İNGİLTERE'DEN… 4. Sınıf Vatandaş!

Azınlıkların Türkiye’de ikinci sınıf vatandaş olduklarını ne hatırlatmak ne de tekrarlamak gerekmiyor. Zaten ikinci sınıf vatandaşı olmayan ülke mi var yeryüzünde? Ha 1.sınıf ha 2.sınıf, ne fark eder diyeceksiniz? Hangi birimiz uçağa bindiğimizde first class seyahat ediyoruz ki? Gerçi, “Ne mutlu ki 2.sınıf yurttaşım” diye kendi kendine ajitasyon çeken kimseye doğrusu hiç rastlamadım, ama herhalukarda sınıfıyla şişinmek olsa olsa Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya romanındaki vatandaşlara özgü bir retorik dilidir diye düşünüyorum.

Neyse, ben bu işler böyle gelmiş böyle gider derken, geçen hafta sonu vatandaşlık klasmanımda bir metamorfoza uğradım.  Cumartesi gecesi 2.sınıf vatandaş olarak yattım, sabahleyin 4. sınıf vatandaş olarak kalktım.

Bir makale okudum yaşamım değişti diyemeyeceğim, ama Pazar gazetelerini kahvaltıda okurken yurttaşlık pozisyonumda bir düşüşe uğradığımı gördüm. Radikal’in ekinde Baskın Oran’ın “Ulus-devleti nasıl bilirsiniz?” yazısını okumasam 2.sınıf bir yurttaş olarak mutlu, ya da mutsuz bir şekilde yaşamaya devam edecektim. Meğerse sadece aldatıyormuşum kendimi.

Baskın Oran’a göre TC vatandaşlarını fiilen dört hiyerarşik sınıfa bölmüş bulunuyor: 

1. Sınıf yurttaşlar: Hanefi, Sünni, Müslüman Türkler.
2. Sınıf: Müslüman olup da Türk olmayanlar ve Aleviler. Çerkezler, Pomaklar, vb. gibi “Türk kültürüne bağlı” sayılanlar Türk soyundan olmadıkları için ikinci sıradadırlar. Aleviler ise Sünni olmadıkları için.
3. Sınıf: Kürtler. Asimilasyonu reddettikleri için üçüncü sıradadırlar.
4. Sınıf: Gayrimüslimler. Asimile edilmeleri imkânsız sayıldığı için son sıradadırlar ve gerek maddi varlıklarının Müslümanlara transferi (en başta Varlık Vergisi!) için gerekse ülkeyi terk etmeleri için Cumhuriyet tarihi boyunca sistematik politikalar uygulanmıştır.

Gördüğünüz gibi bir makaleyi okuma süresi içinde sandığımdan iki yurttaşlık kategorisi daha aşağıda buldum kendimi. Gerçi hep en altta güreşiyormuşuz, ama artık konumumuz ‘bilimsel’ bir nitelik kazanmıştı.

Daha sonra Oran’ın gene de insaflı davrandığını düşünmeğe başladım. Ya sınıflandırmasını Osmanlı’nın devşirdiklerini, kılıçtan dönenleri, İttihatçı’ların kılıç artıklarını ilh., ilh. de hesaba katsaydı. Üstelik mutlaka bu etnik kategoriler içinde de farklılaşmalar olduğuna göre liste iyice uzayabilirdi, gayrimüslim azınlıklar hep en alt sırada kalmak kaydıyla.

Gene de 4.sınıf pek hoş gelmiyor kulağa. Bir vakitler 3.sınıf tren bileti vardı ama Devlet Demiryolları bile 4.sınıfa gerek duymamıştı. Nasıl yapsak etsek de bir sınıf atlasak? Kürtlerin üzerinden atlamayı, ya da onları sollamayı denesek? Turgut Özal yirmi küsur yıl önce sayılarının on milyon olduğunu söylemişti. Sayıları elli bini pek aşmayan 4.sınıf vatandaşların sanmıyorum bu yarışmada fazla bir şansları olacağını?

Kibarca, ‘lütfen müsaade edin aranızdan geçelim’ desek, ‘görmüyor musun kardaşım biz de ilerlemeye çalışıyoruz’ demezler mi? Bu taktik tutmayacak.

Farklı bir yöntem düşünmek gerekiyor. Teknik iş alanlarında yükselmek için uygun bir yöntem grup yöneticisini harcamak yerine onun terfi etmesini sağlamaktır. Böylece ondan boşalan yeri başarılı bir başka eleman doldurabilir. Bence Kürtlere bu taktiği uygulamamız gerekiyor. Kürtleri 2. lige şutlayabilirsek, ver elini 3. lig!

Sanırım Türkiye’de demokrasinin sorunları giderek birikti; azınlıklar sorunu bu sorunlar kütlesi içinde sadece küçük bir parçacık, Kürt sorunu ise belli başlısı. Kürt sorununu barışçıl ve demokratik olarak çözülmediği sürece ülkemizdeki bütün demokratik kurumların tehdit altında olmaları kaçınılmazdır, demokrasinin sınırlarının genişlemesi ise boş bir hayal.

70’li yıllarda geri ülkelerde demokratik görevlerin ancak “geçerken”, yani sosyalizm mücadelesinin bir yan ürünü olarak başarılabileceğini düşünürdüm. Bugün Türkiye’de Kürtlerin demokratik haklarını savunamayan bir işçi sınıfının ne sendikal ne de siyasal bir birlik oluşturmasının mümkün olamayacağını düşünüyorum. Sosyalist hareket için de aynı şeyi söylemek mümkün. Kürt sorunu Türkiye ve demokrasisi için bir sınav.

İki olumlu faktörden söz edebiliriz. Birincisi, Demokratik Toplum Partisi (DTP) gibi bir partinin varlığı ve mecliste yer alması. Kapatılma davasına karşı savunmasında da net bir şekilde görülüyor: DTP demokrasi konusunda önemli bir kazanım ve Kürt sorununun demokratik çözümü için belki de son on yılların en iyi fırsatını tanıyor Türkiye’ye. Kadınları siyasete katılımını sağlama konusunda ise Dünya çapında örnek alınacak bir yaklaşım sergiliyor.

İkicisi, memleketteki en iyi beyinlerin günümüzde insan hakları ve demokrasi yönünde seferber olmasıdır. Giderek daha çok yazar, aydın ve sanatçı DTP’nin kapatılmaması talebini dile getiriyor. Bu talep ve ses yükseldikçe sendikalarda da yankılanması beklenmelidir. Sınıfı parçalama potansiyeli taşıyan bir konuda sendikaların pasif kalmayacaklarını ummak gerekir.

Kısacası, bugün Türkiye’de demokrasi için bir şansımız var.

Malmö’de “Başka bir Dünya mümkündür ” diye insanlar yürürken bizim de “Başka bir Türkiye mümkündür” diye hayal etmemiz yerindedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.