İNGİLTERE’DEN… Diyarbakır konuşuyor 2

Toplantılar, tartışmalar, basın açıklamaları, oturma eylemi, kayıplar için ağaç dikimi derken sıra geldi kayıp yakınlarına. Yani bir gün önce evinden işe gitmek üzere yola çıkan ve kendisinden bir daha haber alınamayan evlatlarının, eşlerinin, kardeşlerinin, babalarının  acılarını yıllardır yüreklerine gömen Koçeri ana, Dirşah ana, Emine ana ve diğerlerinin çığlıklarına geldi sıra.  Diyarbakır sokaklarında  ekmek parası için mendil satan çocuğun sesi, kahvede oturan yaşlı amcanın yüzü, pazarda el emeği göz nuruyla ördüğü kazaklarını satmaya çalışan kadının gücü şimdi kurultay salonunun duvarlarında çınlıyor.

İşte Diyarbakır’ın, Diyarbakırlı’nın sesi ve işte biz orada öylece onları dinliyorduk. Acı aynıydı. Yaranın adı kayıptı. Bulut ailesinden 7 kişi kayıptı. Cemal Özdemir 9 yıldır kayıp olan babasını arıyordu. İrfan Bababoğlu, Hanım Tosun, Servin Erkek, Hasan Harran, Lahiya Öztürk, Hasibe Yıldırım, Şükran Aydın, Hayriye Doğan, Mahmut Aksoy, Fahrettin Gümüş, Ramazan Bilge, Kadriye Türker… Ve diğerleri…Kimi eşlerini, kimi evlatlarını, kimi kardeşlerini arıyordu. Onlar konuşmaya, sormaya başladıklarında hiçbir şeyin anlamı kalmıyordu. “Köylerimiz neden boş? Evlatlarımız nerede? Ülkemize neden barış gelmiyor… ?” Sorular çoğaldıkça düşler taşlara, taşlar surlara dönüşüyor ve bir kent yüreklerin acısıyla yeniden yıkanıyordu sokak sokak. Hepsinin istediği tek şey vardı. Kaybettikleri yakınları için yıllardır içlerine akıttıkları göz yaşlarını akıtabilecekleri iki çift mezar taşı olsun yeter.

Kürsüye her çıkan kayıp yakını bu ülkenin tarihindeki bir kara lekeyi, yıllardır bu acıyı görmezden gelen egemenlerin yüzüne acımasız bir tokat gibi yeniden vuruyordu.  Koçeri ananın dişleri dökülmüş ağzından çıkan ve insanı koca dünyanın tarifsiz acılarına götüren sesi yükselirken salonda, gözyaşları sel olup birbirine karışmıştı.  Ardından Arjantinli ana Diana Kordon kendi ülkesinde cuntacılara diz çöktüren kararlı mücadelelerini anlatıyordu…

Ve Kolombiyalı Luis Simena’nın bizim ülkemizdeki birçok aydının, devrimcinin yaşamını anımsatan mücadele dolu çığlığı. Sonra ise  Filistinli annelerin acıları Kürt annelerin ağıtlarıyla birleşti  ve o ses, o küçük salondan çıkıp, Amed’in semalarında özgürce dolaşan bir gökkuşağı edasıyla, o kentin üzerinde bir bayrak gibi dalgalandı. Hani insan acının, hüznün ve umudun yakın tarihini, dününü, bugününü bilmese, yaşananları sadece acıklı bir filmden bir kesit sanacaktı. Oysa acının dili yoktu. Acının rengi yoktu.

Ve halkların acıları ortaktı şimdi, şarkıları da ortak oldu Diyarbakır’da. Filistin Kurtuluş Cephesi (FDKC) temsilcisi Usame Al Tamimy zafer işaretleriyle çıkınca kürsüye, zılgıtlar ve alkışlarla karşıladı Türkiye’nin sesi duyulmamış anaları onu. “İnsanlarımızı kaybettikten sonra gerçekleri saklayan ve hesap vermeyenleri, tarih sonunda kendi çöplüğüne atacaktır” diye konuştu Tamimy. 

Eşi Edip Aksoy’dan 11 yıldır haber alamayan Rukiye Aksoy’un söyledikleri ise her şeyi özetliyordu adeta:

“Lice’ye bağlı Dolunay köyünde oturuyorduk. Köydeyken eşimi birkaç defa askerler gözaltına almışlardı. İşkence yaptılar. Sonunda dayanamadık ve Diyarbakır’a göç ettik. Huzurevleri’nde tütün ektik. Eşim hep tütünü sattıktan sonra para biriktirip bir ev alacağını söylerdi. Bir gün sabahı tütünü satmak için evden Melikahmet’teki dükkanımıza gitmek üzere yola koyuldu. O günden sonra kendisinden haber alamadım. Akşam eve gelmesini bekledik. Ama bir türlü gelmedi. Daha sonra dayım Maşallah beni aradı. Edip’i, Orhan Cingöz ile birlikte polislerin götürdüğünü söyledi. Anlattığına göre, eşimi ve arkadaşı Orhan’ı kaçıranlar, telsizli ve silahlı üç kişiymiş… Bunun üzerine savcılığa çıkmak istedim. Kapıdaki görevliler beni geri çevirdi. Orhan’ın bir akrabası korucuydu. O korucu o zaman MHP’nin İl Başkanı’nın kaybolanların, kaçıranların nerede olduğunu bildiğini, isterse bulabileceğini söyledi.. Bunun üzerine Orhan Cingöz’ün babası Abdulbari Cingöz’le beraber bu kişinin bürosuna gittik. O da o zamanın parasıyla bizden kişi başı 20 milyon istedi. Kabul ettik. Bize mahkemeye çıkarılacaklarını söyledi. Biz 10 gün boyunca her gün sabah saatlerinden akşama kadar mahkeme önünde bekledik. Biri bırakıldığında onlardan biridir diye hemen kapının önüne koşuyordum. Birinin ismi okunduğunda onların ismidir diye  hemen koşuyorduk? Ona her akşam giderek neden çıkarılmadığını soruyorduk. O da her seferinde bize ‘yarın çıkarlar. Siz yarını bekleyin’ diyordu. Ama o yarın bir türlü gelmiyordu…”

Edip Aksoy’un kardeşi Mehmet Aksoy ise savcılığa defalarca başvursa da sonuç alamadığını belirterek şunları söyledi:

“Her yıl bir dilekçe veriyordum. Savcı gözaltına alınmadığını söylüyordu. En sonunda 2000 yılında Hizbullah olayları ortaya çıktıktan sonra birçok kişi DNA testi için başvuru yaptı. Biz de başvurmak için savcılığa gittik. ‘Ortaya çıkan cenazeler var. Biz DNA testi istiyoruz’ dedim. Savcı ‘Siz bu dilekçeyi Türkiye’yi kötülemek için vermişsiniz’ diye kızarak beni kovdu. İkinci kez gittiğimde ‘Belki karısından kaçmış. Kimisi hacca gidiyor. Bir daha gelmiyor ‘ dedi.” Evet Aksoy ailesinin hikayesi bu ülkedeki binlerce kişinin nasıl gözaltına alınıp da bir daha kendilerinden haber alınamadığının da ortak hikayesiydi aslında…
Diyarbakır halkı bir hafta boyunca dünyanın çeşitli ülkelerinden ve Türkiye’nin çeşitli kentlerinden çok uzun yollar katederek kendi acılarını paylaşmaya gelen bizleri bağrına bastı ve bizler de acının, isyanın ve umudun tarihini yazan bu kentten ayrılırken, bu ülkenin bir gün kendi karanlık gerçeğiyle yüzleşeceğine olan özlemimizi bir kez daha büyüttük.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

2 × three =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.