İNGİLTERE’DEN… Londra’lı olmak

PAYLAŞ

Londra Büyük Şehir Belediye Başkanı Ken Livingstone’ın ‘dış ilişkileri’nin son aylarda sık sık eleştirildiğini duyuyoruz. Bu eleştiriler genellikle, Livingstone’ın yurt dışı seyahatlerinin çok sık ve gereksiz olduğu, belediye bütçesine büyük yük getirdiği ve çevre kirliliği açısından bu uçuşların azaltılması noktalarında yoğunlaşıyor. Özellikle, Venezuela Başkanı Hugo Chavez’le görüşmek üzere yaptığı yurt dışı seyahatine tepkiler büyük olmuştu. (Seçim dönemine rastladığı için Livingstone, Chavez’le görüşememiş, Küba’da temaslarını sürdürmüştü)

Yukarıdaki tepki noktalarından çok,  benim üzerinde durmak istediğim, özünde yerel sorunlarla uğraşması gereken bir belediye başkanının ya da yerel yönetimin neden böylesine yoğun dış temaslara ihtiyaç duyduğudur.

Sadece geçtiğimiz haftalarda Livingstone’ın dış temaslarına baktığımız  zaman, ancak bir dış işleri bakanı ya da bir başbakanla karşılaştırılabilecek kadar yoğun olduğunu görüyoruz. Bu yıl Şubat ayı başında, Londra kamu taşımacılığında kullanılmak üzere Venezuela ile ucuz petrol ithali anlaşmasını imzaladı. Şubat sonunda, Brazilya Başkanı Lula da Silva ile, Londra-Rio de Janeiro arasında karşılıklı iş alanlarını kapsayan bir görüşme yaptı.

Geçtiğimiz bir kaç hafta içinde ise, Paris, Berlin ve Pekin belediye başkanlarını ağırladı. Bunların yanısıra Londra Büyük Şehir Belediye Başkanlığı web-sitesinden öğrendiğimize göre Londra’nın, halihazırda Brüksel, Pekin ve Şanghay’da “elçilik”leri var ve Kasım ayında da, Mumbai (Bombay) ve Yeni Delhi’de elçilikler açılacak.

Lakabı “Kızıl Ken” olan Livingstone’ın sol görüşleri biliniyor. Bu bağlamda özellikle, Chavez ve Lula ile görüşmelerine ‘ideolojik dostluklar’ olarak da görülebilir. Ancak, aynı “Kızıl Ken”, sağcı ve milliyetçi görüşleriyle bilinen Tokyo Belediye Başkanı Shintaro Ishitara ile de görüştü ve anlaşmalar imzaladı. Yani, bu ‘dış ilişkiler’in eski politik dostluklar çerçevesinde yapılmadığını, tersine ortaya çıkan yeni ihtiyaçlardan kaynaklandığına dikkat çekmek gerekiyor. Kendisine bu konuda gelen eleştirilere yanıt verirken Livinsgtone şöyle diyordu: “Bizim dış politikamız yok. Uluslararası bağlantıların kurulmasını gerektiren iç politikalarımız var.”

Gerçekten de 17 Ocak’ta yaptığı basın açıklamasında verdiği kısa bilgiler bile, bir şehir olarak Londra’nın uluslararası bağlantılarının dış temaslar yapılmasını gerektirecek kadar yoğun olduğunu görüyoruz. Londra’da 700 bin kişiyi kapsayan iş alanının ya yabancı firmalara ya da turizm endüstrisine bağlı olduğunu söylüyor Livingstone. 200 bin kişi tamamen, son yıllarda atılım yapan Çin, Hindistan ve Rus pazarlarına çalışıyor. Eğitim bile bir endüstriye dönüşmüş; Londra’da eğitim gören yabancı öğrencilerin Londra ekonomisine katkısı yılda bir milyar sterlin. Kısaca Londra, uluslararası finans ve iş ilişkilerinin en yoğun olan bir şehir.

Aslında Londra Belediye Başkanı’nın yetki alanlarının yerel sorunlar dışına çıkması bu tür dış ilişkilerle de sınırlı değil. Büyük Şehir Belediye Meclisi neredeyse bir “parlamento” gibi çalışıyor. Başka ülkelerden alınan petrolden, Londra’ya özgü vergi sistemine, atıkların geri kazanımından, küresel ısınmaya kadar alınan önlemlere kadar, ülkenin başka yerlerinde görülmeyen uygulamalar getirmekle kalmıyor, bir şehir olarak Londra’nın önüne koyduğu hedeflere ulaşması için, hükümetin ulusal çapta yasalar çıkarması için baskı da yapabiliyor. Geçen hafta yayımlanan ‘İklim değişikliği manifestosu’nda yapılan çerçevesinde yapılan öneriler gibi.

GÖÇLER VE LONDRA

Londra, asırlardır, her dönemde ihtiyacı olan ‘kanı’ dışardan almasını bilmiş, bir göçmen şehridir. Tarihsel olarak dünyanın en büyük, en zengin ve çok kültürlü şehirlerinden biri olmasını, sürekli değişen demografik yapısına borçlu olduğunu söylemek, sanırım yanlış olmaz. Tam da bu nedenle yabancılar sorunu her dönem politik gündemi meşgul etmiş, gelen yabancı dalgasının toplumun bünyesine sinmesiyle, yeni gelenlerin sorgulanmaya başlandığı sürekli devinimlerin yaşandığı bir şehir olmuş, Londra.

İçinde yaşadığımız küresel dünyada, en çok göç alan yerler şüphesiz, sorunların yanında, olanakların da yoğunlaştığı Londra gibi, metropoller. Bu özgünlükleri nedeniyle, metropol sakinleri giderek daha fazla gerçekliğini dayatan, bir arada varolmanın getirdiği sorunlar üzerinde düşünce üretmek zorunda kalıyor. Bu bağlamda, çok yapılılığın yarattığı etnik ve kültürel çelişkileri ilk göğüsleyen bu tür şehirler olurken, bu yeni sorunlara çözümler de bu alandan çıkıyor.

Yabancıların, vardıkları coğrafyada karşılaştığı ekonomik ve toplumsal sorunların baskısı, başta içine kapanık kültürel gettolaşmalara yol açarken, süreç içinde, bireysel yaşam önceliklerinin, grup çıkarları üzerine çıkmasını getirir. Bu durum, başta bireyselliği teşvik etse bile, süreç içinde grup özelliklerinin törpülenmesi sonucu, kültürlerin karşılaştığı noktalarda yeni alanlar yaratarak, evrensel ve hümanist değerlerin yerleşmesini getirebilir. Bir tür, ‘melez coğrafyalar’ oluştuğunu şimdiden görmek olası bu metropollerde. Londra’da da görülen kültürel çatışmaların arkasında, bazen sessizce, bazen de yaygınlaştığı için hissettirmeden günlük yaşamın dokusuna giren melez karakterler ve kimlikler gözlemlenebiliyor. Farklı gruplardan gelen direnişlere rağmen gelişen kültürel füzyon, melez kimliklerin ortaya çıkmasını, giderek yeni bir sentez oluşmasını getiriyor.

Bu organik süreç, göçlerin yoğunlaştığı metropolleri, geleceğin yeni toplum modellerinin ‘ön cepheleri’ haline getiriyor. Aynı bu özellikleri, metropolleri çelişkilerin en yoğun yaşandığı yerler yaparken, aynı zamanda geleceğin ilk toplum modellerini de hazırlıyor belki de. Ulaşımdan, sağlık sistemine, eğitimden, şehirleşmeye kadar en temel alanlarda ortaya çıkan sorunlarıyla bu metropoller, kendine özgü çözümler üretirken, ülkenin diğer parçalarından farklı yapı ve boyutta gelişen bir tür ‘metropolis’ karakterine de bürünüyor.

Burada, antik dünyada görüldüğü gibi bir ‘şehir devlet’ (bağımsız ya da yarı bağımsız) şeklinde bir yapılanma değil, ulusal çapta ve daha geniş örgütlenmelere (AB gibi) sıçrayabilecek bir toplum modelini kastediyorum. Yani son şeklini almış bir yapılanma değil, başlangıç olabilecek bir temel. Gerçek parçalardan oluşan, kurgusal bir ‘yapboz’.

Bu bağlamda, günümüzdeki metropollerin işleyişleri, bir geçiş modelleri yaratması açısından deneysel önemde olabilir. Bu gelişmeler, bana şu yaşamsal soruyu sorma olanağı yaratıyor: Etnik ve kültürel farklılar temelinde örgütlenmelerin değil, politik hedeflerin, gerçek demokratik hak ve özgürlük istemlerinin insanları yönlendirdiği bir yapılanmaya geçişin ilk ve amipsel örnekleri ortaya çıkabilir mi, bu metropolislerde?

İLGİLİ ARAŞTIRMA: İngiltere’de göçmenlik

EDİTÖR’DEN: SAYIN OKUYUCULAR, ŞİMDİYE KADAR YALNIZCA HAKARET İÇERMEYEN YORUMLARI YAYINLIYORDUK… BUNDAN SONRA İSİM VE SOYAD BELİRTİLMEYEN YORUMLAR DA YAYINLANMAYACAKTIR…

CEVAP VER