İNGİLTERE’DEN… Boris’in babasıyla okuldaydım

Bendeniz Ankara’da doğdum, Ankara’da Ayşe Abla İlkokulunu bitirdim.   Ama ondan sonra, İngiliz Babama izafeten, İngiltere’deki Sherborne yatılı okuluna gönderildim.
 
Okul tam eski cins İngiliz yatılı okuluydu.   Dayak boldu.   Ders, okuma, kültür filan önemli değildi, tek önemli şey spordu.   Ve tabii ki her spor değil.   Mesela futbol yokdu.   Futbol, işci kademesinin sporu diye oynanılmazdı.   Ama rugby çok oynanılırdı.
 
Boks da önemliydi.   O kadar önemliydi ki, okula yeni varan “New Boy”lar, hemen bir boks turnuvasına sokulurdu.   Öğretmenler de, seyredip, not alıp, o zavallı oğlanların ne biçim adam olduklarını, olacaklarını, güya tesbit ederlerdi.
 
Zavallı Anneme de o cenabet boks konusunda, başöğretmenden Ankara’ya bir mektup gelmiş, Annem nerede ise yere düşüp bayılacakmış okuyunca.   Başöğretmen benim boks maçım hakkında yazmış.  

“Size çok iyi haberim var” diye yazmış o aptal herif.   Karşımdaki oğlan benden çok daha büyük olduğuna rağmen, kolları benim kısa kollarımdan çok daha uzun olduklarına rağmen, bana bir esaslı dayak attığına rağmen, bütün yüzüm kan aktığına rağmen, ben teslim olmamışım, 3 raundlık maçın sonuna kadar dayanıp devam etmişim, Başöğretmen Hazretleri bunu çok beğenmiş.   Ve zavallı Anneme, sevinin, jümbüş yapın, size önemli haber iletiyorum diye bildirmek istemiş.
 
İşte bu deli okula varınca, okulun rugby kaptanı, herşeyin başkanı, herkesin kahramanı Stanley Johnson diye birisi.   Sarı saçlı, mavi gözlü, yani tam beğendikleri tipten.  Hem de Latince ustasıydı, Latincede birinci idi, ki o zamanlar Latince en önemli konuydu. Ama yine dedikoducular diyorlardı ki, “Bu Johnson’un bir Türk tarafı varmış.   Tuhaf, çünkü Türk’e benzemiyor.   O yeni gelen Streater gibi değil, onun mavi gözü filan yok, yani zaten bize benzemiyor.   Ama Stanley Johnson esaslı İngilize benziyor.   Hem de ailesi Somerset eyaletinde çiftlikte oturuyorlar, ki biz ‘country’de oturanları severiz, Streater ailesi gibi şehirde oturanları pek sevmeyiz.   Tuhaf.”

Johnson da geldi, benimle konuştu, ki o büyükler küçükler arasında pek yapılmazdı.   Türkçe bilmediğini, dedesi Ali Kemal hakkında birşey bilmediğini itiraf etti.   Kendi dedesi hakkında sorular sormaya başladı.   Ben de tabii ne bileyim?   Ama bazı soruları İstanbul’a, kendi büyük babam Muvaffak Menemencioğlu’ya ilettim, bana cevaplar geldi, ben de Stanley’e fırsat bulunca bildirmiştim.

O günden bugüne, Stanley’i arada sırada görürüm, bu günler Londra’da komşuyuz.   Tabii ki değerli, önemli bir zat.   Buluşunca konuşuruz, tabii.   Ama Türkiye’yi pek konuşmayız.   Çünkü Türkiye ile pek ilgisi yok.  

Ve babanın ilgisi yoksa, oğul Boris’in ne ilgisi, ne de bilgisi vardır, o belli olmalı.

Ben de, okul hatıralarımdan onu bildirmek istedim zaten.

Boris Londra için iyi bir belediye reisi mi, kötü bir belediye reisi olacak, bilmem.

Ama şunu biliyorum ki, yapacağının Türklükle ilgisi az, Boris’likle ilgisi bol olacaktır, o şimdiden belli.

 

* Yazarımız Namık Kemal’in torunun torunudur…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.