New Orleans… Yard. Doç. Ç. Şahin yazdı

Amerika’daki günlerimin “Alis Harikalar Diyarında” masalındaki kadar büyüleyici geçtigini itiraf etmeliyim… Şimdiye kadar hep ‘Amerika tu kaka, Amerka emperyalist, Amerika herşeyin bası’ demekten hiç sakınmayan benim burada böyle bir deneyim yaşaması ve bunu sizlere heyecanla aktarması belki size çeliskili gelebilir. Ama bence değil…


Amerika kendi vatandasları için ve burada tutunabilenler icin gerçekten yaşanılası bir yer olabilir, ama bu demek degildir ki Amerika dünyanın cenneti… Evet iddia ediyorum Amerika gercekten dünyadaki geri kalan ülkelerin yoksulluğundan, bu ülkelerdeki kötülükler ve savaşlardan büyük ölçüde sorumlu bir ülke… Amerika kendi rüyası için başka ülkelerin rüyalarını yok eden, bizim dibi azgelişmiş ülkelerin kusaklarının geleceklerini kendi kuşaklarının geleceğini garantiye almak adına çarmiha geren bir ülke… Bu konuda başka ne söyleyebilirim ki…


Ama Amerika’da yaşamak, daha dogrusu Amerika’da tutunabilmek gerçekten birşeyleri değiştirebiliyor… Herşeye rağmen sistemlerine güveniyorlar ve kendilerinden çok eminler… Dünyaya farklı bir gözle bakıyorlar açıkçası… Hani bir film vardı ya, kahraman kendi hayatını yaşadığını sanıyordu ama aslında hayatı gerçekten bir film setinden yönetilen senaryonun bir parçasıydı… İste o film gibi… Bizler kendi hayatımızı yaşadığımızı sanıyoruz ama hayatımız Amerika gibi ülkelerin senaryosunu yazdığı ve yönettigi bir filmin bir parcası aslında… Sıradan bir Amerikalı bile bu gerçeğin farkında, cünkü bu bilinçle ilenerek büyüyor ve sonuçta ülkesinin herşeye kolayca hükmedebileceği duygusu bünyesine öyle işleniyor ki başka dünyalar onun uzağında ve sadece onun çikari icin var olan bir dünya olmaktan başka bir değer taşimıyor… Geri kalan dünya her bir yanıyla oynayabilecekleri bir oyuncak sanki… Bazen bu oyuncağı baskalarıyla paylaşmak zorunda kalabiliyorlar ama genelde dokunamadıkları ya da ulaşamadıkları bir oyuncak yok gibi… Amerikalı olmak bunun gibi birşey yani… Tabii ki ben hiçbir zaman böyle olamam ve böyle bakamam dünyaya ama onların bu bakışlarıyla dünyanın nasıl bir yer olarak göründüğünü çok iyi hissedebiliyorum… Evet düunya bir cennet gibi görünebilir böyle bakanlara… Herşeyin güllük gülistanlık olduğu, oyuncakların ruhu ve dili olmadığı için onlara acımanın da gerekmediği sahte bir cennet…


Simdi dönelim benim sahte cennetime ve burada yasadığım “Alis Harikalar Diyarında Masalına”…


Todd’un Sirketinin (Southern Legislative Conference) her yıl Amerika’nin belli eyaletinde düzenlediği yıllık konferansa gitmek üzere geçen çarsamba Atlanta Havalimanından uçakla New Orleans’a doğru yola cıktık ve masal böyle başladı… Todd aslında zengin bir insan değil, orta halli, eğitimli ve güzel yaşamayı seven bir insan… Fakat bazen işi gereği öyle çevrelerde bulunuyor ve öyle olanaklara sahip oluyor ki bunu kendi maddi gücüyle yapması mümkün değil… New Orleans seyahatimiz bu olanaklardan birisiydi iste. Hersey birinci sınıftı… Ucaktaki yerimiz, karşilanma biçimimiz ve kaldıgımız otel… Bu öyle bir celişkiydi ki bazen içimden komikligine gülesim geliyordu. Örnegin Havalimanı’nda Luisiana Ulusal hükümeti bizi Limuzinle karşiladı. Hayatımda ilk kez limuzine binmek lüksüne sahip olmam pek önemli bir şey değil aslında, asıl bana ilginç gelen oradaki ekip ve fonksiyonumuzdu. Yani Amerika’nın 18 eyaletini içeren bir konferansın merkez komitesi ile birlikte o limuzinde bulunmak ve o ruhu yasamak… Bu ekip bu konferansta çok çok büyuü bir sorumluluğa sahipti. Çünkü Konferansa bazı bilim adamları ve iş çevresi yanısıra bir çok politikacı, senator ve temsilcileri de katılıyordu. Konferansı düzenlemek, bu konukların her türlü ihtiyacını karşilamak güvenliğini sağlamak, Luiziana hükümeti ile bu ekibin işiydi. Ve Todd bu sorumluluğu taşiyan merkez komitedeki 3 temsilciden birisiydi…


Konukların büyük coğunluğu Shereton Otelinde, biz ve bazı senatörler ise New Orleans’in en seçkin oteli Ritz Carlton’da kalacaktık. Otel’in güzelliğini, seçkinliğini, her köşesinde bir asalet bir zevk olan detaylarını anlatarak sayfalar doldurmak istemiyorum, ama gercekten birinci sınıf bir oteldi ve klastı… Buradaki komedi, şirket tarafından karşilanan kahvaltı ve yatak ücretimiz dışında oteldeki herhangi bir harcamadan itinayla kacınmamız çabasiydi süphesiz. Cünkü hersey öylesine pahalı ve gereksiz yere abartılıydı ki, bedeli ödenen harcamalar dısındaki her türlü ihtiyacımızı otel dışından karşilamaya dikkat ediyorduk. Ama Oteldeki konforumuza diyecek yoktu doğrusu… Krallara layık bir yatak, New Orlens’in ışıklı caddelerine bakan bir manzara ve günde iki kere tekrarlanan oda servisi… Bu arada benim canımı sıkan en önemli ayrıntı, hergün otel odasındaki buz dolabından ne aldığımızı kaydetmeye gelen görevlinin geliş saati ve one sürekli aynı cevabi vermekti: Hicbirsey almadık, yemedik 🙂 İçimden görevlinin “şunlara bak tek birşey almaya bile yanaşmıyorlar ne cimriler” dediğini duyar gibiydim ama ne yapalım yani, enayi degildik ya, dışarda yarı fiyatına, hatta daha ucuz alabilecegimiz seyleri kazıklanarak böylesine pahalı yiyecektik…


Kısacası dışardan bizi gören, yani limuzin bölümünden Oteldeki şamatalı ağırlanmamıza kadar olan bölümü dışarıdan izleyen birileri ” Oooo bunlar ne klas insanlar, baksana nasıl yaşiyorlar, limuzinler, lüks oteller, ye kürküm ye dünyası, diye düşüne dursunlar biz aslında cok sade, basit yaşamayı seven ve öyle olan insanlardık… Bu da görünenle gerçeğin bazen ne kadar celişkili olabileceğine iyi bir örnekti hayatımızdan… Görünene her zaman aldanmamak lazım… Ama laf aramızda ne iyi ki de o sıralar orada göründüğümüz gibi değil de, biz bizdik:) Ben bu sıradan hayatımdan oldukca memnunum aslında… Alçakgönüllü, orta halli hayatımızdan… Böyle abartılı hayat kısa bir süre için eğlenceli olabiliyor ama sürekli olması bana hiç de eğlenceli gelmiyor… Bence yasamın gerçek tadı küçük ve basit seylerden zevk alabilmekte gizli… Böylece büyük şeyler gerçekten büyük olabiliyor hayatında… Oysa onlara alıştığında artık senin için büyük olan hiçbirşey kalmıyor ve yaşam gittikce tatsızlasmaya başlıyor…


Küçük şeylerin tadını çok iyi çikarabilen ben bunun icindir ki sırası geldiğinde bu büyük ve abartılı şeylerden heyecan duyabiliyor ve zevk alabiliyordum… Cünkü biliyordum ki ben o yasamın bir parçası degildim ve sadece bir tutam tatlanıp gidecektim ve bundan da cok memnundum… Böylece başka seferlerim de olabilecekti… Herseferi aynı olan bir hayatım olmadıkca ve tüm bunlar benim için rutin haline dönüsmedikce, bu ve bu gibi şeyler bana hep zevk verecekti ve bunu tekrar yapabileceğim zamanları heyecanla bekleyecektim… Hatta özleyecektim bile… Zaten işin sırrı da burada, yani yaşamda özleyebilecek birşeylerinin olmasında… Bu kalmadımı hayat da sihrini yitiriyor zaten…


Ve şimdi gelelim New Orleans’in sihrine… Bu büyülü sehrin hikayesine…


New Orleans’a gelene kadar New Orleans hakkındaki bilgimin gercekten ne kadar az olduğunun farkında bile degildim şüphesiz. Bu ilginç sehirle ilgili bütün bildigim, Amerika’nin en ünlü cazcılarının buradan çiktigi ve nüfusunun çogunlugun zenci olduğu… Bunun yanısıra Luiziana, yani New Orleans’in bağlı olduğu eyaletle ilgili acıklı bir roman okumuştum bir zamanlar. Ingilizce hazırlık hocamız okutmustu bu romanı: ” Cry Below the County”’, Turkcesi Ağla Sevgili Ülkem… Zencilerin zor ve huzunlu yaşamını anlatan bir romandı bu… kahramanlar yeni hayatlar pesinde zencilerin umut ülkesi Luiziana’ya geliyorlar ve orada bir bir yok olup kayboluyorlardı. Kimi fahişe oluyor, kimi belaya bulaşiyor, kimi de uyusturucudan dolayı ölüyordu… Böyle bir kitap işte… İngilizcesini okuduğum için birçok ayrıntıyı kaçırmış olmalıyım, bir çok şeyi de hatırlamıyorum zaten ama o kitap bana büyük bir hüzün vermişti… Aksine New Orleans insana neşe ve keyif veriyor… Işiklı caddeleri, her biri birbirinden güzel mimariyle tasarlanmış binaları, içlerinden renk çümbüsleriyle süslü hediyelik esyaların ışıltıları caddelere yansıyan dükkanları, baş menüsü deniz ürünlerinden oluşan baharat kokulu restoranları ve striptiz yapan kızların transparan görüntüleriyle müsteri çekmeye calısan gece klupleri… Bu arada her köşe basında bir fahişe görmek New Orleans’i New Orleans yapan özelliklerden biriymiş, bunu da oradayken Todd’dan ögrendim. Bu fahişelerin her birinin de ilginç hikayesi varmış… Daha doğrusu New Orleans’a ait fahişe hikayeleri bütün dünyada meshurmuş, bunu bilmiyordum, cahilligime verin artık.. Hatta bunun üzerine yazılmış sarkılar bile varmıs…


Bu arada hemen bu noktada bir konuya dikkat çekmek istiyorum. Yani New Orleans’in bu neşeli, rengarek hayatının aldatıcı şatafatı arkasında korkunc, tehlike dolu bir New Orleans’in daha var olduğu gercegine… New Orleans sokaklarında polis siren seslerini hergün ve abartısız günün her saatinde duyabilirsiniz. Sokaklarda degerli eşyalarla dolaşmak, özellikle turistseniz cok tehlikeli… Her an gözü dönmüş bir kapkapçının hedefi haline gelebilirsiniz. Ama bunlar Turkiye’deki gibi sadece kapmakla da kalmıyorlar, elleri silahlı ve gerektiğinde o silahı gözlerini bile kırpmadan kullanıyorlar. Örnegin New Orleans’a vardığımız daha ikinci gün bir Fransız turist, 18 yaşlarında genc bir delikanlıydı, cüzdanını vermek istemediği için bıcakla paramparca doğranmıştı… Doğranmıştı diyorum cünkü gördüğümde çocugun neredeyse saglam bir yeri kalmamıştı. Her bir yanı kan revan icindeydi… Cok hoş, masum yüzlü bir cocuktu, nasıl acıdığımı anlatamam… Etrafa bos bos gözlerle bakıyor, kan kaybından bembeyaz olmuş yüzü ölümle burun buruna gelmis bir yüzün dehsetini halen tasıyordu…


Evet, New Orleans sakaya gelmezdi. Burası Amerika’nin en renkli olduğu kadar en tehlikeli, yolsuzlukların, yasadışı olayların, soyguncuların cirit attığı, kara paranın merkezi olan eyaletlerinden biriydi… Suc oranının yüksekliği, yasaların ihlali konusundaki laşkalık, insanların her türlü çilginligi yapacak kadar yoldan çikmis olması ve bunun yanısıra erotizmin doruklarında bir gece hayatının olması, bütün bunlar NEW Orleans’i New Orleans yapan özeller ve çeliskiler… Kaldırımbaşi karşinıza çikan fahiseler fuhuşun yaygınlığını ilk anda sergiliyor zaten… Her köşe başindaki striptiz ve seks klüpleri de bu konudaki serbestliğin ve talebin açık bir belirtisi… Tehlike, zevk, heyecan ve başibozukluk bu şehirde iç içe yani… New Orleans’ ta yok yok gibi… Yok olan tek şey normal olmak, normal yaşamak galiba:)


Her neyse, yine caddelere dönelim, New Orlens caddelerinin en ilginc karakterlerinden biri de, bu caddelerin renkli ve ışıltılı olması yani sıra gece gündüz uyanık ve canlı kalması… Günün her saatinde insanlarla dolup taşan bu caddelerde, gecenin belli bir saatinden sonra pek ayık insan kalmadığı söyleniyor… İnsanlar öylesine cok içiyorlar ki, bir süre sonra gündüzün normal olan insanlar gecenin bir saatinden sonra çilginlasarak kılık değiştiriyor ve farklı kişiliklere bürünüyorlar. New Orleans gece hayatının insanların içindeki en büyük çilginliklari ortaya çikaran garip bir büyüsü var sanki… New Orleans’in French Quarter (Fransız kısmı) denen kısımda büyük bir cadde var. Bu cadde trafiğe kapalı ve genelde turistlerin en cok tur attığı cadde. Bizim Bodrum’daki barlar caddesi gibi hareketli bir cadde yani… Bu caddenin her iki yanında caz barlar, hediyelik eşya dükkanları ve süphesiz gece klupleri, striptiz show yerleri vs. var… Bu arada caddenin iki yanında yer alan bazı restoranların üst katları balkonlu ve müşteriler burada New Orlens gecelerinin tüm güzelliklerini ayakları altına alarak yemek yiyebiliyorlar. Bu balkonlu restoranların müşterileri bir süre sonra öyle kafayı buluyor, öyle sarhoş oluyorlarki, balkonlardan asağıdaki müterilere sarkmaya, laf atmaya, teklifler yağdırmaya başlıyorlar. Bu böyle böyle New Orleans’da bir gelenek olusturmuş ve bu gelenek zamanla bir show’a dönüşmüş… Buna orada Chi Chi Show (yani meme show) diyorlar.


Bunu şöyle açıklayayım… New Orleans’ın bilinen bir başka özelligi de rengarenk kolyeleri ve aksesuarlarıdır. Bu kolyeler normal hayatta kullanılmayan ancak festival ve showlarda takılan cok renkli cok abartılı seyler. (bu arada buradan bildireyim bunlardan bir sürüsüne sahibim ve Türkiye’ye döndüğümde isteyen arkadaşlarıma hediye olarak verecegim). Bu kolyelerin ucunda veya cevresinde ise, oraya özgü birtakım canlı türlerinin figürleri, timsah, yengeç, istakoz, özellikle tava içinde istakoz, çesitli kılıklarda bebek başları, daha çok da maskeli başlar, bebekler vs yer alıyor … Bu arada New Orleans’da batıl inancın bir hayli önemli olduğunu da söylemek isterim. Bunu da yine hediyelik esya dükkanlarında her kösede karşinıza çikan iyi şans ikonları veya kuklalarından anlıyorsunuz. Bunlar her yerde satılıyor ve gerçekten iyi şans getireceklerine inanılıyor… Sanırım bu tür inancların halen varlıklarını koruyor olması, kızılderelilerden kalma birtakım geleneklerin halen kaybolmamış ve Amerika’nın her köşesinde yer etmiş olduğunun bir göstergesi…


Herneyse, konumuza dönelim, bu şans kuklaları, ikonlar, kolyeler, maskeler, caz motifli biblolar, kartlar’ yemek kitapları New Orleans’ın her köşesinde bol bol bulunuyor… Özellikle de turistlerin ziyaret ettigi yerlerde… Bu dükkanların içleri özellikle geceleyin öyle renkli, öyle büyülü görünüyor ki, girip göz atmaktan kendinizi alamıyorsunuz…. Bunlarda insanı çeken gizli bir büyü var sanki…


Evet meme show’undan ve bununla ilgili olarak da kolyelerden bahsediyorduk. Bu kolyeler cok abartılı ve renkli şeyler gecekten… Kiminin ucunda akla hayale gelmeyecek komik, gülünc şeyler de var ama bu turistlerin cok hoşuna gidiyor ve burayi ziyaret eden her turist bunlardan mutlaka birkaç tane ediniyor. İste bu meme shovunda, yukarda icerek kafayı bulmuş müsteriler bir süre sonra bu kolyelerden bol miktarda ellerine alarak asağıda gözlerine kestirdikleri güzel kızlara asılmaya başlıyorlar. Kızın kolyeyi hak edebilmesinin ise tek bir yolu var ve bu yolu benden baska herkes biliyordu, Todd bana söyleyene kadar:) Bu kolyeyi hak etmenin yolu Chi chi showdan yani meme show’dan geciyordu. Yani yukarıdan kendisine kolye uzatan erkeğe, üzerindeki bluzu sıyırıp memelerini gösteren kızlar ancak bu kolyeyi hak edebiliyorlardı… Bunu kim yapar diye gülüp gecmeyin gecenin bir saatinde, herkes kafayı bulunca neler yapılmıyor ki bu şehirde… Kıçını açanlar, meme show yapanlar, yerlerde uzananlar, neler neler…


Bu arada New Orleans’a gelip de Caz dinlememek mümkün degil tabii ki… Her köşe başindan caz melodileri yükseliyor… Todd beni cok ilginç bir yere götürdü… Daha dogrusu şarkı söyleyen adam cok ilginçti… Adamın adı Büyük All’dı… Adam gerçekten büyüktü ama ne büyük… Tek basına sahneyi kaplayacak kadar büyük ve görkemli… Bizim Toktamış gibi üc tane rahat ederdi… Ama adamda bir ses vardı… Inanılmaz bir ton, ınanılmaz bir gırtlak, inanılmaz bir nefes… Cazı hiç böyle keyifle dinlememiştim… Bu arada bir açık seçik sarkılar söylüyor, gözünü, dudağını binbir şekle sokuyor, müşterileri gülmekten kırıp geçiriyordu. Adamda  sesi kadar müthiş bir sahne de vardı.


Daha bircok yerde caz dinledik ama en etkileyicisi “Big All”, yani buyuk Al’dı ne yalan söyleyeyim… New Orleans’a yolunuz düşerse French Quater’da Big All’i dinlemeden geçmeyin, benden size tavsiye…


New Orleans deyince akla gelen bir başka şey de, festival havasında geçen, kostümlü, maskeli, çok aksesuarlı partileri tabii ki… Bu partilerde, boyunlara takılan rengarenk, süslü kolyeler, parlak çarpici renkteki maskeli kostümler ve bir de buna keyfli, neşe dolu caz müzigi eşlik ettiğinde, bilinen normal parti atmosferinin aksine ortamda neseli bir festival havası esmeye başlar… Bu ortamda bir şekilde neşelenmemek ya da samatanın, muziğin, renklerin keyfine kendini kaptırmamak insanın elinde degildir… Kafanızda her ne varsa o ortamda bir anda unutuveriyor ve kendinizi büyülenmişçesine ortamın büyüsüne, eğlencesine bırakiveriyorsunuz… Sonrası yemek, icmek, dans ve eglence tabii ki…


Yemek deyince bu insanlar denizden ne cıkarsa yiyorlar… Timsah, yılan, kurbaga, her türlü et onlar icin bir beslenme aracı… Daha doğrusu damak zevki demek gerekir… Çünkü her biri icin ayrı bir tarif ve sos yapmışlar bu insanlar… Buranın baharatları ve sosları yiyecekleri kadar ünlü zaten.


New Orleans’ta kaldığımız bir hafta icinde, timsah eti de dahil olmak üzere, öyle cok deniz mahsulu yedim ki, sanırım hayatım boyunca yediklerimi toplasam bu kadar etmez…


Bu arada timsah etinin simdiye kadar tattığım en lezzetli etlerden biri olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim… Kurbaga ve yılan etini henüz tatmadım ama, sanırım yeniliklere, yeni tatlara açık olmakta fayda var… Ummadığın tatlarla karşilaşabiliyorsun… Ama bununla birlikte, dünyanin en lezzetli eti de olsa bana kimsenin, köpek, fare ve kedi eti yedirmeye gücünün yetmeyecegini de söylemek isterim… Evet ya bazıları bunları da yiyorlar.


Bu arada konferans boyunca hemen her gece bir parti düzenlendi ve biz hepsine katıldık. Bunlardan ilki bir müzede oldu. Bu Birinci ve İkinci Dunya Savaşi sırasında kullanılan uçakların sergilendiği askeri bir müzeydi. Düşünebiliyor musunuz, tepenizde, herbir yanınızda koca koca ucaklar siz parti yapıyorsunuz. Ortada neseli bir caz orkestrasi, her yanda birbirinden lezzetli yemek standları ve rengarenk insanlar… Büyüleyici olduğunu söyleyebilirim. Bu arada partiler kadar ilginç bir detay da partiye getiriliş biçimimizdi… Hiç abatmıyorum muhteşem bir polis kordonu eşliginde götürülüyorduk her yere. Önde motosikletli polisler, arkada polis otoları ve siren eşliginde otellerimizden alınıyor ve parti yerinde bırakılışorduk. Bu samatanın sebebi aramızda senatörler, devlet temsilcileri, ünlü iş adamları, esleri ve çocuklarinin da olmasıydı tabii ki…


11 Eylül’den sonra Amerka’da hersey degismiş… Güvenlik önlemlerindeki sıkılığı daha ilk hava alanına geldiginiz an hissetmeye başlıyorsunuz. Oysa 11 Eylül’den önce herkes elini kolunu sallayarak hava alanına geliyor, kapılardan hiç kontrolsuz geciyordu. Oysa simdi Adım başi bir kontrolden geçiyorsunuz. İste bizim bu aşirı derecede korunmamızın sebebi de 11 Eylül korkusuydu… Bu durum hem komik hem eglenceliydi… Bir otobüs insan için öyle çok araba ve motosiklet vardı ki ve sirenlerle öyle bir tantana ortaya çikariyorlardi ki, yoldan gecen herkes söyle bir bakıyor ve ne oldugunu anlamaya calışıyordu. Bu arada aynı koruma kaldığımız otellerin önündeki cadde boyunca ve otel icinde de sürmekteydi… Her köşede polislerle karşilasmak benim icin yeni bir deneyim degildi ama Amerikalı’lar için öyle olmalıydı her halde.


İkinci parti yine New Orlens deyince akla gelen ünlü bir yerde Akvaryum’da gerceklesti. Düşünebiliyor musunuz? Yanıbaşinızda köpek balıkları yüzerken siz parti yapıyorsunuz… Burada köpek balıkları yanısıra her türlü deniz hayvanı, yılanlar, kuşlar vs. de sergileniyor… Akvaryumda yankılanan caz muziği ve ellerimizde bol deniz ürünlü yemeklerimizle etrafı dolasmak, akvaryumdaki hayvanları incelemek bir hayli keyifliydi doğrusu… Bu arada ilginç bir ayrıntıya değinmeden geçemeyecegim . Bizim New Orleans’dan dönüşümüzün ikinci günüydu sanırım, televizyonda bir haber, köpek balıklarının içinde bulunduğu tanklardan biri ziyaretcilerin üzerine çökmus, sans eseri Köpek balıkları tok olduğu için kimsenin canına kıymamış… Düşünebiliyormusunuz belki de yıllardır ilk kez böyle bir kaza oluyordu ve biz o kazayı kıl payı, birkaç gün farkıyla atlatıyorduk. Bu da kaderin bir cilvesi olmalı…


Son iki parti ise Shereton Otel’inde oldu. Birincisi olağan bir resepsiyondu ama ikincisi, aynıızamanda konferans’ın da kapanış partisi olduğu için muhteşemdi. Geçen yıl Savana’dayken de böyle bir parti olmuştu ama bu ondan da görkemliydi.


Öncelikle konuklar bir bir içeri alındı ve yerlerine oturtuldu. Daha sonra saygı duruşu ve resmi marşla tören baslamış oldu. Bu törende, Souther Legistlative Conference tarafindan temsil edilen 18 Eyaletin devlet baskanı ve temsilcileri, bayrakları ve marşları eşliğinde bir bir içeri giriyor, bu arada özellikle o eyaletten gelen konuk ve delegeler, kendi temsilcileri girerken ayrı bir sevinç ve coşkuya kapılıyorlardı. Genelde her temsilci alkışlanıyordu ama her eyaletin konukları kendi temsilcisini daha bir farklı karşilıyor, onlar girerken ayağa kalkıyor ve eyalet marslarını birlikte söylüyorlardı. Bu arada yemek servisi de birbirinden lezzetli yemeklerin masaya getirilmesi ile devam ediyordu.


Son eyalet bayrağı da gelip, marşi söylendikten sonra, bu kez büyük bir şamata başlıyordu. Bu önünde motosikletli polislerin yer aldığı, ardında bir orkestra, dansçılar, akrobatlar ve benim gibi gönüllü konukların katıldığı bir konvoyun salona muzik eşliğinde girmesi ve etrafa kolyeler, süsler atarak dansederek salonu turlamasının yarattığı bir şamataydı. Hepimiz maskeliydik ve elimizde isteyen konuklara atmak uzere bir sürü kolye ve süs vardı. Bir yandan dansederek salonu turluyor bir yandan da konuklara elimizdekileri fırlatıyorduk. Fırlattiğımız bu şeyler arasında kolyeler ve süslerin yanısıra bir de yine New Orleans’a özgü, sarı yeşil çok güzel minik şemsiyeler de bulunuyordu. Bu şemsiyelerden bir tanesini de kendimiz açarak, döndüre döndüre dans ediyorduk… Pek kolay olmadığını burada itiraf etmeliyim. Düşünün bir eliniz hediye dolu ve onları dağıtmaya çalışıyorsunuz, öbür elinizle de şemsiyenizi çevirerek bir yandan da dansederek ilerliyorsunuz… Denemeden zorluğunu anlayamazsiniz.


Iste böyle zorda olsa birkac kez salonu turladım ben de ve elimdekileri gözüme kestirdiğim konuklara fıirlattıim. Daha doğgrusu beni kestirip isteyenlere. Bu arada bütün salon ayaktaydı ve konvoyu alkışlıyordu…. Motosikletlerin sesine karışan orkestra ve çiglik çigliga eğlenen insanlar garip bir coşku ortamı yaratıyordu Bu Amerikalı’lar gercekten tuhaf insanlar… Seremoniyi, töreni, abartıyı gerçekten çok seviyorlar…


Bütün bu abartılı parti gecelerinden farklı olarak gündüzleri oldukca sakin geciyordu. Yine konferans programı içinde, konferansı dinlemek istemeyen ya da farklı vakit gecirmek isteyenler icin ve daha cok da katılımcıların aileleri için düzenlenmis bazı gündüz programları vardı. Bunlar plantasyonlara ve eski kölelerin bulunduğu yerlere yapılan turlar, New Orleans’ın guzelliği ile ünlü evlerini ziyaret etmek üzere düzenlenmiş turlar ve Swamp tur gibi çesitli turlardı. Ben bunlardan özellikle Swamp turu, yani bataklıkları ve timsahları sevdim. Onları suyun içinde gördüğünüzde hiç de korkunç görünmüyorlar. Hele teknenin kaptanının attığı yiyecekleri neşe içinde yutarlarken sevimli göründüklerini bile söyleyebilirim. Asil bunların korkunçları büyük olanları, yani krokodayl’lar. Onlar genelde Amerika’da yaşamıyorlar, ama hayvanat bahcesinde birkac tane gördük…


Hayvanat bahcesi deyince, benim New Orleans’daki en güzel günüm sevgili kocacığımla gündüz birlikte vakit gecirebildigimiz tek gün olan, hayvanat bahcesine gittigimiz gündü. Todd genellikle gündüzleri calıştığı için, ben onsuz bir yerlere gidiyordum. Çogunlukla da alış-veriş yaparak ya da otelin havuzunda yüzerek vakit geçiriyordum. Son gün konferansı bittiği için Todd işi kırdı ve beni hayvanat bahcesine götürdü. İnanin o gün çocuklar gibi sendik…


Once otelimizin bulunduğu caddeden bir tramvaya bindik. Bu tramvay cok yavaş gidiyordu ama üstü açık ve keyifliydi. Özellikle Iki yanında inanılmaz güzel villalar olan St. Charles caddesinden gecerken yaşanan zevk anlatılmazdı. Kendimizi evlere öyle kaptırdık ki hayvanat bahcesine gitmek icin inecegimiz yolu kaçırdık. Bu arada indiğimizde de bir türlü taksi bulamadık. Acele ediyorduk çünkü bu konferansın son günüydü ve akşama da o büyük parti vardı. 5’e kadar otele dönüp üstümüzü degiştirmeli 6’da partide olmalıydık.


Taksi bulamayınca, belki kestirme bir yol buluruz diye parkın icine daldık. Park öyle büyüktü ki kaybolduk… Arada yavaş yavaş yagmur da ciselemeye baslamıştı. Tam hayvanat bahcesine gitme ümitlerimizi yitirip otele dönmeye karar vermistik ki, ben Todd’a birilerine sormayı önerdim. İyi ki sormuşuz ordan gecen bir çift sorumuza karşilık biz de tam oradan geliyoruz demesin mi:) Meğersem bu parktan hayvanat bahcesine servis yapan bedava shettle’lar (servisler) varmış. Hemen parkın girişinden kalkıyormus… Bingo!!!! Sevincimize diyecek yoktu artık. Koşa koşa servise yetiştik ve 10 dakika sonra hayvanat bahcesindeydik.


Gördügüm en güzel hayvanat bahcesiydi bu. Hayvanların çesitliligi bir yana içinde doğal bataklıklar, cangıllar, inanılmaz güzel pastoral güzellikler vardı. Etrafı dolaşirken hafif hafif yağmurun ciseliyor olması da oldukca keyifliydi. Yağmurdan dolayı kalabalık dağılmış, etrafa tatlı bir sessizlik çökmüstü. Sadece hayvanların sesleri geliyordu. Bunun yanısıra ıslak toprak kokusu ve çimenlerin ıslaklığıyla ayaklarımızın serinlemesi, herşey harikaydı…


Neler görmedik ki, zürafa, fil, timsah, krokodayl, yılan, hem de en korkunç olanlarını, deve kuşu, maymun.orangutan, deve, su aslanı, leopar, aslan, böcekler, sürüngenler, kelebekler, kuşlar… neler neler….


Ayrı bir alem, ayrı bir taddı burası ve New Orleans hatıralarıma ayrı bir guzellik katmıştı…


Bu arada, Todd’la gündüz birlikte geçirebildiğimiz yegane günümüz olması dolayısıyla da, bu günün bütün o hafta içinde yaşadıklarımızdan ayrı, özel bir tadının olduğunu söylememek haksızlık olacaktı doğrusu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.