İNGİLTERE’DEN… Son ozgürlük alanı: beden

Günümüzde bilimsel gelişmeleri bırakın yakından takip etmeyi, her gün kullandığımız elektronik aletlerin tüm fonksiyonlarını kullanmayı bile öğrenmeden değiştirdiğimiz oluyor.

Elektronik aletler neredeyse her altı ayda bir yeni bir fonksiyon ya da farklı bir modelle piyasaya çıktığı için zaten onlara yetişmek imkansız oldu. Bu aletler arasında en hızlı değişen şüphesiz cep telefonu. İngiltere’de geçen ay yapılan araştırmalar cep telefonu kullanımının dünya nüfusunun yarısını aşıp, 3 milyar 300 milyona ulaştığını gösterdi. Yine aynı araştırma, bu dağılımın eşit bir şekilde yayılmadığını, 59 ülkede tüm nüfusun bir, hatta birden fazla cep telefonu hattı olduğunu ortaya koydu.

Özellikle geçen yılın son aylarında mobil telefonların marifetlerinde orjiyastik değişimler yaşandı. ‘Cep’lerin konuşmak dışında, fotoğraf çekme, müzik ve kısa video çekme özellikleri artık standart oldu. Şimdi, Ipod, televizyon, internet, kredi kartı, otobüs-tren-metro kartı, hatta, şöförlerin yol bulma cihazı ‘Sat-Nav’ (Satelite Navigation) sistemi bile küçülüp ‘cebe girdi’.

Geçen Aralık ayında, Londra’da Westminister Belediyesinin açtığı bir yarışmayı kazanan bir öğrencinin projesi de, tuvalet bulma sistemiydi. Bu günlerde ‘Sat-Lav’ (Satelite Lavatory) sistemi sayesinde Londra sokaklarında ‘sıkışanlar’ telefonlarına ‘tuvalet’ yazıp verilen numaraya gönderiyor. Uydu teknolojisiyle yerleri belirlenen mağdurlara en yakın tuvaletin yerini gösteren bir mesaj geliyor.

En  önemli gelişme ise, kimliklerin cep telefonlarına girmesi. Evet, var oluşsal anlamda kimliklerin mobil bir karaktere bürünmesi üzerinden yıllar geçti ama, sürücü belgesi, pasaport gibi kimliğin ispat edilmesi gereken yerlerde cep telefonlarının kullanılmaya başlanması herhalde bu var oluşu teyit eden ve son noktayı koyan bir gelişme olacak.

Cep telefonlarının ilk defa 1981’de çıktığını düşünürsek, ki  Londra sokaklarında cep telefonunun görülmesi ancak 90’ların başında mümkün oldu, kullanım alışkanlığı ötesinde, bir algılama dönüşümü yaşadığımız gerçek. O yıllarda, bir tuğla büyüklüğünde olan cep telefonları çaldığında insanlar yürüyorsa duruyor, oturuyorsa ayağa kalkıp yanıt veriyordu. Yani, o zamanlar telefon henüz bedenin (benliğin) dışında, dış dünyaya ait bir cihazdı. Ulaşılması gereken bir araçtı. Her yerde her zaman var olan bir ‘amaç’ değil.

Teknolojik gelişmelerle birlikte mobil telefonun fonksiyonları artarken aynı zamanda bedene yaklaştı. Giderek küçülerek cebe girdi, yabancı gözlerden uzaklaştı, kullanıcıyla arasında mahrem bir ilişki yarattı. İlk çıktığı yıllarda cep telefonunu göstererek konuşmak işin havasındandı. Şimdi, cepten bile çıkarmadan kulaklık vasıtasıyla konuşmak ‘cool’ oldu. Sadece bu nedenle mi bilmiyorum, ama artık yolda kendi kendine konuşanlara garip garip bakılmıyor. Neredeyse bedenin vazgeçilmez bir uvzu, bir protez gibi oldu. Onsuz, bir şeylerin eksik, hatta engelli olduğumuzu hissetmeye başladık.

***
Bu hafta içinde, Las Vegas’da Tüketici Elektroniği Fuarı’nın açılışında konuşan bilişim dünyasının öncüsü Bill Gates, dijital çağla ilgili öngörülerini açıkladı. Gates önümüzdeki on yıl içinde bilgisayarların günlük yaşamın her alanına gireceği ve giderek daha fazla üç boyutlu sanal bir dünyada dolaşacağımızı anlattı. Bilgisayarlarda klavye ve fare kullanımının yerini dokunmatik, el hareketleri ve konuşmayla harekete geçen sisteme bırakacağını söyledi. Yani teknolojinin yavaş yavaş “sezgisel” ve “doğal” yöntemlerle çalışan bir sisteme geçişinden bahsetti.

Yine bu fuarda, dünyanın en büyük otomobil üreticisi olan General Motors sürücüsüz otomobillerin on yıl içinde satışa çıkabileceğini açıkladı.

Tüm bu teknolojik buluşların ortak karakteri nedir diye sorarsak, yanıt şüphesiz, aletlerin bedene yaklaşması, onunla bütünleşmesi ve aynı zamanda da kontrolün insanın elinden alınması olduğunu görüyoruz. Bunun, ‘doğal’ bir gelişme olduğu söylenebilir. En basit el aletinden dijital cihazlara kadar, ana amaç, mümkün olduğu kadar işin insan elinden alınması ve onun makineye yani bir araca teslim edilmesidir. İnsana bir özgürlük alanı yaratmaktır tüm çaba. Her yıl binlerce insanın öldüğü trafik kazaları, GM’in sürücüsüz araçlarıyla önlenebilseydi fena mı olurdu? Ancak sorun, kontrolün bireyden çıkıp, merkezileştiği alanlardadır. Kimin, hangi amaçlarla bu gücü kullanacağı sorunudur. Makinenin marifetiyle yaratılan alanlar gerçekten insanın özgürlüğünü genişletecek mi, yoksa onu giderek, düğmesine başka bir yerden basılan  bir robota mı dönüştürecek? İşte sorun buradadır.

Spor dünyası dopingle mücadelede önemli bir yol alsada, hala arenalardan dopingi temizleyemedi. Yarışmalar dışında sporcuların düzenli olarak kontrol edilmesi bu çabanın en önemli bölümü. Ancak, sporcuların nerede olduğunu tespit etmek her zaman bir sorun. Aralık ayının sonunda spor dünyasının yetkilileri, bu konuda yeni adımlar atmak amacıyla teknolojinin nimetlerinden faydalanmayı düşündüklerini açıkladı. Buna göre, uluslararası sporcuların deri altlarına bilgisayar çipleri yerleştirilerek hareketleri kontrol edilebilecek.

İngiltere’de, cezaevlerinde yer kalmadığı için, hafif suçlardan yatanların ayak bileklerine elektronik künye takılıp erken salıverilmeleri uygulaması 2003 yılında ceza yasasında yapılan bir değişiklikle başladı. Bu e-künye sayesinde, suçlular tahliye tarihlerine kadar belirlenmiş bölge dışına çıktıkları takdirde polisin anında haberi oluyor. Bu yöntem öylesine kanıksandı ki, gerçekte bir “tasma” olan e-künye, gençler arasında değerli gümüş bir halhal gibi görünmeye başlandı, cinsel bir cazibeye dönüştü. Beyaz önlüklü doktorun, hemşireden farkını ortaya koymak için stetoskopunun ucunu cebinden hafifçe dışarı sarkıtması gibi, e-künyeli gençler de, pantolonlarının paçalarını biraz yukarı kaldırarak dolaşmaya başladı.

Bu örneklerle altını çizmek istediğim, kapitalist sistemin teknolojiyi, toplumsalı ortadan kaldırmak, kaba bir deyimle “sürü”ler yaratmak amacıyla kullanmasıdır. Yoksa bilimsel gelişmeler değil benim karşı olduğum. Kalp hastasının yaşamını bir pille kurtarmanın ya da sorunlu genleri temizlemenin etiksel sorunlarından değil; normalleştikçe kanıksanan, normlaştıkça bir kültüre dönüşen “tasma teknolojileri”nin içselleştirilmelerinden bahsediyorum.

Kimliklerin deri altına alınması bugünkü neslin kabul edebileceği bir şey değil belki, ama bir sonraki, hele ondan sonraki neslin bu konuda bırakın bir itirazı olmasını, benim bu yazıda dile getirmeye çalıştığım endişeleri, o günlerde hala yaşayan bir kaç dinazora, geçmişte kalmış bir Luddite’lik örneği olarak teşhir etmelerinin önündeki engel nedir?

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

11 − 7 =