İNGİLTERE’DEN… Çok kültürlü toplum bir tercih mi?

İNGİLTERE’DEN… Çok kültürlü toplum bir tercih mi?

0
PAYLAŞ

Çok kültürlü toplumlarda her kesimin katılımını sağlayabilecek politikalar üretmek sorunu, özellikle insanların kitleler halinde yer değiştirdiği II. Dünya Savaşı sonrasında Batı demokrasilerinin  önüne çıkmıştı.

20. yüzyılın son çeyreğine damga vuran tarihsel olgu da göçlerdi aslında. 1980’li, özellikle de 90’lı yıllar, insanlık tarihinde görülmemiş yığınsal göç hareketlerine tanık oldu. Böylece plüralizm sorunu, bırakın İngiltere gibi çok uluslu, milletler topluluğu halinde örgütlenen bir devleti, etnik köken, kültür ve din gibi özellikleri demografik dokusuna bile almayan, ulus devletlerin kalesi denebilecek Fransa gibi ülkeler de bile, politik gündemi belirlemeye başladı.

‘11 Eylül’ sonrası şekillenen dünyada ise, çok kültürlü toplumların sorunları farklı bir boyutta ikiye katlandı. Sömürgeci dönemin metaforu olan, “bir potada erime” yani asimilasyon, söylemden uzaklaştı, onun yerine, iri kıyılmış, çok renkli, ham, pişmiş ya da yarı pişmiş, sebze ve meyvelerin bir arada bulunduğu “salata tası” gündeme geldi.

Büyüyen sorunlarla birlikte ‘çok kültürlülük’ ya da ‘çok kültürcülük’ (Multiculturalism) yoğun olarak tartışılmasına rağmen, bu kavramın anlamı ve buna yönelik politikalar netleşmedi. Tam tersine, farklı coğrafya ve kesimlerde üretilen düşünceler daha derin yarıklarla birbirinden ayrıldı. Bazı çevrelere göre, uyum, barış ve demokrasinin olmazsa olmaz koşulu, bazılarına göre de, (Batı) toplumların içinde bulundukları kargaşanın kaynağı tam da bu, çok kültürlülük adına uygulanan ‘kültürel çeşitlilik’ politikasıdır. ‘Terörle savaş’ doktrininin en önemli alt başlığı da buydu aslında. Adı konmasa da, her yeni sorun ardından kalkan parmaklar ‘yabancı’yı gösterdi, gözler ‘öteki’ne şüpheyle baktı.

90’lı yıllarda, Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa ve Yugoslavya’da çok kültürlü toplumların dağılışını izledik. Bu olgu, doğal olarak, onlarca, yüzlerce yıldır bir arada yaşayan, çocuklarını aynı okula yollayan, aralarında evlenen, aynı mahallelerde oturan, aynı kamu kurumlarını paylaşan toplulukların neden birdendire birbirlerine girdikleri sorusunu getirdi. Bazı düşünürler, otokratik rejimlerdeki çok kültürlü yaşamın çöküşünün sürpriz olmadığını, bu toplumların zaten, bir tür ‘tutkal’ görevi gören otokrasinin yarattığı korkuyla ayakta durduğunu ve bunun ortadan kalkmasıyla da kaosun geldiğini savundu. İstemeden de olsa, otokratik rejimlerdeki “düzen”i kabul ederken, demokrasinin, birleştirici olabileceği gibi ayırıcı olabileceğini de kabul ediyorlardı. Kazanılan özgürlükle birlikte, ayrılma tercih edildi, bu toplumlarda. Bunun sosyolojik bir açıklaması henüz tam olarak yapılamasa da, kendine ait sosyal kuruluşları olmayan, örgütlenme özgürlüğü ve eşit toplumsal hakları olmayan etnik toplulukların, ekonomik düzey ya da sınıfsal özelliklerinden önce, etnik kökenleriyle ilgilendikleri gerçeğini ön plana çıkardı.

Eski çağlardan beri, bir kültür mozaiği olarak bilinen Türkiye’de, zaman zaman da olsa  gündeme geldi bu konu. Hrant Dink’in öldürülmesiyle yüzeye çıkan, ‘milliyetçilik’ tartışmalarının altında beliren magma gerçekte, çok kültürlü bir toplumun içten içe kaynayan sorunlarına işaret ediyordu.

Türkiye’ye göre farklı bağlamda da olsa, son dönemde İngiltere’deki politik söylemi belirleyen de, bu politikanın karakteri oldu. 1997 yılında   iktidara gelen İşçi Partisi’nin büyük bir coşku ve umutla yürürlüğe koyduğu ve diğer Avrupa ülkelerine örnek gösterdiği kültürel çeşitlilik politikası, ‘11 Eylül’ sonrasında giderek şüpheyle bakılan  bir ‘uygulamaya’ dönüştü.

7 ve 21 Temmuz 2005 tarihlerinde Londra metrosunda yapılan bombalama eylemleriyle birlikte ise İngiltere’de, çok kültürlülük temelinde yapılan tartışmalar kalın bir çizgiyle ikiye ayrıldı. Bombacılar, dışardan gelmemişti, İngiltere’de doğmuş büyümüşlerdi. Bu anlamda, kültürel çeşitlilik politikalarının başarısız olduğu hatta, bizzat sorumlu olduğu ileri sürüldü. Bu suçlamalar, sadece muhafazakar kamplardan gelse anlaşılabilirdi, ancak merkez-sol içinden de aynı sesler geliyordu. Kendisi de bir göçmen ailesine doğmuş bir siyah olan, ‘Irksal Eşitlik Komisyonu’ başkanı Trevor Philips bile, Britanya’nın “uyurgezer bir şekilde” ırksal temelde ayrılmış bir topluma doğru sürüklendiği uyarısını yaparken, zanlının yine bu politika olduğunu iddia ediyordu.

Britanya’nın  çok uluslu yapısı, her şeyden önce onun emperyalist tarihiyle ilgilidir. Bugünkü gelişmeler belki de, tarihin hesap sormasıdır. Britanya toprakları dışında doğanların sayısı, 1951’den beri ikiye katlanarak yüzde 8.3’e çıktı. Bu oran Londra’da daha da büyük. 2.2 milyon kişi Londra’da doğmamış, yani her üç kişiden biri yabancı. Bu yapısı Londra’yı, sadece Britanya içinde değil, sürekli hareket halinde olan dünyamızda bile örnek olabilecek bir sosyal labaratuvara çevirdi.

İngiltere’de son yıllarda getirilen yasa ve düzenlemelere bakıldığında, özellikle müslüman azınlık üzerinde yoğunlaşan baskıyı görmemek elde değil.  Zygmunt Bauman, “Eğer, emniyetsizlik ve insanı paralize eden, eli kolu bağlı olma –çaresizlik- hissi,  iki ana hayalet olarak yoksul insanların önündeyse, ‘çok kültürlülük’ ve ‘ahlak relativizmi’ akıllarına en son gelir” diyor. Bu perspektiften bakıldığında, bir taraftan “güvenlik” adına çıkarılan yasalarla, hak ve özgürlüklerin adım adım geri alınması, diğer taraftan, işsizliğin ve yoksulluğun en yüksek olduğu kesimlerin müslüman azınlıklar olduğu gerçeği, ‘kültürel çeşitlilik’ politikasının, azınlıkların kendi politik gündeminde neden o kadar önemli olmadığı görüleblir. 

Çok kültürlülüğün en önemli öğelerinden biri, insan haklarıdır. Sivil haklar, korunması gereken bir gelenek değil, sürekli geliştirilmesi gereken politik haktır.  Yaratılan “güvenlik fobisi” bağlamında, İngiltere’deki bugünkü politik atmosfere baktığımızda,  insan haklarının, demokrasinin en temel koşulu olarak görülmediğine tanık oluyoruz. Hükümetin bu yöndeki çabaları, halkın düşüncelerinde de ifade buluyor. Yapılan bir araştırmaya göre, Britanyalıların yüzde 81’i telefonların dinlenmesini, e-postaların okunmasını, postaların açılmasını güvenlik için ödemeye değer bir bedel olarak görüyor. Halkçı bir gelenekten gelen Yeni İşçi Partisi içinde bile bu yönde bir değişim söz konusu; parti içinde yeni kimlik kartlarına karşı çıkanların oranı 1990’da yüzde 45 iken, 2005 yılında yüzde 15’e düşmüş. Hak ve özgürlüklere düşkünlüğün, İngilizlerin ulusal karakterinin belirleyici öğeleri arasında olmadığı iddia edilebilir, ancak bu, son yıllarda yaşanan dönüşümü açıklamaya yeterli olabiir mi?

ÇOK KÜLTÜRLÜ TOPLUM NEDİR?

Küreselleşmeyle birlikte toplumların önüne yeni bir boyutta çıkan bu sorun şüphesiz, tek bir formülle çözülebilecek bir olgu değil. Farklı coğrafya ve kültürler içinde özgün yanıtların ortaya çıkması doğal. Yine de, bu konuda en temel kavramsal ilkeler  belirlenebilir, en azından günümüz dünyası bunu dayatıyor. Bunu yapabilmek için, kültürlerin yapılanmasının, en temel anlamda genelleştirebileceğimiz özelliklerini saptamak, farklı kültürlerin birarada uyum içinde yaşamasının ilk adımı olabilir.

Her şeyden önce, insanın, kültürel değerlerle şekillenmiş ve organize edilmiş bir toplum yapısı içine doğduğu ve dünyayı bu perspektiften yorumladığı gerçeğini kabul etmek gerekiyor. Fakat bu, bireyin, içinde büyüdüğü bu yapıyı, değerler sistemini gözden geçiremeyecek, eleştiremeyecek hatta değiştiremiyecek kadar determinist bir düzeyde bir kalıba girdiği anlamına gelmez. Buna, kültürlerin, doğrudan ekonomi tarafından belirlenmediği ya da onun ideolojik kalıbından çıkmadığını eklemekde yarar vardır. Baudrillard’ın deyimiyle, geç-kapitalizm döneminde kültür artık, bir sınıfın kodlanmış değerlerinin birebir yansıması değildir.

Her kültür, iyi bir yaşam nasıl olur sorusunu,  kendi anlamlar sistemine bağlı olarak yanıtlar. Bu yönüyle de, sınırlıdır. Akli ve tinsel ufkunu genişletebilmesi, yeni esin kaynakları bulabilmesi ve en önemlisi de içine kapanık, narsistik bir karaktere bürünmemesi için diğer kültürlerle iletişim kurması gerekir. Bu anlamda, her kültürün eşit derecede zengin olduğunu söylemek, gerçeği yansıtmayacağı gibi, hiç bir kültür, her yönüyle tam, olgun ve gelişmiş de değildir. Bu nedenle, yaşamın zenginleşmesi için, giderek daha fazla mobil ve birbirine bağlı dünyada kültürlerin diyaloğu zorunludur.

Kültürler kendi içsel dinamiğiyle de değişir. ‘Nesiller savaşı’ da diyebileceğimiz bu süreçte, toplumun içinde barındırdığı farklı gelenek ve düşünce sistemleri birbirlerini etkiler. Bu organik ilişkiden belli bir karakter çıkar. Bu, sabit bir kimliğin ortaya çıkacağı anlamına gelmez. Tersine, kimliğin, plüral, akışkan ve açık özelliğinden dolayı bu süreci teşvik eder. Bilinç ve bilinçaltının interaktivitesi içinde kendi özelliklerini ve ötekinin yerini belirler. Bu yönüyle, çok kültürlülük karakterinin, kültürlerin kendi iç doğasında olduğu söylenebilir.

Gözenekli bir yapısı vardır, kültürlerin. İç dürtüleriyle kendini tayin ederken, dış etkilere açık özelliğiyle bir taraftan entegre olup, diğer taraftan da asimile eder. Bu doğası sonucu, kendi kültürü içindeki plüralist yapıyı takdir edemeyen bir toplum, yabancı kültürlere de mesafeli yaklaşır, içine kapanır, kendini tehdit altında görür. Giderek kendini, ‘öteki’ ile, yani yabancı kültürlerle olan farklılığıyla tanımlamaya çalışır, kısır bir döngü içine girer.

Bu genel yapı içinde kültürel çeşitlilik politikası nasıl bir yaşam bulabilir, ya da yukarıda öne sürülenlerle çelişmesini de göze alarak, daha katı bir ifadeyle söylersek, ‘ilkeleri’ ne olabilir?

Yukarıdaki genel tablo içinde, insanın, kültür içinde yerleşik bir yapısı olduğu, bundan kaçınılamayacağı ve bu yapının plüralist doğası kabul edilirse, çok kültürlü toplumun temel taşları atılmış olur. Buradan yola çıkarak, hiç bir politik doktrinin ya da ideolojinin tek başına insan yaşamıyla ilgili nihai doğruyu temsil edemeyeceği de teslim edilmiş olur. Siyasi öğretiler zaten, politik yaşamı yapılandırmak için vardır, yoksa yaşam hakkında kapsamlı bir felsefe sunmazlar.

Çok kültürlü bir yapıda, üye toplulukların haklarına saygı, kendini ifade yöntemleri ve yeni esin kaynakları bulabilmesi için olanaklar yaratabilmesi önündeki engellerin kaldrılması belki en kısıtlı sağ duyu sahiplerinin bile üzerinde anlaşabileceği noktalar. Peki bu eşit haklar, çok kültürlü bir toplumdaki bir grubun içine kapalı, entegris egemen kültürün dışında kalma hakkına kadar uzanabilir mi, sorusunu sorarsak aynı esnekliği görebilir miyiz? Fransa ve Balkan ülkelerindeki örneklere bakarak bu soruya hayır demek kolay değil.  Diğer yandan, bu hak, ‘apartheid’ın bir özgürlük olarak verilmesi değil midir? ‘Ayrılma hakkı’nı tanımayan bir evliliğe azınlıklar ne kadar güvenebilir?

Çok kültürlülük politikasının olumsuz sonuçlar verdiği görüşünü savunanların, altını çizdiği noktalardan biri de, yukarıdaki sorulara, toplumsal grupların ihtiyaçlarına etnik köken temelinde yanıt vermenin, ırksal özelliklerin törpülenmesi yerine, tersine bu bilinci keskinleştirdiği ve bunun da kabileleşmeyi getirdiği yönünde.

Bana göre bu çelişki, değişen kültür-politika ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Ortak değerler üzerine kurulmuş aidiyat hissi olmayan bir toplumda denge yaratmanın zorluğu açıktır. Sorun bu ortak hissin kültür ya da etnik temelde değil politik temelde yaratılmasıdır. Kültür değerleri üzerinden bir eşitlik sağlanamayacağına göre, siyasal eşitlik toplumun tutkalı olmalıdır. Üyeleri, etnik bir bağlılık hissetmese bile, çıkarlarının orada olduğunu bildiği ortak politik proje çevresinde  örgütlendiği bir toplumdur, çok kültürlü toplum. Geç-kapitalizm döneminde, kültürü, politikanın önüne koyan toplum modelinin çıkmazı da buradadır. İngiltere’de İşçi Partisi’nin yarattığı ortam da budur. Politik hak ve özgürlükler geri alınıp, sosyal devlet eritildikçe, yeni “kültürel bağımsızlıklar” (Müze işleyişlerinden, dini inanış temelinde açılan okullara kadar.) keşfedilip bir tür sosyal rüşvet olarak  azınlıklara sunulmuştur. Böylece, kültürel gettoların temeli yaratılmıştır. Bunun sonuçları da, Jack Straw’un makamında peçeli kadınlarla görüşmeyi reddetme örneğinde olduğu gibi, bazen grotesk bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Hatırlanırsa o günlerdeki tartışmalar, bir müslüman kadının bu toplumda yaşadığı sorunlar, bu yöndeki istekleri nedir temelinde yürütüleceğine, bir bakanla görüşürken müslüman bir kadın nasıl giyinmeli üzerinde yoğunlaşmıştı. Özünde doğru olan Straw’un  bu çıkışının, yaratılan politik bağlam içinde bir provokasyona dönüşmesinin, dolayısıyla kültürlerin daha da kutuplaşmasının nedeni de budur: Kültürün öncellenmesi, politikayı kültüre tabi kılmak.

Çok kültürlü bir toplum olan İngiltere’de, kültür çeşitliliği politikaları bugün, insanın kendisini ifade yöntemlerinin toplamı olan kültürün, demokrasi önünde bir engel olduğu noktasına kadar gelmiştir. Kültürler gerçekten demokrasi önünde bir engel midir?

Bunu da bir sonraki yazımda ele almaya çalışacağım.

 

BİR CEVAP BIRAK