İNGİLTERE’DEN… Bütün kuğular beyaz mıdır?

Amerika ve İngiltere’de Mayıs ayının en çok satan  kitapları arasında ‘Siyah Kuğu’da vardı. Lübnan asıllı bir Amerikalı olan Nassim Nicholas Taleb, kitabının başlığını ve konusunu, filozofları asırlar boyunca meşgul eden “siyah kuğu” olayları teorisinden alıyor.

1697’de Hollandalı kaşif Willem de Vlamingh’in Avustralya’nın Batı kıyılarında siyah bir kuğu gördüğü haberinin Avrupa’ya ulaşmasıyla, zoolojiden önce epistemeloji bir sarsıntı geçirmişti. O güne kadar bilinen bütün kuğular beyazdı. Şimdi ortaya çıkan bu siyah kuğu, önceki bilgileri alt üst etmişti. Ekonomist ve filozof John Stuart Mill’inde daha sonra işaret ettiği gibi, “Beyaz kuğuların sayısının çokluğu, tüm kuğuların beyaz olduğu sonucunu vermez, bir siyah kuğunun varlığı bu önermeyi çürütmeye yeter.”di. Böylece bu olay, bir gerçeğin hiç bir zaman kesinlikle bilinemeyeceği görüşüne bir metafor oldu.

Sadece aniden olması ya da öngörülememesiyle değil büyüklüğüyle de şok yaratırken, günlük yaşamda ve politik gündemde önemli dönüşümlere neden olan olaylar ‘Siyah Kuğu Olayları’ olarak adlandırır. Bu yaklaşımı temel alan Taleb, önceden tahmin edilemeyen bazı olayların sadece birey, toplum ve siyaseti değil tarihi de etkilediği hatta yönlendirdiğini ileri sürüyor.  İster özel yaşamda, ister küresel boyutta olsun bu tür olayların, bir şekilde tarihin akışını belirlediğine varan söyleminde Taleb, yakın tarihin önemli olaylarından da örnekler veriyor.

Örneğin, 11 Eylül’de Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırı böyle bir olaydır ona göre. Böyle bir olay olması nedeniyle de, neden önlenemediği konusundaki tüm araştırmalar gereksiz ve anlamsızdır. Eğer şimdi bir saldırı daha olursa, ancak bunun bir başarısızlık olacağını, bu anlamda da New York’un 12 Eylül’de, 10 Eylül’e göre daha güvenli olduğunu ileri sürüyor.

Siyah kuğu olayların en önemli özelliği olan öngörülemezliğine vurgu yapılan kitapta, örneğin, 11 Eylül öncesindeki günlerde New York üzerinde savaş uçaklarının devriye gezmesinin onaylanmasının mümkün olamayacağını, böyle olsa bile, rotasından çıkan bir uçağa, savaş uçakları tarafından ateş açılması emrini kimin verebileceğini soruyor Taleb. Bu sorudan, bir yanıyla bu tür felaketlerin “pozitif” özelliklerine gizlice atıf yaparken, doğal olarak, bu tür emirlerin verilmesinin ancak 11 Eylül sonrasında mümkün olduğu sonucuna varıyor.

İki farklı dünyadan bahsediyor Taleb. Olayların göreceli de olsa öngörülebildiği ve tek tek olayların siyaseti rotasından çıkaramadığı, “Mediocristan” (Buna ‘Olağan-istan’ diyebiliriz) bir dünya.  Diğeri de, büyük, beklenmedik olayların her şeyi değiştirdiği, “Extremistan”. (Ekstremistan)

Taleb, öngörülmesi imkansız, ancak sonrasında geriye bakıldığında izlerinin rahatlıkla takip edilebildiği siyah kuğu olayların, elektronik olarak birbirine bağlı küresel dünyada arttığını, dünyanın giderek tesadüfi olayların akışına kapıldığını ileri sürüyor. İnsanların aynı bilgi kaynaklarından beslenmeleri nedeniyle, herkesin aynı anda Harry Potter okuması ya da katillerin bile birbirini taklit etmeye çalışmasını (Virginia Tech Koleji’ndeki katliam) bu tür olayların olasılığının artmasına yerel ya da özel yaşamlardaki yansımaları olarak sunuyor.

“Eğer, …..” senaryolarıyla siyah kuğu olaylarının etkisini göstermeye çalışıyor. Eğer, Adolf adındaki Avusturyalı ressam, sanat dünyasında umduğu başarıyı elde etseydi… Arşidük Franz Ferdinand’ın şöförü Saraybosna’da farklı bir yoldan gitseydi….. 11 Eylül’de kaçırılan uçakta yolcular pilot kabinine girmeyi başarıp teröristleri durdurabilseydi…. Seçilen tek tek olayların dünyayı sarsan olaylar olması nedeniyle, gerçekleşmedikleri takdirde yerine bir senaryo üretmek kolay değildir. Ama, Taleb’in görüşlerindeki asıl sakatlık da buradadır. Tarihi tek bir ayak üzerine kurmaya çalışmasında. Yani tek tek olayların, nasıl olduysa insanlık tarihini belirlediği sonucuna varmasında.

Taleb, her şeyden önce, geçmişteki bazı olayları bugünle bağlayarak, her dönemin kendine özgün tarihsel bağlamını görmezlikten geliyor. Bu perspektiften, tarihin akışını tek tek olayların sonucuyla açıklamaya çalışıyor. 11 Eylül saldırısı gibi bazı olayların, sonraki gelişmelerin ‘miladı’ olarak adlandırılsa bile, olay öncesi gelişmelerin, böyle bir siyah kuğu olayını tetiklemesi olgusunu atlıyor. Ciddi toplumsal dönüşümleri, bireysel düzeyde yapılmış tercih ve seçimlere indirgeyerek, (Hitler örneği) toplumsal gelişmelerin, buradan da siyasetin tesadüfiliğini ispatlamaya çalışıyor. Tabii bunu yaparken, sorumlulukları bazı insanların omuzları üstünden indirmeyi de başarıyor.

Oysa, 11 Eylül sonrası yapılan soruşturmalar terörist saldırının öngörülemeyeceğini değil, tersine yaklaştığını gösteren bulguları ortaya çıkardı. CIA ve FBI, elindeki tüm delillerin, böyle bir saldırının planlandığına çok önceden işaret ettiğini artık bilmeyen yok gibi. Ayrıca, Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan ilk saldırı da değildi bu. 1993’de de bombalanmıştı aynı bina. Üstelik, saldırıyı gerçekleştiren kişilerin çoğunun olaydan çok öncesinden izlendiğini de şimdi biliyoruz. Tüm bu bilgilere rağmen bu saldırı önlenebilir miydi ya da neden önlenmedi ayrı bir konu. Ancak, 11 Eylül’ün ‘öngörülemezliği’ni ileri sürerken Taleb, kendisinin tespit ettiği siyah kuğu olaylar tanımına ters düşüyor.

Taleb’in, neden tarihi siyah kuğu olayları yaklaşımıyla açıklmaya çalıştığını belki de son yıllardaki gelişmelerde aramak gerekiyor. İstifa etmeden önce Irak’ın işgalinin tam bir fiyasko olmasını Taleb’in bir önceki kitabından (Fooled by Randomness-2001) bir alıntıyla açıklamaya çalışan eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, o ünlü konuşmasında şöyle diyordu: “Bildiğimiz bilgiler vardır. Bildiğimizi bildiğimiz şeyler vardır. Ayrıca, bilmediğimiz bilinmeyenlerin de olduğunu biliyoruz. Yani, bilmediğimiz şeylerin olduğunu biliyoruz. Ama, bilmediğimiz bilinmeyenler de var; bilmediğimiz bilinmeyen şeyler.” Kısacası, tamam, her şeyi berbat ettik ama böyle olacağını bilmiyorduk. Bu anlamda da kimseyi suçlayamazsınız diyordu.

İşte Taleb’in siyah kuğu olayları böyle, bilmediğimiz bilinmeyenler, gerçekleşinceye kadar olacağını bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz olaylar üzerine kurulmuş. Tony Blair de geçen hafta yaptığı veda konuşmasında, aldığı tüm kararları –elini kalbine koyarak- doğru olduğuna inanarak aldığını ve hala, o zaman o kararları alırken doğru yaptığına inandığını söylüyordu. Geçmişi, şimdiki zamanla anlatarak, zekice bir dil oyunuyla aldığı tüm kararların (Irak konusunda) sadece bir yanılgı değil, düzmece olduğunu kabul etmekten kaçınıyordu.

Siyah kuğu yaklaşımı, neo-con’ların 11 Eylül sonrası politikalarına mükemmel bir arka plan hazırlıyor. Hiç bir şeyi önceden tahmin edemeyeceğimiz, bilinemezliklerle örülmüş bir dünya modelinin temellerini atıyor. Böyle bir dünyada, yapılan her yanlıştan sonra, hesap vermeden ya da en iyimser durumda, bilseydim yapmazdım telefuzuyla ikinci bir yanlışa kadar görevine devam eden yeni bir politikacı modeli de yaratılıyor.

Taleb’in medyaya bakışı da benzer bir açıdan. Belki de haklı olarak, medyayı izleyerek bilginizi azaltmış olursunuz, çünkü, medya, olayların arkasındaki gerçekleri filtreden geçirerek vermez diyor. Bir olayla ilgili, ilgisiz tüm bilgiler aynı anda verilir. Yaratılan bilgi kirliliği içinde gerçekleri ayıklamak imkansız olur. Bunu söylerken, bırakın olayları kontrol etmeyi, anlamanız bile mümkün değilken, yapılabilecek en iyi şey, her şeyi akışına bırakmaktır demek istiyor herhalde. Yani, beyaz kuğuları saymakla vakit geçirmeyin, bir siyah kuğu çıkar yıllarınızı verdiğiniz bir araştırma çöker. Onun için uğraşmaya değmez diyor.

Tarihe siyah kuğu olayları prizmasından bakınca garip bir tablo çıkıyor karşımıza. En basit mantık oyunuyla insanların günlük yaşamlarından, ülkelerin kaderlerini tayin edecek kararlara kadar her politik adımın, kontrölümüz dışında vuku bulan olaylara bir tepki olarak atıldığı açıklamasını getirmeye çalışıyor. Popülizmin felsefesi de diyebileceğimiz Taleb’in bu yaklaşımı bir anlamda, Bush ve Blair’in sık sık başvurdukları, benim doğru olmadığımı düşünüyorsanız, yanlış olduğumu kanıtlayın görüşünü çağrıştırıyor. Saddam Hüseyin’den, elinde kitle imha silahları olmadığını kanıtlamasını istemeleri de aynı grotesk yaklaşımın bir ürünüydü.

Bilim insanları, tesadüfiliği ya da şansı bilgi eksikliğiyle açıklıyor. Yazı-tura atarken ya da bir zar atarken bile, havaya atılan nesnenin hızı, yerden uzaklığı yani havadaki devinimiyle ilgili tüm bilgilere sahip olduğumuz takdirde, her defasında ne geleceğini tahmin etmenin mümkün olduğunu biliyoruz. Elbette yaşam böylesine basit değil. Özellikle de konumuz insansa. Diğer yandan, siyah kuğu teorisiyle toplumsal olayları, zar atmaya indirgemek de aynı derecede insanı basitleştirmek olurdu.

Öngörmeye çalışmak, geleceğe hazırlanmakla ilgilidir, yoksa bir falcı gibi geleceği tahmin etmekle değil.

Neo-con’ların kendilerinin haklı olduğunu göstermek için tüm siyah kuğuları kesmeyi bile göze aldığı bir dönemde Taleb, Lübnan iç savaşından kaçarak sığındığı ABD’ye boyun borcunu ödüyor bu kitapla.


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.