İNGİLTERE’DEN… Faust, Doğu Londra’da


Westend’ten tiyatrolar azalan izleyici ile artan kira bedelleri arasında kıskaca girdi. 11 Eylül saldırılarından sonra merkez Londra’daki tiyatro seyircisi azaldı. Merkez Londra’daki büyük tiyatrolar azalan seyirci ile artan kira ve yatırım bedellerini denkleştirebilmek için iş yapacak müzikalleri süsleyip püsleyerek günü kurtarmaya çalıştılar. Klasik eserlerin tiyatro diline sadık kalarak sahnelenmesi yerine Londra, Uluslararası müzikallerin bir parçası olarak tutunmaya çalıştı. Özellikle de Amerikan Broadway prodüksiyonlarının.

National Theatre izleyiciye deneysel-tiyatro tadında prodüksiyon yapma ihtiyacı duymuş olmalı ki. Brecht’in Kafkas Tebeşir Dairesinde oyunu dahil daha az piyasa kaygısı güden oyunları programına aldı. Bu haber sevindirici. Klasikler merkez Londra dışında bölge tiyatrolarında daha fazla sahnelenecek. Merkez Londra’nın nicedir göz ardı ettiği sanat yüklü oyunlar daha bir yerel tiyatroların omuzlarına binmekte. Bu ayrı bir yazı konusu, ben ağız tadıyla bir klasik oyun seçip izleyelim diye yola çıkınca bakın neyle karşılaştım.

National Theatre prodüksiyonları içinde yer alan Faust’u görünce sevindim. Goethe’nin bu klasiğinin yeni yorumu gerçek bir yılbaşı öncesi sanat tadı verebilirdi. Kathy ile iki kişilik bilet alırken Waterloo’da koltuklara yaslanıp, sıcak, konforlu bir oyun izleriz diye düşünmüştüm. Oysa National Theatre, Doğu Londra’da orijinli Punchdrunk grubunun oyununu kendi adıyla pazarlıyormuş. Oyun Waterloo’da değil, Wapping’deymiş. Bunu bilet reservazyonu yaparken son anda farkettik. Ardından, Wapping’de gece karanlığında tiyatro salonunu bulabilmek için yola koyulduk. Doğu Londra’nın ıssız sokaklarından geçerek tiyatro binasına yaklaştık. 5 katlı tiyatro binası eskiden devasa bir tütün ambarıymış. Işıksız bir avlu boyunca yürüdükten sonra giriş kapısını bulduk ve içeri girdik.

Bilet faslının hemen ardından, elimize tek tip düz beyaz maskeler verildi ve takmamız istendi. Herkes maskeleri takınca bir bildik yüz bir aşina mekan yakalama çabasına giriverdik. Bir yük asansörüyle tam boyutlarını kestiremediğimiz fabrika binasının katlarına rastgele dağıtıldık. Yüzünde maske olmayan tekinsiz bir oyuncu bize dehşet tünelinde olduğumuz izlenimini verdi.  En iyisi “Alt katta inelim sonra diğer katlara geçeriz” kararı verdik. Ayağımız baştan yere sağlam basmalıydı.

1950’lerin Amerikan Barlarını andıran bir mekana geldik. Oyun başladı mı belli değil? Oyun içinde miyiz, dışında mı? Gerçi yüzümüzdeki beyaz maskeler, kendi dışımızdaki her şeye kuşkuyla bakmamıza yetiyordu ama başımıza ne gelecek doğrusu merak ediyorduk?

“Oyundan korkulmaz” iç telkini ile devasa fabrika binasi içinde keşfe koyulduk. Sözün tükendiği yerde oyun başlıyordu; loş ışık, karanlık, insan figürlerinin danslarına karıştık. Kah köşeden, kah bir taburenin üstünde bu kendini ele vermeyen insan-ve ışıkların ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyorduk. Oyuncular ve gizem bizi daha bir keşfe ve keşfetmek için koşmaya davet ediyordu. Adım atacağımız her mekanın birer sürprizle dolu olduğunu anlamamız için ise biraz daha zamanın geçmesi gerekecekti.

Kathy “Ben korkarım,” dedi. Biz de bölünmez en küçük asal sayı halinde koşturan ve başka alanlara açılan sahneler ve oyuncular arası dönüşüme ayak uydurduk. Hangisine takılsanız farklı bir sekansın içinde buluyorduk kendimizi. Kathy, parçaları birleştirmek için mantıklı ve sistemli, bir takibin şart olduğunu düşündü. Katlar arası mekik dokurken, seyircilerin bir kısmı yukarı koştururken bir kısmı üst katlara tırmanıyordu. Merdiven boşluklarında bu çapraz kesişmeleri gördükce bizim dışımızda ‘eş zamanlı kimbilir neler oluyor’ diye içimiz içimize sığmamaya başlamıştı. Eğer lider olmaya karar verip hızla bir yöne kararlı şekilde gidersem arkama bir grubun takıldığını görüyordum. Grup tatmin olmazsa başka bir kararlı grup ile bir yön tuturup gidiyordunuz. Birden fazla seçenek olduğunda ya grup dağılıyor ya da başka bir kümeyle kaynaşıyordu. Ya da sürü psikolojisi yerine ıssız alanlarda bireysel keşifler yapmayı düşündüğünüzde kapıyı rastgele itip girdiğiniz bir ev çıkabiliyordu. Evdeki odalarda evin hanımı giyinirken, koca kahvaltı masasını hazılıyordu. Her ne kadar davetsiz misafir de olsanız, maskenin arkasındaki görünmez ama bir o kadar meraklı yanınızla, misafir odasındaki bir koltuğa oturup çayların servis yapılmasını bekliyorsunuz. Ansızın kadının sevgilisi evi basıp hır çıkarırken arada kalıyorsunuz. Meğer çayları hazırlayan koca değilmiş. Kapıdan hurra giren kocaymış. Ha şunu bileydik! Az ince oturduğunuz koltuğu oyunun asli unsurlarına (ister istemez) terkedip o sırada evdeki sesleri duyup dışardan gelen yeni maskelilerle çıkan kopan ‘kızılca kıyamete’ tanıklık ediyordunuz. Anlayacağınız şaşkınlığınızı gidermek için gidip kaybolacağınız bir kuytu köşe bulacağınız garantisi yoktu.


Kathy’nin aksine düzenli, bir takip yerine etrafa saçılan bir avuç bozuk para gibi her bir alanda oyun oyunları zihnimin mayalamasına bırakmayı yeğledim. Bu çok parçalılık postmodern yorumlara çanak tutarken, öte yandan bazı oyuncuların kimi sahneleri defalarca tekrar ettiklerini gördük. Hangi sahneler tekrar ediliyor hangileri, belli bir doğrultuda evriliyordu, doğrusu bunu kaçırdığımız onca an varken saptamak olanaksızdı. Elimizdeki tek pusula, kimin kimle ilişki kurduğunun haritasını veren bir kağıt parçasıydı. ÖSS sınavlarında çıkan doğru akım tablosunu andıran bu tek sayfalık ilişkiler ağı, kırık parçaları ya kaale almayıp bütüne uydurmak ya da ince ince örerek oyunu biryerlerden yakalama şansı verebilirdi. Kathy anladıklarını kılavuzdaki, ilişkilere göre eşleştirdi ve daha bilerek hareket etmeye başladık. Oyunun ilerki evrelerinde seyircilerin belli alanlarda yoğunlaştıklarına tanık olmaya başladık. Bizi yük asansöründe ikişer ikişer katlara dağıtırlarken, kartopu gibi büyüyen izleyicilerin yavaş yavaş altkatlara kaydırılıp, daha geniş platforma daha az oyuna tanıklık etmeye başladıklarını görmeye başladım. Bunu bir huni dar ağzı gibi sahneler azalıyor ve kaçınılmaz bir sona doğru eviriliyordu. Biz bazı sahneleri tekrar ede ede zaman zaman oyun bitti diye maskesiz onlarca kişinin oturduğu bir barda bulduk kendimizi. ‘Allah Allah ne çok oyuncu (maskesiz kişi var) diye söylenirken, biri ‘Maskelerinizi verin!’ dedi. Ben de bunu oyunun bir parçası zannedip oralı olmadım. Meğer oyun o noktada bitmiş ve bizim gagalı maskelerimize bakanlara biz de şaşkın ördekler gibi baka kalmaz mıyız? Oyunun bize etmekte olduklarını kavramakta gecikmeyip gerisin geriye oyunun toplama merkezi “mahşer sahnesini” yakalamaya koştuk. Orada bizi yeni bir sürpriz bekliyordu: Her yerde, köşede, yerde, kapıda birer ikişer gördüğümüz seyirciler bir araya getirilmiş, yaratılmaya çalışılan bu mahşeri iklimin oyuncuları olmuşlardı. Ama öyle durmak yoktu; zaman zaman “meleklerin” kollarına girip dans etmeler seyirciyi oyunun ta kendisi yapmaya başlamıştı çoktan.

Goethe nin 23 yaşında yazmaya baslayıp 82 yaşında bitirdiği Faust, bunca zaman bizim de beklememize değecek bir kıyamet senaryosuyla sonlanıyordu. Şeytanın üzerine salıverdiği kadınlarla baştan çıkan Faust’un günahları nedeniyle ‘layığını’ bulup cehennemi boyluyordu.

Kathy için ise oyun çözülmesi gereken bir bilmeceydi hala. Kalan parçaları büyük bir hevesle eklemeye devam ededursun, ben “Faust kimdi, Mefisto kimdi” diye Kathy’den fikir almaya çalışıyordum. Müzikli bir mekana çıkıp kendimizi müziğin kollarına atmıştık. Bir müzik grubu piyanoda caz nağmeleri çalıyordu. Bu Şeytanın müziğinin ta kendisiydi. Oyun bitmişti ama bizim  tiyatro deneyimimiz bitecek gibi gözükmüyordu. İnanilmaz bir şovun içindeydik. Bu halimiz tasarlanmıştı. Ama neyi nasıl yaşadığımızı bir biz biliyorduk. Bu oyun konusunda birbirine benzeyen iki izlenim olması bence imkansız.

Oyunculardan birinin usulca masamıza gelip bizi dinlediğini farkettim. Bu sefer biz seyirlik olmuştuk. Oyuncular barda maskeleri inen bizlere yanaşıp üç saat boyunca anomim vaziyette peşlerinden koşan bu insanları tanımak istiyorlardı. Roller değişmişti bu öyle bir oyundu işte. Atak davranıp ilk soruyu ben sordum: Oyunda siz kimdiniz sahi? “Bir bilebilsem,” dedi adam… Tam oyunun gizemliliğne yakışır bir söz. Vaziyetin ciddiyeti üzerine, ‘Ben büyük Faustum,’ dedi ama bu küçük Faust’un kim olduğu sorusunu getiriyordu. Bu yüzden de, oyuncular arasındaki görev dağılımını yeniden yapmak zorunda kalıyorduk. Elbette olayın bu safhasında harıl harıl çalışan biri varsa o da Kathy idi.

Tiyatro çıkışını bulmamız da kolay olmadı tahmin edilebileceği gibi. Bırakın iç mekanı, tiyatronun oturduğu geniş sanayi kompleksini hatta Wapping’i büsbütün terkedene kadar Charles Dickensvari bir Doğu Londra gölgesi üzerimizden hiç eksik olmadı. Böyle bir deneyim olabilir miydi? Bence olamazdı ama olmuştu işte!

İLGİLİ YORUM: Eyüp Togan: Faust’a Kur’an gözüyle bakmak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.