İNGİLTERE’DEN… Kırık… bir… renkti… o… gece…

O sabah sen yoktun. Kulaklıktan hafif hafif dj John Digweed’den minimal elektronik tınılar yükseliyordu. Böylesine sakin bir sabah için biraz aykırı bir sesti ama yine de bu sesten kimse rahatsızlık duymuyordu. Ya da duysalar bile rahatsız olduklarını belli etmiyorlardı. Herkes kendi içine. Herkes kendi dünyasına çekiliyordu böyle sabahlarda. Ve nedense herkes, herkesi rahat bırakıyordu. Zaten bu yüzden iki katlı Londra otobüslerinde yolculuk bir başka oluyordu böyle sabahlarda. Çevrede gazete okuyan insanlar vardı. Ve Haftanın ilk günüydü (3 Eylül). Yollarda insanlar sabah telaşıyla, işlerine yetişmek için hızlı adımlarla yürüyorlardı. (Bazıları da koşuyorlardı…)

Sıradan bir Londra sabahıydı. Belki de dışardan bakıldığında öyle görünüyordu. Yaşı 34’tü. Kimilerine göre 27…Bazıları ise 29 diyordu.  30 numaralı otobüs Doğu Londra’nın varoşlarında hızla geçerken, camdan dışarıyı izliyordu anlamsız gözlerle. Beynindeki sesleri durduramadığı sabahlardan biriydi yine…Aslında hiç umurunda değildi o sesler. İşe gitmek falan. Yeni bir hafta. Yeni bir telaş. Yeni bir koşturmaca…. Yeni. yeni… yeniden…  Bunlar yaşanması gereken şeylerdi. Yani önemsiz ayrıntılardı.

Güzel bir Londra sabahıydı.  Yazın son güneşli günlerinden biriydi. Ya da hızlı geçen bir hafta sonunun ardından, o hala öyle olduğunu sanıyordu. Otobüs sağlı sollu ağaçların gölgelediği yolu adeta yararak geçiyordu. Otübüsün üst katında en arka koltukta oturuyordu. Ayaklarını uzatmıştı bir öndeki koltuğa ve müzik dinlemeye devam ediyordu. Ayaklarının altı ve bacak kemikleri dans etmekten dolayı fazlasıyla yorgundu. Bir taraftan da düşünüyordu… İnsanlar niye dans ederlerdi ki böylesine çılgınca? Ruhun bütün boşluklarına yavaş yavaş nüfuz eden, coşkuyu harmanlayarak vücudu ele geçiren o hareketlerin bir anlamı var mıydı? Dünyada bunca sorun varken,  böyle rahat bir şekilde kendini yaşamak doğru olabilir miydi?

Sorular olacaktı hep. Sorunlar da… Açlık. Yoksulluk. Eşit olmayan gelir dağılımı. Savaşlar. Kirlenen dünya. Yok olan yer küre. Nesli tükenen canlılar. Akıp giden hayatın bir parçası mıydı yoksa bunlar sadece? Belki olmaması gereken şeylerdi. Ama yaşanan şeylerdi… Önemli olan  mı? Onun için önemli olan o anı yaşamaktı. Yani o geceyi yaşamaktı. Ve  o gece yaşanmıştı. O gece hayat karanlığın en koyulaştığı yerde başlamıştı ve paramparça etmişti soruları. Sıcak bir rüzgar çarpmıştı yüzüne. Kilitlenmişti dudaklar ve yalnızlık dj’in tekrara dayalı ritimleriyle anlam bulmuştu. Sonra  bütün bedenin hissettiği bir sevince dönüşmüştü. 

Binlerce yıllık bir gelenek böylece hiç konuşmadan ‘tribal house’ denen elektronik müziğin anlattığı dijital bir ritüel olarak yeniden var oluyordu. Yeniden hayat buluyordu.
O gece sen yoktun. Zaman git gide uzamıştı. Bir dakika. Altmış saniye. Bir saat. Altmış dakika….Sabahın olmasına altı  saat vardı daha. Beş saat. Dört saat. Üç saat.. İki saat. Gece uzundu. Her saat yeni bir ‘trans’ demekti. Her ‘trans’ yeni bir  ölüm demekti. Her ölüm yeniden dirilmekti. İçmeliydi o gece. Kırmalıydı evlerin kapılarını. Yıkmalıydı iktidarları. Yakmalıydı sınırları. Doğal ve ‘anarşistçe’ bir kaçış olmalıydı o gece.  O gece ölmek ve dirilmek içindi. Çünkü her şey başka bir renkteydi. Ve yüzler gülüyordu o gece. En önemlisi ise milyonların uyuduğu bir kentte, milyonların uyuduğu bir anda içindeki tüm devler uyanıyor ve her şey anlamsızlaşıyordu. Çünkü o gece özgürlüktü ve onun dışında her şey boştu. Ruh vücuttan ayrılmıştı bir kere. Kırık… bir…. renkti… o… gece… Yorgun gözler. Islak vücutlar. Yalan üstüne yalan. Oyun üstüne oyun. Gerçek olan tek şey. O gece sen yoktun.

Kulaklıktan yükselen elektronik müzik yerini Amy Winehouse’a bırakmıştı bu kez. ‘Love is a losing game’ çalıyordu şimdi . Ve yeni insanlar biniyordu otobüse. Yeni insanlar iniyordu otobüsten. Siyah, sarı, beyaz, kahverengi tenli insanlar. Sarı, mor, kahverengi, siyah, yeşil saçlı insanlar. Çekik gözlü. Kara gözlü. Mavi gözlü. Kısa boylu. Basık burunlu. İnsanlar… insanlar… insanlar. Çok rahat olduğunu hissediyordu o sabah. Çok güçlüydü aynı zamanda. Bütün tuzaklara da açıktı yine de. Ama hiç önemli değildi ki bütün bunlar. En sonunda güneş doğacak ve yeni bir gün başlayacaktı yine. Tıpkı  o sabah olduğu gibi. Yeni gün ona, “günaydın çocuk, yeni bir gün, hayatın değişecek” diyecekti. Ve her şey normale dönecekti. Yeni gün… Sonra tuzak yine gösterecekti yüzünü. Ama bunların hiçbirinin önemi yoktu zaten…. Bütün sokaklarında bu şehrin gerçek olan tek şey “senin yokluğun”du o sabah…

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here