İNGİLTERE’DEN… Puşt modern yanılsamalar

N’oldu bize… Neyimiz var… Her günkü gibi bir gün mü bu da? Ya da “her gün”de bu günkü gibi sıkıcı ve sıradan mı? Londra’da, kış mevsiminin getirdiği soğuk ve dondurucu bir soğuk var dışarda. Günlerden Pazar. Sokaklarda sessizlik kol geziyor. Sessizlik o kadar büyük ki. Nereden başlasam diyorum. Kendimizden başlasak daha iyi olur belki.

21. yüzyıl insanının bu tarifi imkansız arayışları nerede bulur karşılığını? Nereye götürür bu yalnızlıklar? Bu kaçışlar… Bu susuşlar… Neden artık korkar olduk gözgöze gelmekten ve yaşama, doğaya dair güzel sözler söylemekten? Neden İçimizden gelmiyor bir dostumuzu ziyaret etmek? Sevdiklerimize neden bir demet çiçek almıyoruz artık? Neden bir arkadaşımızın başarısıyla gurur duymuyor, başarısızlığına üzülmüyoruz?

Maddi, manevi, her türlü çıkarlarımız adına herşeyi göze alan insanlar olduk. Önümüze uzak hedefler koyup bu hedeflere ulaşmak için durmadan koşan ve hiçbir sınır tanımayan uzun maraton yarışmacılarına döndük hepimiz. Ne etik tanıyoruz, ne maneviyat… Yok olup gittik… Sistem ezdi geçti üzerimizden. Para kazanma. Kariyer. Güç. Bu arada herşey kokuştu. Nereye gidiyoruz? Soruyorum ey dostlar, varsanız eğer, çıkın ortaya… Cesaretiniz varsa yanıtlayın beni…

Bu arada merak etmeyin kendime de soruyorum. Hem de her gece. Hem de her sabah. Her öğlen. Otobüste giderken. Yolda yürürken. Çalışırken. Gezerken. Otururken. Yemek yerken. İçki içerken. Televizyon seyrederken. Bu yazıyı yazarken. Bu dünyanın güzel olduğuna, yaşanılırlılığına inandırılmaya ihtiyacim var. Yoksa hep böyle miydik biz?
Ama olamaz. Geçmişe bir dönüp bakıyorum. Bakıyorum da aşk üzerine, dostluk üzerine, sevgi üzerine, ne güzel sözler söylenmiş. İnsan üzerine, sevda üzerine, doğa üzerine ne özlü türküler yazılmış. Artık neden yazılmıyor, neden söylenmiyor? İnsanlar neden durmadan savaşıyor? Neden birbirlerinin sınırlarına saldırıp, bu sınırlarda taş taş üstünde bırakmıyorlar? Nedir bu doyumsuzluk? Nedir bu paylaşılamayan?

Nedir aramızdaki alıp veremediğimiz? Neden dostluklar çok kısa sürüyor artık? Neden sevdalar eski tadında değil? Neden güzellikler bana anlamlı gelmiyor artık? Yoksa onlar zaten güzel değiller miydi aslında? Yalan mıydı herşey? Ya da geçmişte o güzel duyguları dile getirebilenler miydi normal olmayanlar? Onlar mı deliydi yoksa bizim mi gözlerimiz açıldı?

Ayaklarımızın altındaki kara toprağa ne oldu? Neden her geçen gün koparılıyoruz doğadan? Oysa kara toprak değil miydi bizim sadık yarimiz? Kara toprağımızı bizden almışlarsa kendi doğallığımızdan nasıl söz edebiliriz? Bu dünyayı biz, yani insanoğlu bu hale getirmedi mi?

Çocukluğumuzun ‘yakartop’, ‘körebe’, ‘saklambaç’ oyunları nerede? Yazın gelincikler kırmızı olurdu, gökyüzü masmavi. Çimenler yemyeşil. Yanlış mı anımsıyorum?Beni görünce ve ben arkadaşlarımı görünce birbirimize sarılır. Omuz omuza, kolkola gezerdik. Kardeşlerimizle oturur saatlerce şakalaşır, uzun uzun sohbetler ederdik. Aile büyüklerimiz, yaşlılarımız çok önemliydi. Onları sürekli ziyaret ederdik. Yoksa yanılıyor muyum?
Kapımızı kilitlemeden, güven içinde derin ve huzurlu uykulara dalardık. Kapınızı hiç kontrol etmeden rahatça uyuyabildiğimiz de hayal miydi acaba? Oysa şimdi duvar boyunca uzanan televizyon ekranlarıyla süslediler odalarımızı. Ayaklarımızın altına parıl parıl parıldayan asfaltlar serdiler. Ellerimize resim çeken minik cep telefonları verdiler.

Göklerde özgürce uçuşan kuşları görmememiz için süper gökdelenler yapıp içine alışveriş merkezlerini koydular ki rahatça tüketelim diye. Mağazalar, süper marketler ve sinemalar yaptılar birbirimizi tanımayalım diye. İnternet teknolojisi sayesinde dünyanın öbür ucundaki hiç tanımadığımız insanlarla anında iletişime geçebileceğimiz bilgisayarları ürettiler şimdi birbirimizi unutalım diye. Öyle günlerce, haftalarca penceremizden postacının gelmesini beklemiyoruz artık.

Savaşları dev ekranlı süper model televizyonlarla odalarımızda deri koltuklarımıza gömülüp film seyreder gibi izliyoruz artık. Ekranlarda pisliğin kokuşmuşluğun yayını. Hem de canlı canlı. Her yerde modern ilkelliğinin görüntüleri.. bombalanmış şehirler… ümitsiz ve şaşkınlıkla ağlayarak, ne olduğunu anlamaya çalışan korku dolu gözleriyle ince vücutlu zayıf çocuklar; belki de süper teknolojinin son ürünü olan modern bir silaha hedef olmuş, artık tüm acılarından kurtulmuş olan annesini ya da babasını arıyor, korku içinde…

Açlıktan ölmemek için anasının torbaya benzeyen kapkara memesinden bir damla süt emmeye çalışan siyah tenli çocuklar. Diğer taraftan gazetelerde seks tacirlerinin kurbanı olan zavallı çocuklar, insanlar. Playstation’ına yapışmış saatlerce sanal bir dünyada şiddet ve rekabetin kurbanı kimliksiz çocuklar. Bu kadar kolay mı gerçekten? Bu kadar çok mu oldu?

Ya umutlarımıza ne oldu? İnsani tepkilerimiz nerede? Sahi neden artık gözgöze gelmekten korkar olduk. Biz ne yapıyoruz böyle? Amacımız ne? Bu ne biçim bir hayat? Bizi nereye götürür bu yaşam? Bir tuzak mı yoksa herşey? İçinde bulunduğumuz, bu bilmecenin çözümünü bilen var mı? Yoksa bilmecenin ne olduğunu bilmeden çözümünü mü arıyoruz?
Kimler bu oyunu yönlendirenler? Kimler bu oyundan geçinenler? Kimler kayboluşumuzu gülerek, eğlenerek ve daha da güçlenerek seyredenler? Dostluklarımızın, manevi değerlerimizin birer birer yok oluşundan kimler, nasıl yararlanıyor? 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

1 × four =