İNGİLTERE’DEN… İnsanın fiziksel sınırları

Geçtiğimiz hafta Uluslararası Atletizm Federasyonu tarihsel bir karar almak zorunda kaldı. Karar, Güney Afrikalı engelli-atlet Oscar Pistorius’un vücudu sağlam olan atletlerle birlikte yarışmalara katılmasına izin verilip verilmemesi üzerineydi.

Oscar Pistorius incik kemikleri gelişmeden doğduğu için daha 11 aylıkken dizden aşağıya ayakları kesilmişti. 4-5 yıl önce atletizme başlayan Pistorius, kendisi için özel geliştirilen ve ‘J’ şeklinde, çita ayaklarını andıran protezler sayesinde kısa sürede paralimpik yarışlarda adını duyurdu. Derecelerini gittikçe geliştirmesi nedeniyle de, “Ben engelli değilim. Sadece ayaklarım yok.” diyerek sağlam bedenli atletlerle birlikte olimpiyatlara katılmak üzere federasyona başvuru yaptı.

100, 200 ve 400 metrelerde paralimpik dünya rekorlarını elinde tutan ve ayakları nedeniyle ‘Çita’ adıyla anılan Oscar Pistorius bu istemiyle, atletizm kuralları olduğu gibi, insan ve makine arasındaki hassas ilişkiyi, hatta hümanizm temelinde bir dizi sorunu da gündeme getirdi. Gerçi atletizm dışında bahsettiğim bu konuların, ya siyaseten doğruluk ya da konunun hassasiyeti nedeniyle henüz basında tartışıldığını görmedim ama Pistorius, şüphesiz gelecekte başka toplumsal alanlarda da gündeme gelecek olan, insan ve makine arasındaki sembiyotik ilişkiyi uluslararası bir kurum içinde resmen tartışmaya açtı.

Pistorius’un başvurusu üzerine yapılan araştırmalar, onun, dizden aşağısı olmadığı için dolayısıyla bu bölgelerin, yorulmaya neden olan laktik asit (süt asidi)  üretmediği ve bu nedenle de, kullandığı protezlerin koşu sırasında kendisine büyük avantaj sağladığını ortaya çıkardı. Böylece,  diğer atletler yarışın ikinci yarısında yavaşlarken, neden Pistorius’un hızlandığının yanıtı da bulunmuş oldu. Bunun üzerine federasyon, genelde protezler üzerinde bir yasak olmamasına rağmen, Pistorius’un olimpiyatlara sağlam vücutlu atlerle birlikte katılmasına izin vermedi. Bu noktada doğal olarak Pistorius soruyordu; “Eğer kullandığım protezler bana bir avantaj sağlıyorsa neden paralimpik oyunlara katılmama bir ses çıkarılmıyor?”

Elbette burada sorun, basit atletizm kuralları ötesinde toplumların önüne giderek daha sık gelen yukarıda bahsetiğim sorunlarla ilgili olmasından kanaklanıyor. Pistorius’un isteminin özünde, spor kurallarını aşan, sosyal, politik ve kültürel boyutları olmasındandır. Bu nedenle ‘çita’ ayaklarının, bedene takılmış yabancı bir araç olduğu konusunda bir şüphe olmamasına rağmen, federasyonun iki alanda aldığı farklı kararlar çelişkilidir.

Atletizm kuralları içinde en önemlisi, en çok ihlal edildiğinden olsa gerek, beden içinde yabancı bir madde olmadan yarışmalara katılmaktır. Şimdiye kadar ‘yabancı madde’ deyince, performansı yükselten ‘doping’ dediğimiz ilaçlar akla geliyordu. Pistorius’la birlikte daha fundamental bir olgu gündeme geldi.

İnsanlaşan robotlar, robotlaşan insanlar onlarca bilim kurgu filminin konusu olmuştur. Ancak gerçek yaşamda bedenin makinelerin yardımıyla yaşamını sürdürmesi olgusunun henüz sadece bir sağlık sorunu olarak görülmesi nedeniyle, bunun dışındaki algılamaları bilince çıkmadı. Yaşam düzeyini yükseltmek dışında bir engellinin protezi bir ‘kariyer’ aracı olarak kullanması henüz kabul edilebilecek bir şey değil.

Aynı araştırmanın, ‘çita’ ayaklarının Pistorius’a diğer atletler üzerinde yüzde 30’lık bir avantaj sağladığını belirlemesi, eğer ayakları kesilmeseydi onun zaten hiç bir zaman başarılı bir atlet olamayacağını da ortaya çıkarmış oldu. Çünkü o, bu avantajına rağmen henüz sağlam bedenli atletlerle birlikte olimpiyatlara katılabilmek için gerekli baraj derecesine yaklaşamadı bile. İşte tam bu noktada, insanın, başarıya ulaşabilmek amacıyla makine/teknolojiyle bütünleşme tutkusunun yeşerdiği yeni bir alan açılıyor. Bu alandan baktığımızda, Pistorius için sorun, belki de kaslarını değil, kullandığı ‘çita ayakları’ geliştirme noktasında düğümleniyor. Bu nedenle olsa gerek, federasyon kararını verirken, bir atlete izin verip kapıyı açtıktan sonra ardından neyin geleceğini bilmedikleri için Pistorius’a hayır dediklerini de açıklamıştı.

Bireyin kendi bedenini nasıl kullanacağı toplumsal özgürlüğün bir bileşeni değildir. Ama diğer yandan, herşeyin bir meta olduğu tüketim toplumunda, bedenin de bir meta olduğu gerçeği, bireyin –engelli ya da sağlam- medyanın belirlediği oranlara uygun vücut geliştirme takıntısının yaygınlaşması toplumsalı ilgilendiren bir olgudur.  1996-Atlanta paralimpik olimpiyatlarında engelli atletlerin puanlarını artırmak için kendilerini sakatladıkları ortaya çıkmıştı. Bu olaya tersinden bakarsak, atletlerin engelli bedenlerini spor alanlarında bir avantaja dönüştürme çabasında olduğunu görüyoruz. Pistorius’la birlikte bu alanda yeni bir boyut açıldı.

Yabancı maddelerin bedene girmesi, pratik sorunlar dışında, felsefe alanında da bir gerilim yaratıyor. Aydınlanma çağının hümanizmi, insanın doğal yetenekleri, erdem ve değerleri ve bu özellikleri özgürce kullanma hakkı temeli üzerine kurulmuştu. Günümüzde ise, insanın, özgürlük ve aşkınlık özellikleri yerine, biyolojik eşitlik ve işlevselliğiyle karakterize edilmesi, insanın bir tür olarak yeniden tanımlanmasını ve daha da önemlisi hümanizmin sorgulanmasını getiriyor. Robert Pepperell “The Post-Human Condition” adlı kitabının sonunda kaleme aldığı manifestonun (The Post-Human Manifesto) 8.1. maddesi şöyle diyor: “Şu anda bilgisayarların randımanı öngörülebilir bir düzeydedir. Post-human dönem tam olarak, bilgisayarların bu randımanının öngörülemediği zaman başlayacaktır.” Elbette bilim kurgu filmlerinde tasvir edildiği gibi, insan türünün makineler karşısında bir tehlikede olması söz konusu değildir. Sorun,  teknolojinin, ‘insanca yaşam’ için gerekli araçları tedarik etmede, demokrasinin bir aracı olarak kullanılıp kullanılmadığıdır.

90”lı yılların sonlarında dünya satranç şampiyonu Kasparov ile, IBM’nin geliştirdiği program ‘Deep Blue’ karşılaşmıştı. Saniyede 200 bin hamleyi hesaplayabilen bu bilgisayar karşısında Kasparov’a pek şans verilmemişti. Ancak, Kasparov ‘Deep Blue’yu yenmeyi başardı.  İnsanın aleyhine çok dengesiz gibi görünen bu karşılaşmada Kasparov’un silahı, sezgi ve duygularıyla geliştirdiği manevra kabiliyetiydi. Bir savaş oyunu olarak satranç, strateji, hile ve tuzaklar üzerine kurulmuştur. Bu nedenle, feda ve gambitler, her zaman bir zayıflık işareti değil, bir atağı saklamak için kullanılan bir tuzak da olabilir. Bir bilgisayar programı ise, sürekli olarak en yüksek kapasitesinde oynamak durumundadır. (Pepperell’in ‘öngörülebilirlik’ten kasti budur.) Bir anlamda, bilgisayarın gücü, insanla yaptığı santranç karşılaşmasında bir dezavantaja dönmektedir. Baudrillar’ın “ironik güç” dediği insanın bu özelliği, ne kadar yüksek olursa olsun bir noktada zekayı alt etmiştir. Ancak bu hikayenin bir de ikinci bölümü vardır.

Daha sonra IBM programcıları, insanın, bu ‘kuru zeka’ karşısında zaferini borçlu olduğu tepkelerini bilgisayar programına yüklediler ve ‘Deeper Blue’yu yarattılar. Gerçekten de ‘Deeper Blue’nun diğer bilgisayarların tersine, görünürde kendisine hiç bir kazanç sağlamayan bazı hamleler yaptığı görüldü. Evet bazen saçmalıyordu; amatörce taş kaybediyordu, sezgisel olacağım diye, ama bir noktada bu geliştirilmiş ‘Deeper Blue’ Kasparov’u yenmeyi de başardı. Elbette bu da insanın sonu anlamına gelmiyordu. Sorun yine, yönetişimsel anlamda, bu gelişmelerin yarattığı boşluklar, toplumsala yansıdığı noktalarda açtığı yaralardı. Bireysel özgürlüklerle, toplumsal adalet arasındaki dengelerdeydi.


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here