İNGİLTERE’DEN… Yabancı gözüyle Türkiye

Guardian ve Financial Times gazeteleri aynı gün (27 Şubat 2008) Türkiye’nin Batıya uyumlu İslami reformlar hazırladığı yönündeki haberler, ertesi günkü Radikal gazetesinde derlenerek haberleştirildi. Haber, Diyanet İşleri’nin, hadis külliyatını “dinde reform” olarak yorumlayan İngiliz gazetelerinden rahatsız olduğunu açıklıyordu.

FT’daki haber, Ankara’dan Vincent Boland, Guardian’daki yazı ise Ian Traynor, Avrupa editörü imzasıyla çıktı. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Mehmet Görmez ve Mustafa Akyol’dan alıntılar içeren yazılar Diyanet İşleri’nin dış basına verdiği haber üzerine yayınlanmış olduğu açıktı. Yine de, Diyanet İşleri, yapılan yorumlarda yanlış anlamalara yol açabilecek bazı kavram ve sözcüklere açıklık getirmiş. 16. yüzyılda Hıristiyanlık’taki reformlara benzetilmesine içerlemiş ve ‘uydurma hadisler’in “ayıklanmadığı”nı “derleme” yapıldığının altını çizmiş.

Diyanet İşlerinin bu çalışmasının içeriğini bilmiyorum. Toplumsal sonuçları olmadığı sürece, hadislerin ne söyledikleri de beni ilgilendirmiyor. Bu bağlamda, Guardian ve FT’de yayınlanan yazılarda yapılan yorumlar, hükümet çevrelerinde anlamsal bir rahatsızlık yarattığına göre  ben de bu yazılara, yazıldığı dilde bir yabancı gibi, semantik açılımları ve bu temelde çağrıştırdığı politik sonuçları açısından bakmak istiyorum.

Yazıların ana teması, Türkiye’nin İslam dinini, Avrupa gelenek, inanış ve Batı felsefesinin metod ve ilkelerine uygun olarak modernleştirme çabası içinde olması ve çeşitli yorumları olan şeriat yasalarını da,  21 yüzyıla uygun bir şekilde yeniden tanımlama doğrultusunda araştırmalar yapıldığı çerçevesinde odaklanmış. 2006 yılında başlayan bu projenin bu yıl tamamlanacağını ve bunun sonucunda da 5-6 ciltlik ‘sahih hadisler külliyatı’ oluşturulmasının hedeflendiğini öğreniyorum. Guardian’daki yazıda açıklandığına göre, Türkiye ve İslam uzmanı Katolik Cizvit Felix Koerner bu araştırmaları yürüten 35 kişilik bilim adamları heyetine, Batıdaki dini ve felsefik değişimlerin tarihi ve Hıristiyanların reformlar konusundaki deneyimlerinin modern İslama aktarılması konularında yardımcı oluyor. Koerner’in dediğine göre amaç, Avrupa eleştirel düşünce geleneği ve Osmanlı Kuran yorumları geleneği arasında bir sentez oluşturmak. Koerner, tüm çabanın sadece dini alanda olmadığına da işaret ediyor: “Politik bir gündem de var. Bu hükümetin (AKP) bu (heyetteki) modern ilâhiyatçılara daha fazla güveni var.”

Haberin orta yerine de, bir İngiliz’in sözcük dağarcığında olsa bile anlamını tam olarak bilemeyeceği için “Hadith”, Türkçesiyle, ‘hadis’in ne anlama geldiği açıklayan bir bölüm eklenmiş. Burada, dini vecibeler, hukuk, tarih ve günlük yaşamda önemli bir kaynak olarak belirlenen hadislerın şeriatın da yüzde 90’nını etkilediği belirtiliyor.

Yazıda farklı kaynaklardan yorumlar da unutulmamış. Londra’da akademik çevrelerden tanıdığımız Fadi Hakura Türkiye uzmanı olarak bu projeyi, Türkiye’deki Sünni İslam’ın çağdaş sosyal ve etiksel değerlerle uyum içine sokma çabası olarak değerlendirirken şunları söylüyor, “Bunu bir devrim olarak değil, son bir kaç asırdaki reformları engelleyen aşırı muhafazakarlıktan uzakta, asıl İslam’a geri dönüş olarak görüyorlar.” Hemen ardından da şunu ekliyor: “Aynı olmasa da biraz Hıristiyan reformlarına benziyor.”

Anlatıldığı kadarıyla bu proje ancak ‘reform’ kavramıyla açıklanabilecekken, Hıristiyan reformlarıyla arasında bir fark belirtilmesi önemli olsa gerek. Şimdi bu yoruma bir yabancı gözüyle bakalım. Hıristiyan reformlarının genel anlamda din ve devlet yapısının ayrılmasını temel aldığını biliyoruz. Bu reformlarla seküler toplumun temelleri atılmış, kilisenin toplum yapısı üzerindeki sultası yavaş yavaş geri alınmıştı. Ancak, Türkiye bize söylendiği kadarıyla halihazırda laik bir ülke. Bu anlamda, dini reformların devlet yapısında bir değişiklik getirmesi zaten söz konusu olmayacağı açık değil midir? Eğer sosyal ve kültürel bir dönüşüm planlanıyorsa, ki bunun toplumsal yapıdan tamamen bağımsız yürütülmesi imkansızdır, o zaman değiştirilmek istenen toplumsal yapı (devlet) mıdır? Yani aşağıdan başlayan, uzun ama daha köklü bir dönüşüm müdür planlanan?

Guardian’daki (*) haberin tam ortasında yer alan, suyun üzerindeki silüetiyle simetrik iki camiye dönüşen İstanbul’daki Sultan Ahmet Camii’ nin (Mavi Camii) fotoğrafı da bu ikili –karışık- yapıyı teyit edercesine habere simgesel bir arka plan yaratıyor. Sudaki flu yansımasından yükselen cami, İslam’ın  yavaş yavaş kendini bulmasını, aslına dönüşünü mü simgeliyor yoksa tersine, yukarda görünen bölümün yavaş yavaş derinlere sızmasını mı?

Hadisler külliyatının tüm toplumu bağlayan bir ‘günlük yaşam kılavuzu’ olmayacağını biliyoruz. Bu konuda Türkiye başbakanı kendisi güvence  veriyor. Hükümetin böylesine büyük olanakları seferber ederek, inanç özgürlüğü temelinde bir hizmet sunmak amacıyla bir kitap hazırlaması gerçekten örnek bir davranış. Ancak Britanya’da çokkültürcülük ve kimlik politikaları çerçevesinde gerçekleştirilen ve bir noktada, var olan yasama, yürütme ve yargı organlarıyla çelişmesine ve tıkanmalara, cemaatleşmelere, ayrımcılığa neden olan benzer politikalardı. Şimdi, Britanya hükümeti bunu bilmesine rağmen neden aynı politikanın Türkiye’de yerleşmesi için çaba sarfediyor?

Bu araştırma başka bir Müslüman ülkede, örneğin Suudi Arabistan’da olsaydı şeriatla yünetildiği için bir anlamı olurdu. Ancak Türkiye’de din, yasama, yürütme ve yargı organları dışında bir olgu olduğuna göre ve yeniden yorumlanmış hadislerin gelecekte de bu organlar içinde bir işlevi olmasının söz konusu olmadığı gerçeğini de göz önüne alırsak, dini reformlarla, AB’ye yaklaştırılmasından çok, muhafazakar, gerici, totaliter Müslüman ülkelere, radikal İslam ve terörizme karşı örnek Türkiye mi yaratılmak isteniyor?

Bütün bunların yanıtları olmasa da, bu tür soruların daha açık sorulduğu başka bir yazı daha vardı yine aynı tarihli Guardian’da. Dikkatlerinden kaçtığı için olacak Radikal’de sözü edilmeyen bu yazı, Martin Kettle’ın “Avrupa’nın en enteresan ülkesi” başlıklı kısa yorumuydu. Kettle yine aynı hadis düzeltmelerine kısaca değindikten sonra, Avrupa’da Türkiye kadar ilginç bir ülke olmadığına ve başbakanın da aynı derecede enteresan olduğuna değiniyordu. Daha da ileri giderek, “Avrupa ülkeleri liderleri içinde Tayyip Erdoğan kadar, ulusal değişimlerin promosyonunu bu kadar açık bir gündemle ve tutarlı seçim başarılarıyla gerçekleştirebilen başka bir lider yok.” diyor; ve ekliyor, “Bu, Erdoğan’ın haklı olduğunu göstermiyor, fakat onu şiddetle ilginç yapıyor.” Siyasi kararları doğru-yanlış, iyi-kötü, haklı-haksız gibi kavramlar yerine, “ilginç” ve “enteresan” olarak değerlendirilmek postmodernizme özgü bir olgu. Sosyalist bir aileden gelen, eski “Markxism Today”, yeni Guardian yazarı ve Tony Blair’in yakın dostu, ‘yeni solcu’ Martin Kettle’da, Türkiye’de, köşe yazılarında AKP’nin gönüllü danışmanlığını yapan eski ‘yeni solcu’larımız gibi, konuya böyle girdikten sonra, “Benim görüşüme göre, bugünlerde Türkiye ile ilgili olan her şey birbirine bağlı.” diyerek, belki de sezgisel olarak eski siyaset günlerini hatırlıyor ve ekliyor: “Hadislerin yeniden yazılması, kadınların üniversitelerde  türban takmalarına izin verilen yasanın geçirilmesi, ordunun Kuzey Irak’ta PKK üzerine saldırması, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi, geçen hafta sonunda Kıbrıs Rum tarafında daha az Türk fobisine sahip bir başkanın seçilmesi ya da AB’nin Türkiye’nin  üyelik başvurusuna karşı çıkma aptallığı da dahil, her şey birbirine bağlı.” Evet siyasette olaylar arasındaki bağları kabul etmesi olumlu bir gelişme, en azından dostu Blair gibi, bunu tanrının bir kerameti olarak da değerlendirebilirdi.

Kettle, yazının sonunda yine eski sezgilerine dönerken tüm bu bağların, 21. yüzyılda radikal, yine de gerçekleştirilebilir dönüşümlere yol açacak, çok zor ve tehlikeli bir durumda olan bir ülkede (Türkiye) düğümlendiğine işaret ediyor ve bu gelişmelerin nerede sonuçlanacağını da kestiremediğini dile getiriyor.

FT’daki yazı ise, Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Mehmet Görmez’in hadislerin, 1923 yılında cumhuriyetin ilk kurulduğunda gözden geçirildikten sonra, ikinci defa yeniden ele alındıklarını hatırlatan sözleriyle bitiyor.

Bu yazıları okuyan yabancı biri için Türkiye, ciddi potansiyellere sahip ve önemli gelişmelere gebe bir ülke olduğu izlenimini veriyor. Diğer yandan, Batının, Müslüman ülkeler arasında Türkiye’ye özel bir yer biçtiği de açıkça hissediliyor. Dinin “ehlileştirildiği” ve daha da önemlisi liberal ekonominin şartlarını yerine getirmeye istekli Müslüman bir ülke düşü şimdi her zamankinden Batıya yakın görünüyor. Bu bağlamda Türkiye, İngiltere’den bakıldığında “Batının yeni projesi” gibi görünüyor.

___________________

(*)http://www.guardian.co.uk/world/2008/feb/27/turkey.islam

 

 


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.