İngilizlerden Viyana’da çağdaş bir requiem

İngiltere’ye hiç gitmedim. Londra deyince aktarılan, sisli, yağmurlu ve soğuk bir hava ile hep tanımlama yapılır. Bir İngiliz orkestrasını da, bu güne kadar dinlemedim.

Pastırma yazının yaşandığı ekim başlarında, güneş ile yağmurun flört ettiği günler de, İngilizler, bir hafta değişik programlarla, Viyana da Musıkvereın’ın konuğuydu.

Ekim ayının ilk pazartesi akşamı, Musıkverein büyük salonunda, yine boş yer yoktu. Salonun arka bölümüne alınan, ayaktaki izleyiciler de bu kez bölüme neredeyse sığmamıştı. Değişik ülkelerin insanları, Japonlar, Asyalılar, Afriklılar, İspanyollar, ABD’den gelenler, Baltık kıyılarından, Kırgızistana uzanan dünya vatandaşları.

Omuz omuza, miting meydanın da gibi, müziğin birleştirdiği bir ortamda, bir aradalar. Tuvaleti ile gelen bayanlardan, kot pantolonu ile gelenlere kadar değişik bir görüntü. Beş yıldır izlediğim konserler de bu bölümü, ilk kez bu kadar kalabalık görüyorum.

Salonda bir türbanlı genç kız dikkatimi çekiyor. Asya’dan geldiği izlenimi uyandıran türbanlı bir başka genç kız da, kucağında altı aylık bile olmayan bebeği ile ayak da konseri izlemeğe çalışıyor.

London Phılharmonıc Orkestra müzisyenleri ile koro da, sahneye adeta sığamamışlar. Onlar da neredeyse omuz omuza. Sahne de, neredeyse iki yüz kişilik bir müzisyen grubu.

Orkestra’nın yanı sıra iki ayrı koro sahnede. Singverein der Gesellschaft der Musikfreunde in Wien ile Sangerknaben. Gençler, büyüklerinin yanın da, o kadar sevimliler ki.

Her yıl sonbahar da, ağıtların yer aldığı programlardan en az bir programı beş yıldır izliyorum. Bu yıl, 2013’ün sonbaharında, çağdaş olarak niteliyebileceğimiz bir eseri dinliyor ve izliyorum. 1913-1976 yıllarında yaşamış olan, Benjamin Britten’in, “War Requiem, op.66” eseri, bir buçuk saate ulaşan eser, önceki yüzyıllardan farklı bir ağıt.

Şef Vladimir Jurowski. İngiliz Orkestrası’nı, bir Rus şef yönetiyor. Müziğin akışına göre, zaman zaman orkestra, adeta ikiye bölünüyor. İki ayrı orkestra ve iki ayrı şef var sahnede.

Sahne de bir eserin yorumlanmasında da, ilk kez böyle bir uygulama ile karşılaşıyorum. Zaten eseri de ilk kez dinliyorum.

Eser de, Soprano ön planda. Yükü o taşıyor, ağıtı o yönlendiriyor gibi. Soprano Tatiana Monogarova’nın ismi programda belirtilmişti. Ama o yer alamıyor. Yerine bir başka yine Rus soprano, Evelina Dobraceva. Onun sahnede ki yeri de, bu seslendime de farklı. sahnenin önünde diğer solistlerle birlikte yer almıyor. Sahnenin üst katında, küçük locada dev bir sanatçı. Orkestranın arkasında ve yukarıda, üçüncü bir şef gibi adeta. Seyircilere, orkestraya, korolara ve şefe yukarıdan sesleniyor.

Requiem’lerde soprano, benim yakşımım, hep başrolde. Kadın sesi, bu ağıtlarda çok önemli. Sahne düzenlemesi yapılılrken, tahta çıkarılan diye yorumlayabileceğim, soprano’nun yukarıya, baş köşeye alınması, belki eserin karakterinden kaynaklanmakla birlik de, ilk kez karşılaştığım bu sahne düzeni ile görsel olarak da, daha çekici bir sunum gerçekleşmiş oluyor. İsmi program dergisinin baskısında yer almayıp, ekleme yapılarak bilgilendirildiğine göre, bu değişiklik son anda gerçekleşmiş. Yine ilk kez dinlediğim Evelina Dobraceva’ya hayran kaldığımı belirtmeden geçemiyeceğim.

Tenor, Ian Bostridge ve Bariton, Matthias, sahnede orta da değil yan da yer alıyorlar. Solistler, korolar, şefler bir uyum içinde, Britten’i yorumlarkan, ağıtla adeta ona yeniden yaşam veriyorlar.

Şimdi, Viyana’dan uzak da, susuz bir Ankara’da, bu yazıyı hazırlarken, CD dönüyor. Yarım asır öncesinden sesleri günümüze taşıyor. Benjamin Brıtten’in, sağlığında London Symphony Orchestra’sını yöneterek kaydettirdiği, 1963 Decca kaydını dinliyorum. 20.Yüzyılın bu ağıtının kaydını, 21.Yüzyıl da dinlerken, iki hafta önce Viyana’da dinlerken yaşadığım görüntüleri de, sinema şeridi gibi gözümün önünden geçiyor.

Viyana da müzik, gerçekten farklı. Yaşamın her zaman her an içinde. Seçimler vardı Viyana’da, ne bağıran adamlar, ne naylon afiş kirliliği, ne kalabalıklar, diğer günlerden farklı bir gün değil yani. Farklı olan müzik burada. Ve dünya vatandaşları buraya adeta müzik için geliyorlar. Seçim bitti, yine aynı görüntüler. Seçim öncesi ve sonrası bir fark yok. Size söylemeseler seçim olduğunun bile fakına varamazsınız.

Her akşam nereye gideceğinizi şaşırıyorsunuz. Pazar günleri ise tam bir şölen. Bu şölenleri bu yıl, kısa kısa da olsa, nisan, mayıs, eylül, ekim, çoğalttık. Yeni yılda daha da çoğaltmak gerekiyor.

İleri ki haftalar da, sergilerden, operadan ve sopranolardan da, pazartesileri sizlere seslenerek, gecikmeli olarak, paylaşmayı sürdürebiliriz.

_____________

Ankara, 21 Ekim 2013. Pazartesi
ismail.bayer1@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.