olan siyasi yapının seçmen tabanı güçlendirilmeye çalışılmış, diğer yandan da biriken borç yükü ve sermayenin kaçışı ve zayıflamasıyla orta tabaka tedricen alt katmanlara kayarak demokrasinin sosyal tabanı da erimeye yüz tutmuştur. Eğitim, medya vb gibi tüm kurumlar çöküş aşamasında ilerlerken, tabii ki var olan siyasi yapı iktidara yapışacak ve kısmen yapay dış ve iç gerginlikler yaratarak, kısmen gerçek dışı beyanlarda bulunarak kendisini kurtarmaya çalışacaktır. Ne zamana kadar? Yargıcın vicdanının sesini duyarak uyanışına; akademinin bilimsel özgürlüğünü ruhunda hissedişine; medya mensuplarının iş ahlakı duygusunu kaybettiği bilincine varışına; siyasetten yararlananların aynı gemide oldukları bilincine ulaşmasına; ve en önemlisi de, yaka rengi ne olursa olsun tüm emekçilerin bizzat kendi ürettiklerini dahi alamamalarının nedenini anlayıp, sömürüye karşı çıkışına dek bu zulüm sürecektir.   

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.