Neyi nasıl sevdiğini hatırla… Covid günlüğü…

Tam yazmaya oturmuşken, yazdığım yazının 2011’de yazdığım yazıyla 
aynı paralellikte olduğunu görerek şaşırdım.
Aynı sularda, aynı nefes arayışıyla, 
aynı ışığa kavuşma özleminin tarifsiz yorgunluğuyla yüzleşiverdim… 
Tek farkla… 
Bu defa hayat, kim olduğun, neyle biçimlendiğin, 
hürmetle, aidiyetle kendini nereye koyduğun gibi bireysel yüzleşmeleri; 
bir arada yaşadığın – hatta tanımadığın- insanları da içine katarak aynı yüzleşmeye zorluyordu… 
Durum şu ki; 
aslında bizi yalnızlaştıran tek nefeslik canımızı kaybetme korkusu değildi… 
Bu; sarılmaların, sırt sıvazlayan ‘hadi hadi her şey düzelecek takma kafana’ diyen 
güvenilir dokunuşların, çoğul kahkahaların, çoğul gözyaşlarının verdiği gücü
kaybetme korkusuydu.
Birbirimizi gerçekten anlayarak yaşamayı bildik mi? 
Dilsiz de konuşur insan, gönülden dinlemeyi bildik mi? 
Dünyevi yolculuğumuzda alacağımız daha kimbilir kaç nefesin değerini… bilecek miyiz?.. 
bileceğiz daha… öğrenmeye direnmezsek daha fazlasını da…  

 

Bir zamanlar bu şehirde güneşli bir günün sonunda sokaklara çöken karanlığa, 
saat kaç olursa olsun aldırmadan güvenle dolaşır, 
yorulunca susayınca oyun bitince evin ziline basıp 
kapıyı her nasılsa bir açan bulunacağının rahatlığıyla kapıya dayanır, 
bugünü ertesi günün teminatı görerek, 
yarın da aynı emin adımlarla sokaklarda dolaşacağını bilmenin huzuruyla 
yatar uyur uyur uyurduk… Bu çocukluktu.

 

Bir zamanlar… 
Cümlelerimiz upuzun bir ömrün sorumluluğunu alma riskine hazırdı… 
Kelimeler ağzın içinde evrile devrile, zararlı ve saldırgan atıklardan arınır, 
aklın ve yüreğin bileşkesinden damıtılır, 
bir duvara konuşma hissi yaşamaksızın… karşılık bulacağını bilerek… 
dökülürdü. 
Ne verilmiş sözlerin sorumluluğundan korkar, 
ne alınmış sözlerin mahcubiyetinden kaçardık. 
Neden çocukluğunuzu bu kadar özlediğinizi hiç düşündünüz mü?…

 

Meramını net ve samimi bir dille anlatabilme hürriyeti, 
kabalaşmadan, hırçınlaşmadan saklanmadan ifade etme hassasiyeti tutuyordu bizi ayakta… 
Şimdiyse; korkularla sindirilen insanlığın kimlik bunalımında ortaya çıkan 
dengesiz sonuçlar üzerine yazılan tonlarca kişisel gelişim kitabının içinde arıyoruz kendimizi.. 
Bu güven, bu hürriyet, bu vicdan, bu iyilik, bu kendin olma haliyle bütünleşme meselesini… 
Oysa bu yükün sorumlusu hepimiziz, 
tek bir insanın farkındalığıyla çözülmüyor çözülemiyor iç sıkıntısı. 
Neyi neden yaşadığını bilen bir çağın insanlarına ihtiyaç var, 
neyin ne olduğunu dikte edenlerden önce… 
Pek çoğunun ‘spiritüel gelişim’ diye adlandırdığı, araştırdığı, merak ettiği gizemin özünde de 
bir parça bu var; ‘Ömrümüzün sonunda hoşnut bir zarafetle ölebilir miyiz?’ 

 

Kelimeler bütün hücrelerimizde parmak izi gibi şifreli, 
sadece çıkmak için zamanını bekliyor. 
Ömrümüz, ağzımızdan çıkan kelimelerin toplamı kadar… 
Şimdi bir yenisi daha eklendi; Covid. 
Yarın başka bir kelime öğretecek kalanı… 
Başımıza gelen olaylar belki henüz farkına varamadığımız 
bir başka hayatın varlığını bize hatırlatma turlarıdır.
Hayat, bu turlara dayanacak gücü bulamadığında bitiyor, 
öğrenilmiş çaresizliğin eğitimsiz coğrafyasında kendini tüketerek… 
Uyanmaksa ‘şu an’ın farkındalığına kök salarak… 
‘Şu an’ bizi öncelikler listemizi değiştirmeye, olayları idrak etmeye 
ve gereken eylemi gösterme cesaretine hazırlıyor. 
Tamamen ‘yalnızım’ kelimesine saplanmadan, 
tam tersi ‘hepimiz biriz‘in bilincine uyanmaya… 
Bir arada olma ihtimalinin doğurduğu sevinçle yeni bir hayata doğru yol alabilir miyiz?

 

Şahsiyet gelişiminde olmazsa olmaz kutucuklarına her gün bir yenisi ekleniyor. 
Her duruma ve olaya karşı ‘Neyi neden seçtiğini bilme hali’, 
‘Neyi koruyup hayatına neyi dahil etmek istediğini idrak etme hali’, 
‘Sadelikle basitliğin arasındaki ayrımı kavrama hali’,  
‘İyi insan olmanın akılla yönetilmediğinde işlevselliğini yitirme hali’, 
‘Birbirimizi dilsiz kulaksız, gönülden sevebilme hali’, 
‘Aşkı hevese, sevgiyi surete bulandırmama hali’  gibi…

 

İnsanlar ‘seni seviyorum’ demeyi neden bu kadar geciktirir? 
İnsanlar sevdikleri, özledikleri, içinde olmak istedikleri hayatı neden bu kadar geciktirir? 
Bir gün hayat, o çok sevdiklerine sarılamayacak duruma getirdiğinde seni, 
ağır bir sorumluluk zincirine ekleniyorsun… 
“Bizi üzen başımıza gelen olaylar değil; bunlara verdiğimiz tepkilerdir” der Victor Franklin. 
Hep diyordu ama hiç iliklerimize kadar hissetmemiştik belli ki…

 

Neyi nasıl sevdiğini hatırla… 
Okey’e dönüyorsun ve üç tur geçmiş farkında değilsin… 
Bütün bunlar olup biterken, 
bütün bunların aslında bütün bunlardan ibaret olmayan 
bir bütünler zincirinin sadece bir halkası olduğu gerçeğiyle yüzleşiyorsun… 
ve biri senden önce ıstakayı deviriyor… okey … 

 

Artık karşı kaldırımdasın…
Bir başka kelimenin, başka farkındalıklarla, bambaşka sorumluluklar yükleyeceği yeni bir durağa kadar.

 

 sibelbengu@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.