İNGİLTERE’DEN… Dijital demokrasi ya da e-gettolar

İNGİLTERE’DEN… Dijital demokrasi ya da e-gettolar

0
PAYLAŞ

Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir araştırma internet kullanımının televizyonu geçtiğini bildiriyordu. Ayrıca bu yıl, blog’ların yaşamımıza girmesinin de onuncu yılı.

İnternetin, insanlık tarihinde, matbaadan sonra en etkili iletişim aracı olduğu şüphesiz. İnternetin sunduğu olanaklar gerçekten yaşamın her alanına yayıldı. Süpermarketten günlük alışverişinizi yapabilir, aradığınız bir kitabı, dünyanın dört köşesinde arayıp bulup, bir dakika içinde sipariş verebilirsiniz. Haritada yerini bile bilmediğiniz bir ülkeden biriyle konuşabilir, seçimlerde oyunuzu atabilirsiniz. Kendi fikirlerinizi yayınlayabilir, en ender konularda bile kaynaklara bir tıkla ulaşabilirsiniz. Hatta, yeni bir kimlikle sanal dünyada ikinci yaşamınızı yaşayabilirsiniz.

İnternetin olumlu yönleri herkes tarafından kabul edilip paylaşılırken, yaşamımızda henüz yeni bir olgu olması nedeniyle, yan etkileri üzerinde tam bir konsensus bulmak kolay değildir. İnternet bir bakteri gibi dünyayı sararken insanlığı saran sorunlara  da bir çözüm bulunmasında yardımcı olabilecek midir, yoksa tersine, sorunların her tarafa yayılmasını mı getirecek?

İnternet kullanımının yarattığı anksiyete noktalarından en akut olanı politika ve demokrasi üzerindeki etkisidir. Sorun genellikle, internet, politikayı ve dolayısıyla demokrasiyi genişletiyor mu, yoksa daha totaliter bir düzenin temelini mi hazırlıyor, sorusuyla formüle edilir.

Özellikle son on yılda teknolojik gelişmeler politikanın karakterini değiştirdiği gibi, demokrasilerin yeniden yapılanmaları sorununda yeni umutlar doğurdu. 21. yüzyıl demokrasileri ‘elektronik hükümet’lerin sunduğu olanaklarla genişleyeceği hakkında sık sık yazılar okuyoruz. Devlet hizmetleri internete taşınarak daha hızlı, etkili ve kaliteli servis verilecek. Böylece bürokrasi kalkacak, en önemlisi de, vatandaşla yasal yetkileri elinde tutan devlet hizmetlileri arasındaki mesafe ortadan kalkacak ve şeffaf bir yönetim kurulacak.

İnformasyon teknolojisi ve devletin evliliğinden doğacak daha mutlu bir toplum vaadi gerçekten çekici. Nitekim bugün dünyada devlet hizmetlerini, farklı boyutlarda da olsa internete taşımayan hükümet az kaldı. İngiltere’de ‘on line’ yapamayacağınız bir devlet hizmeti neredeyse kalmadı. Ama gerçekten dijital teknoloji eşitliği, adaleti sağlamakta, ayrımcılığı, şiddeti ortadan kaldırmakta söylendiği kadar etkili oldu mu?

11 Eylül sonrası şekillenen dünyada bu soruya olumlu yanıt vermek hiç de kolay değil. Batı demokrasilerinde, özellikle uluslararası terörizme karşı güvenlik gerekçesiyle artırılan kontrollerle teknolojik yeniden yapılanma paralel olarak hızlandı. “Eğer terörist ya da yasadışı bir insan değilsen korkacak bir şey yok.” denilerek, vatandaşlık  hakları birer birer ulusal güvenlik adına geri alınırken geleceğin ‘on-line’ toplumunda, dijital teknolojinin bu yönde kullanımına karşı bir direniş gücü yaratabileceğini ileri sürmek biraz naiflik gibi geliyor. Tersine, gelişmelere bakınca, geleceğin toplumunu betimlemede Orwellisk tanımların bile yeterli olmayabileceği hissediliyor. Foucault’nun, devletin/hükümetin -ya da iktidarın- insanların beyinleri (governmentality) içinde yaşadığı  her türlü “önlemi” gönüllü olarak kabul ettiği bir toplum modeli daha yakın gibi görülüyor geleceğin toplumunda. Bireylerin şiddet yerine, bilgi ve haberlerin manipüle edilmesiyle kontrol edildiği bir dünyayı tanımlar Foucault. Aileden başlayarak, devlet hizmetlerinde, okul ve sağlık kurumlarında iktidarın yüklediği bilgilerle koşullandırılan, özgür ve kendi iradesiyle hareket ettiğini düşünen bireylerin gönüllü birlikteliğinden oluşur bu yeni toplum

İnternetin bir tür “dijital devrim” yaratıp yaratmayacağı henüz belli değil ancak, giderek internet üzerindeki kontrolün arttığı bir gerçek. 2005 yılında Çinli  gazeteci Shi Tao bürosunda tutuklanarak ‘devlet sırlarını yabancılara vermek’ten 10 yıl hapis cezası almıştı. Çin gibi totaliter bir ülkede bu normal denebilir, ancak o zaman asıl merak konusu, Tao’nun kimliğinin Çin otoriteleri tarafından nasıl ortaya çıkarıldığıydı.

Tao,  Çin’de basın üzerindeki sansürü anlatan haberlerini Yahoo üzerinden isimsiz olarak veriyordu. Onun bilmediği ise, 2002’de yapılan anlaşmaya göre Yahoo’nun, Çin devletinin güvenliğini tehlikeye atacak zararlı bilgilere izin vermeyeceğini kabul etmesiydi. Gerçekte Yahoo’nun Çin pazarına girmesinin bedeliydi bu.  Benzer bir anlaşmayla Google 2004 yılında Çin pazarına girdi. Böylece Çin’de Microsoft internet servislerini kullananlar “demokrasi”, “özgürlük”, “ insan hakları” gibi sözcükleri kullanamayacaklardı. Aynı internet şirketlerinin Ukrayna, Gürcüstan, Kırgızistan, İran’da iktidar karşıtı güçleri tüm gücüyle desteklemesi, internette gücü elinde tutanların çıkarları olduğu yere kontrolü verebildiğini gösterirken, aynı zamanda internetin sanıldığı gibi, özgürlüklerin sınırsız olduğu bir alan olmadığının da bir göstergesiydi.

Elbette bu kontrol, ‘iktidarın’ istediği düzeyde sıkı değil. Bu ayın başında İngiltere Savunma Bakanlığı Irak ve Afganistan’daki askerlerin blog yapmalarını, YouTube’e video koymalarını, ‘chat’ yapmalarını, MSN mesaj göndermelerini yasaklaması, internete milyonlarca girişin kontrolünün imkansızlığını ve internetin de zayıf halkalarının olduğunu bir kez daha hatırlattı.  Ancak bazı yazarların savunduğu gibi, yeni neslin bu zayıf noktalar üzerinden yeni bir politik kültür ve savaşım yöntemleri yarattıkları görüşünü ciddiye almak ya da bu yeni yöntemlerin sanal dünya dışındaki etkilerini hissetmek mümkün değil. Örneğin araştırmalar, İngiltere’de gençlerin yüzde 75’nin evden, yüzde 92’sinin ise okuldan internete bağlanabildiğini gösteriyor. Ancak, İngiltere 2005 yılındaki  genel seçimlere bakıldığında 18-24 yaş arası gençlerin ancak yüzde 37’sinin oy kullandığını görülüyor. Evet, internetin gençlerin politik tablosunu değiştirdiği kesin ama henüz bu değişimin, gerçek yaşamdaki politik alanları, kaldı ki demokrasiyi genişlettiği yönünde henüz bir gösterge yok.

Son yıllarda en sık duyulan şikayet insanların politikadan uzaklaşmasıdır. Bunun en belirgin göstergeleri de oy verme oranlarındaki düşme, vatandaşlık yükümlülüklerinden kopmalar ve kamuyla ilgili sorunlardan uzaklaşmadır. Bu bağlamda, internetin yaşamımıza girmesiyle gündeme gelen elektronik oy kullanma, bir şekilde bu politik soğukluğun üstesinden geleceği umulur. Ancak, şimdiye kadar e-oy verme sistemine geçen ülkelerde politik apatinin, evle oy sandığı arasındaki mesafeyi kısaltarak üstesinden gelinebileceği yönünde bir delil yoktur. (Elektronik oy verilen ABD’de ve henüz bu sisteme geçmeyen Türkiye’deki son seçimlerdeki oy kullanma oranları iyi bir örnektir.)

İnternetin partilerin seçmenlere ulaşmasını, insanların örgütlenmesi kolaylaştırdığı bir gerçek. ABD seçimlerine daha bir yıl varken kampanyalar tüm hızıyla web-sitelerinde yaratılan sanal alanlarda, YouTube’de sürüyor. İngiltere’de başbakanlığın web-sitesinde her konuda görüşünüzü söyleyebilir ya da protesto edebilirsiniz. Yakın zaman önce hükümetin değiştirmek için tasarı hazırladığı yol vergilerine karşı 1.8 milyon dilekçe gönderildiği biliniyor. Hükümet de, özellikle tartışmalı konularda bu web-sitesinin halkın görüşlerini alma konusunda çok yararlı olduğu söylüyor. Tabii hükümetin bunu dikkate alıp alamayacağı ayrı bir konu. 2003 yılında bir milyonu aşkın insanın Irak savaşına karşı yürümesi İngiltere’nin Irak’a girmesini engellemediği göz önüne alınırsa.

e-gettolar

Amerikalı hukuk teorisyeni Cass Sunstein “Republic.com” adlı kitabında bir toplumun heterojen (aynı tür olmayan, farklı fertlerden oluşan) yapısını koruyabilmesi için iki şeye ihtiyacı olduğunu söylüyor. Bir, yurttaşların yeni düşüncelerle “beklenmedik koşullarda karşılaşması” ve ikinci olarak da, toplumsal sorunlara yaklaşımda olgun bir yaklaşım oluşturabilmesi için “ortak deneyim”lere sahip olması. Diğer bir deyişle, farklılıklarının üstesinden gelmeyi bilen bir toplum gerçek bir demokrasi  yaratabilir. Demokrasi, herkesin özel düşüncelerinin yer aldığı bir platform üzerinde kurulamaz. Farklı görüşmelerin çarpışmasından ortaya çıkan elektrikle çalışır demokrasi. Bu enerjinin ortak bir kanala akıtılmasının tek yolu da, görüşlerin karşılıklı ikna temelinde öne koyulması ve uzlaşmalardır.

İnternetin iç yapısında bulunan bireysel karakteri ise, kişinin yukarıdaki iki noktadan rahatlıkla kaçınmasının temelini hazırlar. Birey kendi kontrolündeki bilgi denizinde seçtiği konu, enformasyon ve görüşlerle kendine özgü bir dünya yaratır. Sadece duymaktan hoşlandığı haberleri okur, görmek istediği imgeleri indirir. Böylece, karşı olduğu düşünceleri ayıklayarak kendi gibi düşünenlerden kurduğu bir grup içinde bir kabile yaratır. Bu tür grupların genellikle belli bir coğrafyası bile yoktur. Farklı ülke, dil veya kültürden kişilerin oluşturabileceği bir grubun coğrafyası doğal olarak yine bir tıkla başladığı gibi, yine bir tıkla da ortadan kalkar. Bu ‘tık-cumhuriyetleri’nde herkes aynı görüşü paylaştığı için gerçek bir demokrasiden sözetmek de zordur.

Araştırmalar karşıt görüşlü insanlar arasındaki tartışmalarda hareketin/eğilimin merkeze doğru, yani ortak nokta bulma ve eyleme/çözüme yönelik olduğunu, tersine, aynı görüşde olan insanlar arasındaki tartışmalardan çıkan sonuçların, farklı görüşde olanlarla aradaki mesafenin korunmasını, hatta daha da arttırma eğilimde olduğunu gösteriyor. İnternetin yarattığı “ifade özgürlüğü” alanının böylesine bir ‘grup kutuplaşması’ yaratma tehlikesi de vardır. Yani bireysel arzuları kolektif iradenin önüne koyma tehlikesi. Çünkü önünde sonunda demokrasinin işlemesi için bazı kurallar konulması ve bu kuralların yerine getirilmesi için önlemler alınması gerekecektir.

İnternetin toplumsal, sınıf, etnik köken, kültürel farklılıkları gözetmeyen, bir anlamda ortadan kaldıran karekteri belki de sanal dünyanın sanrılarını yaratan en temel öğe. Gerçek yaşamda pasif olan, öfkesini yöneltebilecek bir yer bulamadığı için şiddete başvuran gençlerin sanal dünyada,  “mış gibi” (sesini yükseltiyormuş, haksızlıklara  karşı çıkıyormuş, politika yapıyormuş,….) davranmalarının önündeki engeller kalktıkça “mış gibi yapan” bireylerden oluşan bir toplumda yaratılıyor. Slovoj Zizek sanal dünyadaki bu sanrıyı günümüzde piyasada bulunan ‘light’ ürünlere benzetiyor. Kafeinsiz kahve, alkolsüz bira, asitsiz kola, yağsız krema vb.. Ancak sorun, ‘decaff’ kahvenin gerçek kahve gibi kokması, yağsız kremanın yağlı krema tadında olması, alkolsüz biranın da alkollü bira gibi gözükmesidir. Özünü yitiren bu ürünler gibi, sanal dünyadaki gerçek de artık bildiğimiz gerçek değildir.

‘Decaff’ kişiliklerden oluşan böyle bir toplumun ‘light’ tepkilerine rağmen iktidarın inşa ettiği yeni demokratik yapı konusunda Naomi Klein (Kanadalı gazeteci-yazar. “No Logo”nun yazarı) Guardian’daki (24 Ağustos 2007) bir yazısında güzel bir örnek veriyor. ABD, Meksika ve Kanada başkan ve başbakanlarının iki hafta kadar önce katıldığı, Güvenlik  ve Refah İşbirliği zirve toplantısı sırasında dışarıda toplanan protestocuların istemlerine liderlerin verdiği yanıt şudur: “Liderler sizle yüz yüze görüşemeyecekler ancak özel hazırlanan kameralar 24 saat sizin mesajlarınızı  kayıt edecek.” Kameraların altında da şöyle yazmaktadır: “Kameralarımız, sizin görülme ve görüşlerinizin dinlenme hakkını saklı tutmak amacıyla buradadır. Lütfen mesajlarınızı iletin.”

Klein’ın bu haberi, artık kanıksanan güvenlik kameralarının, bireyin özgürlükleri önüne konulmuş bir engel değil tam tersine, demokratik haklarını kullanmasının bir aracı olarak ilan edilmesi, Foucoult’nun çizdiği gelecekteki toplumunun habercisidir belki de.


 

BİR CEVAP BIRAK

3 × five =