İNGİLTERE’DEN… Stalinizm ve Nasyonal Sosyalizm

“Çağlayan’daki Çılgın Kalabalık” başlıklı bir önceki yazımda kalabalıkların iyi niyetinin ya da coşkusunun her zaman doğruya tekabül etmediğini anlatmaya çalışmıştım. Dalga gelir geçer, şişirilen balonlar söner, kendi başımıza kaldığımızda belki de daha serinkanlı düşünmeye başlarız, neler olup bittiğini.

Örneğin Cumhuriyet gazetesinin İzmir mitingiyle ilgili bastığı devasa resimde, Türk Bayraklarından oluşan kırmızı denizin ortasında, Vietnam bayrağını anıştıran İP flamasının anlamı üzerinde düşünmek. Kökeni Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi olan ve 1969 yılının 21 Mayıs günü kurulan bu Marksist-Leninist örgütün bugün nasyonal sosyalizme varış öyküsünün üzerinde düşünmek…

 ***

Lenin, 1917 Ekim’inin ardından, devletçi sosyalizm diye tanımlanabilecek bir sistem kurdu. Bu devletçi sosyalizm sistemi, bütün önprojeli ilerlemeci ve kalkınmacı sistemler gibi, İktidar tekeline ve yukardan aşağı zorlamacılığa yönelmek zorundaydı. Sovyetler Birliği, “ulusların kaderlerini tayin hakkı” konusundaki tüm iddialarına rağmen, sonuçta, Büyük Rusların hakimiyetinde bir ulus-devletti.

Ulus-devlet formundaki bu devletçi sosyalizm, klasik kapitalist devlet ve ülkelerle sarılı olduğundan, başlangıçta enternasyonal dayanışma ve desteğe çok önem vermekteydi. Bu yüzden de, ulus-devletçiliğin ve kalkınmacı sosyalizmin kaçınılmaz sonucu olan ulusal bencilliği, dünya halklarını ve devrimcilerinin gözünden saklamak için azami çaba göstermekteydi.

Lenin’den sonra bu çaba da bir yana bırakıldı ve “tek ülkede sosyalizm”, Stalin tarafından resmi teori haline getirildi. Tek ülkede sosyalizmin ilân edilmesi, enternasyonalizmin açıkça reddi ve rejimin temellerinde zaten var olan nasyonalizmin resmileştirilmesiydi.

1920’lerin ortalarından itibaren Sovyetler Birliği’ndeki sistemin nasyonal bir sosyalizm olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hitler’in nasyonal sosyalizmi, birçok bakımdan Stalin Rusya’sını örnek almıştır. Her iki rejim arasında önemli benzerlikler vardır: kalkınmayı devlet eliyle sağlamak; ilkel sermaye birikimi için esir emeği (Almanya’da ağırlıklı olarak Yahudi emeği) kullanmak; ülke içindeki azınlık milliyetleri hakim ulusun baskısı altında tutmak; totaliter bir baskı ve polis rejimi kurmak ve her türlü muhalefeti tasfiye ve yasadışı ilân etmek; tek parti diktatörlüğü ve bir parti-devlet rejimi kurmak; anarşist ve komünistlerin imha edilmesi; eşcinselliğin yasaklanması ve yoğun baskı altına alınması vb. vb. ilk elde akla gelen, iki nasyonalist sosyalist rejimin benzer ve ortak yanlarıdır. Dahası, 1930’lu yıllarda, örneğin bir Dimitrov, NAZi zindanlarından sağ çıkabilmiş, ama NKVD zindanlarından, önde gelen komünistlerin hiçbirinin sağ çıkması mümkün olamamıştır.

Bu benzerlikler bağlamında, 1930’lu yılların ortalarında “Enternasyonal” marşının yerine konan, Sovyetler Birliği’nin yeni ulusal marşının, “özgür cumhuriyetlerin bölünmez birliğini sağlam bir şekilde kurdu Büyük Rusya” dizeleriyle başlaması hiç de şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olmayan bir diğer nokta, iki ulusalcı-baskıcı rejimin, II. Dünya Emperyalist Savaşının hemen öncesinde, komşu devletleri (örneğin Polonya) birlikte yok etmek ve parçalamak üzere gizli anlaşmalar yapmalarıdır.

Dünya emperyalist paylaşım savaşının sonunda, nasyonal sosyalizmin Alman türü, Rus türü tarafından yenilgiye uğratıldı. Bu arada, galip Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’daki işgali yoluyla benzeri devletçi sosyalist rejimlerin kurulmasıyla “tek ülkede sosyalizm” de sona ermiş oldu. Artık devletçi sosyalizm, sadece Sovyetler Birliği’nde değil, Sovyet işgali ya da denetimi altındaki ülkelerde de, hatta doğrudan Sovyet denetimini kabul etmeyen güçlü liderliklere sahip Yugoslavya, Arnavutluk, Çin gibi ülkelerde de uygulanmaya başlamıştı. Bu ülkelerin her birinde bürokratik reel-sosyalizm yürürlükteydi. Bununla birlikte, Sovyetler Birliği’nde, 1956 yılında Stalinizm, temel yapı olarak değilse bile, resmen sona erdirildiğinden, Sovyet tipi nasyonal sosyalizmin bazı temel öğeleri uygulanamaz hale geldi. Tek parti ve polis rejimi (belli yumuşamalarla) devam etmekle birlikte, ilkel birikimin esir emeğiyle sağlanması dönemi geride kalmış, azınlık milliyetlere uygulanan kitlesel sürgün ve tehcir politikaları durdurulmuştu. Bu aşamadan sonra Sovyetler Birliği’nin nasyonal sosyalist olduğunu söylemek doğru olmaz. Artık rejim, Lenin dönemindeki gibi, baskıcı bir devlet sosyalizmi rejimi haline gelmişti yeniden.

Bazı arkadaşlar, bugünkü İP’in, Türk Solu’nun ya da Yalçın Küçük’ün, Marksist-Leninist kökenden gelip nasyonal sosyalist olmalarına şaşıyorlar ya da artık açıkça faşist bir söyleme geçtiklerine göre, en azından bugün Marksist-Leninist ya da Stalinist söylemi bir yana bırakmış olmaları gerektiğini düşünüyorlar.

Kanımca yanılgı, Stalinizmle nasyonal sosyalizm arasında çok büyük bir uzaklık olduğunu sanmaktan kaynaklanıyor. Oysa, Leninizmle nasyonal sosyalizmin arasında bazı bağlantılar bulunduğunu, öte yandan Stalinizmin bir tür nasyonal-sosyalizm olduğunu saptamak zorundayız. Bunu kavradığımız zaman, Stalinist İP, Türk Solu ve Yalçın Küçük’ün nasıl kolayca Türk nasyonal sosyalizmine oturduklarını ve bugün de kendi Marksizm-Leninizm-Stalinizmlerinden neden vazgeçmek niyetinde olmadıklarını anlayabiliriz.

Türkiye’de, özünde en Stalinist örgütler İP ve Türk Solu’dur. Hâlâ Stalinist geleneğe bağlı olup, Türk milliyetçiliğinin ve devletinin karşısında yer almaya devam eden örgütler, yakın zamanda ya Stalinizmden vazgeçecekler ya da (bugünkü TKP örneğinde yaşandığı gibi) yurtseverlik, ulusalcılık ve devletçilik yolunda ilerleyerek, İP’in, Türk Solu’nun ve Yalçın Küçük’ün bulunduğu noktaya varacaklardır.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.