İNGİLTERE’DEN… İnsan ve robot

Makinelerin olmadığı bir yaşamı düşünmesi bile zor. Düşünce sistemimizden, sanata kadar çağdaş varoluşun her alanını şekillendiren makineler, artık kültürümüzün de bir parçası. Yine de, robotlar için aynı şeyi söylemek olası değil. Otomobil endüstrisi gibi en ileri teknolojik gelişmelerin kullanıldığı alanlarda, büyük oranda insanın yerine geçen robotlar, henüz günlük yaşamın dokusuna girmedi. Henüz diyorum çünkü, geçtiğimiz haftalarda izlediğim, ‘robot hakları’ ve robotların kullanılması düşünülen bazı alanlarda yarattığı etiksel sorunlar ile ilgili tartışmalar, teknolojik olarak bunun temellerinin atıldığını gösteriyor.

Hükümetin yaptığı bir araştırma, robotlara gelecekte insan haklarına benzer haklar verilebileceğini ileri sürdü. Oy verme hakkının bile söz edildiği haklar içinde, ev  ve sosyal yardım hatta “sağlık” (Mekanik tamirden bahsediliyor olsa gerek) yardımı bile var.

İnsan haklarının tam olarak bulunmadığı bir dünyada, robot haklarını tartışmak, yarı deli  bir kaç bilim insanının fantazisi gibi gelsede, bu tartışmalar içindeki alt başlıklar konunun sıradan yaşama o kadar da uzak olmadığını gösteriyor. 

Robotların gittikçe akıllanıp, kendini yeniden üretebilecek bir noktaya geldikten sonra dünyayı ele geçirmesi ve insanları köleleştirmesi, bilim kurgu roman ve filmlerin en popüler konusudur. Burada amaç, teknolojinin insan ve toplumsal yaşam üzerindeki etkilerini irdelemek ve insanın sahip olduğu usun, kendi kontrolünden çıkıp, yine kendisine dönmesi korkusuyla hesaplaşmaktır. Bu nedenle bilim kurgu filmleri gerçek yaşamdaki teknolojik gelişmeleri bir adım önden izler.

70’li yılların “Uzay Yolu”, “Uzay 1999” gibi TV filmleri, betimlediği teknolojinin büyük bir bölümünün gerçekleşmesiyle birlikte artık tarihe karıştı. İkinci nesil kurgu filmler, çoktan makine ve insanın organik birleşmesini işlemeğe başladı. “6 Milyonluk Adam”, “Robokop” bunların ilklerindendi. “Terminatör”, “Blade Runner”, “Matrix”, “Ben, Robot” ise, yarı-insan, yarı-makine insanımsıların yer aldığı yeni nesil filmlerdi.

‘West of England Üniversitesi’nden Prof. Alan Winfield, yeni geliştirilen robotların yakın bir gelecekte yaşlı ve çocukların bakımını üstlenebileceğini açıklaması yukarıdaki filmlerde betimlenen kaygıların gerçek yaşamda sorulmasını gündeme getirdi. Yaşlıların, kendilerine ilaç saatlerini hatırlatan, tansiyonunu ölçen, kitap okuyan, bir tehlike anında ilgilileri uyaran robotlara emanet edilmesinde bir sorun görülmeyebilir. Yine de, bir çocuk veya yaşlının her türlü ihtiyacını karşılayabilecek şekilde önceden programlanmış robotlara karşı duyulan şüphe, çocuğun karnının açıktığı için mi yoksa altını pislediği için mi ağladığını karıştırmasından doğacak sorunlardan çok, etiksel noktada yoğunlaşması, zaten giderek zayıflayan insan ilişkilerinin daha da mekanikleşebileceği endişesinden kaynaklanıyordu.

Bilim henüz, “Bicentennial Man” ya da “AI” (Artificial Intelligent) fimlerindeki gibi, duygulanım yetenekleri olan ve insan olmaya özenen robotlar üretemedi. Ama, Londra’daki bir üniversite çalışan sinir sistemi uzmanları geliştirdikleri bir teknik sayesinde, beyin üzerinde yapılan bir taramayla, insanların yapmayı planladığı bir hareketi önceden anlayabildiklerini ileri sürdüler. Spielberg’in, 2002 yapımı “Azınlık Raporu” adlı filmi de aynı bulgu üzerine kurulmuştu. 2054 yılında ABD’de geçen hikayede, polisin kurduğu ‘Suç Öncesi Şubesi’, bilgisayarlara bağlı medyumlar aracılığıyla belirlediği suçluları daha suç işlemeden yakalıyordu. Her teknolojik gelişmeyi kötüye kullanan biri çıkardı elbet. Şube şefi, kendi işlediği bir cinayeti, yine aynı tekniği kullanarak polislerden birinin (Tom Cruise) üzerine yıkıyordu. Gerçek dünyada ise bundan çok daha vahim bir durum yaşamak olası. Geleceğin suçlularını önceden belirlemek için tüm çocukların beyinlerinin tarandığı bir toplum düşünün. Gerçekte İngiltere’de hükümet, bir kaç hafta önce benzer bir planı ortaya atmıştı. (‘Suçlu fetuslar’ başlıklı yazımda bahsetmiştim) Daha çocukluktan kendisinin potansiyel bir suçlu olduğu inancıyla büyüyen bir çocuğun kendinden bekleneni bir gün yapma olasılığının da artacağı şüphesiz.

Spielberg’in dünyasında insanlar, suçluların önceden belirlenerek yakalanmasını normal görüyor ve destekliyordu. Kimse yakalanan kişinin, gerçekten suç işleyip işlemeyeceği konusunda şüphe duymuyordu. Teknolojinin sunduğu bu olanak içselleştirilmiş, toplumun dokusuna girmişti. Gerçek dünyada ise,  böyle bir ‘Suç Öncesi Şube’ gibi bir yapılanmanın henüz ne toplumsal ne de kültürel temelleri vardır. Diğer yandan, henüz bir suç işlememesine rağmen “terörist” olduğu gerekçesiyle yakalanıp cezaevine atılan kişilerin, gerçekten suçlu olup olmadığını kaç kişinin sorguladığı sorusuna verilecek yanıt, gelecekte böyle bir şubenin kabulünün de zor olup olmayacağı konusunda bir fikir verebilir.

İnsanın kendi yarattığı mekanik yardımcılarla yaşamını kolaylaştırma arzusu çağdaş bir tutku değil aslında. Mitolojide ateş tanrısı ya da demircilerin, zanaatkârların tanrısı olarak bilinen Hephaistos’un böyle mekanik yardımcılar yarattığı söylenir. Antik Yunanistanın matematikçisi Arhitas’ın da buharla hareket eden mekanik bir kuş projesi vardı. Leonardo da Vinci’nin makineleri ise anlatmakla bitmez. Makineler yaşamımızı kolaylaştıran mükemmel araçlar. Robotlar muhakkak yaşamı daha da kolaylaştırırdı. Gerçek sorun, makinelerin bir gün kontrolden çıkması ya da bilinç geliştirerek insan soyunu tehdit etmesi değil, tersine onları kullanan insanların amaçları.

Robotların en hızlı geliştiği yer, askeri alan. Afganistan ve Irak mükemmel bir ‘test alanı’ yarattı bu tür araştırmalar için. ABD’nin insansız uçakları artık Batı metropollerin üzerinde bile “düşman” arıyor. Bu tartışmalar sürerken Güney Kore, 500 metreden bir insanın hareketini ayırt edip vurabilen bir robot geliştirdiğini açıkladı ve web-sitesinde 100 bin sterline satışa çıkardı. Geçen ay bir İsrail silah firması, bir televizyon büyüklüğünde, zırhlı, otomatik silah ve el bombası kullanabilen ‘VIPeR’ robotunu geliştirdiğini açıkladı. ABD’nin robot asker fantazilerinin boyutları konusunda  ise, Holywood filmlerinde yeteri kadar malzeme var.

Savaşlar robotlar tarafından yapılsaydı, en azından insanlar ölmezdi. Ancak, bayrağa sarılmış tabut resimleri azaldıkça, savaşları kabul etmek de  kolaylaşmaz mıydı, özellikle robotlara sahip ülke halkları için?

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.