Nesnenin adı ve eylemin rengi

Dilin bir unsuru olarak nesne, cümlede öznenin yaptığı iş ve eylemden doğrudan etkilenen öğedir. Yükleme, “ne“, “neyi“, ve “kimi” soruları sorularak bulunur. Başka bir ifadeyle, öznenin yaptığı işten etkilenen varlığa nesne denir.

Uzamsal dünyadaki nesnelerin tanımlanması da cümle içindeki nesnenin bulunmasını çağrıştırır. Genellikle nesne adları ve işlevleri arasında bir ilişki olmasına rağmen, her zaman böyle değildir. Gelişigüzel isimlerle andığımız, kabul ettiğimiz nesneler çoktur. Böyle bile olsa, nesneye verilen isim, işlevi de tanımlayan bir isme dönüşür; ad ve eylem özdeşleşir. Bu bağlamda, nesneleri adlandıranın insanın eylemi olduğu, dolayısıyla onları var ettiği; buradan da, bir ‘şey’in varolması için eğer bir adı olması gerekiyorsa, özne ile nesne arasında kurulan bu bağı ‘bilgi’nin kurduğu sonucuna varabiliriz. Bilgisiyle ‘şey’leri “nesneleştiren” insandır da diyebiliriz. Tersinden söylersek, nesne; bilme edimiyle oluşturulan, kurulan bir ‘şey’dir.

Özne/insan ve yüklem/eylem arasındaki bu ilişkinin cisme büründüğü bir öğe olarak nesne, her şey olabilir. Üç boyutlu bir şey de, bir ses de, bir olay da, toplumsal bir kurum veya iktidar da olabilir. Bu zeminde, öznenin (insan) nesneyle ilişkisini şöyle formüle edebiliriz; insan, karşılaştığı bir şeyi kullanmak, yaşamında ona bir yer vermesi için ilk önce o nesnenin ne olduğunu bilmek, tanımlamak zorundadır; yani onu adlandırmaya ihtiyacı vardır. İnsan bilmediği, tanımadığı bir nesneyi çözümlemede zorlanır, ona karşı tepki ve yaklaşımlarını belirleyemez.

Homo-sapien (farkında olan, bilen-insan) olarak insanın, bilincini ve bilişsel algılamasını oluşturan en temel dürtülerinden birinin, kendi dışındaki ‘şey’leri adlandırma ihtiyacı olduğunu sosyal-antropologların çalışmalarından öğreniyoruz. Evrimsel sezgilere dayanan bu dürtü, ‘toplumsal bir hayvan’ olarak insanın, nasıl bildiğinin, yani epistemolojisini üzerinde kurduğu temel dayanaklarından biridir. Bir nesneyi adlandırarak onu tanımlamaz sadece, onu analiz eder, anlamdırır, diğer nesnelerle karşılaştırmasını yapar, aralarında bağlar bularak bir nesneler dünyası kurar. Giderek, yeni nesneler yaratmanın koşullarını yaratır.

Yeni bir ‘şey’le karşılaştığımızda, ‘o’nun toplumsal/sosyal yaşamımıza nasıl uyduğu/uymadığı, ‘o’nunla karşılıklı nasıl bir etkileşim içine girebileceğimiz, ‘o’nun bize nasıl bir yararı/zararı olabileceğini bilmek isteriz. Bu sorulara verdiğimiz yanıtlara göre karakterize eder ve adlandırırız ‘o’nu. Bu adlandırma ediminin sadece herhangi bir ‘sözcük’ bulmayla sınırlı olmadığını da biliyoruz. Yapılan araştırmalar, bir ‘şey’e verdiğimiz adın sedasının bile önem taşıdığını göstermiştir. Örneğin, içinde t, k, c, z, g gibi biraz katı, keskin ve sert seslerin bulunduğu sözcükleri daha sivri ve köşeli, hatta şiddetli -şiddet içeren- bulurken; m, l, s, n, gibi daha yumuşak sesli harflerden oluşan isimleri daha nazik, hoş, kabul edilebilir bulma eğilimindeyizdir. Bazen sadece isimler üzerinden yargıya varmamızın kaynağında bu dürtü olamaz mı? Bu nedenle, ürünlere isim vermek en önemli pazarlama teknikleri arasındadır. Yukarıdaki sert seslerden oluşmuş bir markası olan bir ürünün, örneğin bir tuvalet kağıdının, tüketicinin zihninde o ürünün yumuşak olamayacağı önyargısını oluşturduğunu denekler üzerinde yapılan araştırmalar göstermiştir. Kısaca, duyduğumuz bir adla, onun tanımladığı ‘şey’in yaşamımıza girmesi arasında derin ve kompleks bir bağ olduğu sonucuna varabiliriz.

Adlandırma ihtiyacının toplumsal ve politik alanlar dışında da insanın yaşamında büyük bir yer tuttuğunu biliyoruz. Yeni doğan bebeğe ad koymak her kültürde önemli bir olaydır. Çocuğun adı ile alın yazısı arasında bir bağ olduğuna inananlar az değildir. İsim koyma, her kültürde farklı olsa da, çeşitli ritüellerle karşılanan bir olaydır. Hıristiyanların vaftiz törenleri gibi. Yine de ad vermekle ilgili geleneklerin ortak yanı, söz konusu toplumda varolan ‘resmi’ ritüellerin yerine getirilmesine kadar çocuğun adsız olmasıdır. Dede Korkut öykülerine göre, Altay Türkleri’nde ana-babanın verdiği isim gerçek ad değil, geçici addır. Çocuk gerçek ismini avda veya savaşta bir yararlık gösterdikten sonra alır. Adını ‘hakketmesi’ (‘İşlevi’ni belirlemesi de diyebilir miyiz?) gerekir çocuğun. İlişkiler de öyle değil midir? Adı konmamış ilişki belirsizdir, nereye varacağı önceden bilinmez, bu nedenle geçicidir, önemsizdir.

Bir ‘şey’in adını koymak insanın toplumsal, politik, kültürel hatta duygusal yaşamında böylesine köklü bir yeri varsa, neredeyse tüm insan ilişki ve davranışlarını etkileyen, bazı hallerde belirleyen hatta kontrol eden bir üst kurumun, bir iktidarın adını koymayı da önemsememiz gerekmez mi?

Rejimin adı ve eylemin türü arasındaki ilişki

Bir önceki yazımda, AKP iktidarının kurduğu rejimi neden bir türlü adlandıramadığımızı irdelemeye çalışmıştım. (*) Bu yazıda ise, iktidara vereceğimiz ‘isme’ bağlı olarak, ona karşı eylemin/mücadelenin niteliğinin de değişeceğinin, muhalefetin izleyeceği strateji ve taktiğin, iktidarı nasıl tanımladığına dolaysız bağlı olduğunun altını çizmeye çalışıyorum.

16 yıllık deneyim bize gösterdi ki, AKP’nin kurduğu rejimin anatomisi çıkarılmadan, strateji ve taktikler geliştirilmesi, ittifakların belirlenmesi, bunlara uygun eylem türlerinin, direniş noktalarının saptanması, velhasıl etkili bir muhalefet örgütlemesi mümkün değil.

Örneğin, muhalefetin mecliste kalmasının artık bir anlam ve önemi kaldı mı, sorusuna verilecek yanıt, yine iktidarın adını koymaktan geçiyor. Evet, sınırlı bile olsa her türlü muhalefet alanlarının korunması gerektiği, politikaya sağ duyulu yaklaşım zemininde savunulabilir. Ancak, muhalefetin mecliste kalması, gerçekte iktidarın kendini meşru göstermesinden başka bir işe yaramıyorsa ne yapmalı? Zaten uzun süredir işlevi sınırlanan meclisin, seçimler ertesinde, ‘demokrasicilik’ oynanan bir ‘simülasyon’a dönüştüğünü görüyoruz. Örneğin, Saray, OHAL’in kalıcılaştırıldığı düzenlemeleri kolaylıkla bir KHK veya CBK’yle yasallaştırabilecekken, onu meclisten geçirmesindeki amaç, yasaya kamusal bir meşruluk vermekten başka birşey değildi. Bu duurum, meclisin artık toplumsal “rıza” üreten bir mekana dönüşmesi dışında bir işlevi olmadığını göstermiyor mu? Diğer yandan, aynı meclis, aynı günlerde, FETÖ’nin siyasi ayağının soruşturulmasıyla ilgili muhalefetin verdiği önergeleri reddedmiş; onlarca kişinin öldüğü, yolsuzluk ve ihmalin açık olduğu Tekirdağ’daki tren kazasının soruşturulma önergesini geri çevirmişti. İktidarı eleştiren Ahmet Şık’ın zorbalıkla susturulmaya çalışılması da aynı meclisin marifetleri arasındaydı.

24 Haziran seçimleri sonrası, ‘Yeni Türkiye’de muhalefetin nasıl bir yol haritası belirlemesi gerekir sorusu tartışılıyor. İktidarın adını koymak bu sorunun önünü açmaz mı? İktidar, “ne“dir, “neyi” hedefliyor ve “kimi” temsil ediyor, sorularına verdiğimiz yanıtlarla bu haritayı, eylemin türünü belirleyemez miyiz?

Diyelim ki, yeni rejimi “otoriter demokrasi” olarak adlandırdık. Sadece birbirini olumsuzlayan iki kavramı yanyana kullanmakla kalmayız, sınırlı da olsa bir tür demokrasi olduğunu kabul etmiş, dolayısıyla, Türkiye’de “sorunlu” bir demokrasi olduğu sonucuna varmış oluruz. O zaman, mecliste kalıp, demokrasiyi “düzeltmek”, rayına oturtmak ana stratejimiz olur; bir sonraki seçimlere odaklanırız. Yok, hayır, artık tüm yetkilerin tek bir ‘adam’da merkezileştiğini, ‘tek-adam’ın şahsiyetinde cisim bulan devlete mutlak itaat beklendiğini, bireysel veya grupsal (sosyal-kültürel) özgürlüklere izin verilmediği, her türlü varoluş alanlarına devlet kontrolünün girmeye başladığını dikkate alırsak, iktidarın artık hızla totaliter bir rejime doğru evrildiğini kabul etmek zorunda kalırız. Saray’da da bir diktatörün oturduğunu teslim ederiz. (‘Diktatör’ kelimesindeki sessiz harflerin yaydığı titreşimleri dinleyin.) O zaman da, meclisten çekilmeyi, iktidarın bu evrimini deşifre edebilecek bir ‘eylem’ olarak görmeye başlarız.

Bugün henüz böylesine keskin bir yol ayrımına gelmediğimizi ama bunun yakın olduğunu düşünüyorsak, o zaman da, rejimin, totaliterliğe doğru evrimini tamamlaması için nasıl bir gelişme olması gerektiği sorusunu açıklığa kavuşturmak zorundayız. Aksi halde, yaklaşık son on yılda (2010 Anayasa Referandumu’nu dönüm noktası olarak alırsak..) yaptığımız gibi, sürekli AKP iktidarını iki adım geriden izleyip, onun ihtiyacı kalmadığı için boşalttığı alanda ‘muhalefetçilik’ oynarız.

________________

(*) https://www.acikgazete.com/rejimin-adi-yok/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

four × 3 =