İNGİLTERE’DEN… Zavallı Osman…lıca

Belki başlangıçtan anlamışsınız, bendenizin Öz Türkçe ile ilişkilerim şöyle böyle.

Türkiye’de ailem bunu çoktan bilirler.   Başkalarına anlatmaya çalışırlar.

Mesela, geçen yaz, ben İstanbul’da ‘İstiklal Harbi’ demişim.  

Güzel, nazik kuzenim, hemen masadakilere anlatma nezaketini gösterdi.   “Zavallı Osman’ın kusuruna bakmayın, dışarıda oturuyor, bizim burada artık tabii ki ‘İstiklal Harbi’ değil, ‘İstiklal Savaşı’ dediğimizi bilemiyor.”

Ben de kendimi tutamadım.   “Eeee, peki,” diye sordum.   “Ya o ‘İstiklal’ kelimesi?   Halis muhlis Arapça, ama onu hâlâ kullanıyorsunuz, ha?”  

Başka bir sevdiğim akrabam, “Arapça olduğunu bilmiyordum, Türk Dil Kurumu bir şey demedi, tabii ki hâlâ kullanıyoruz” diye cevap verdi.

Efendim, ben sempati beklemiyorum.   Ama halkla ilişki uzmanı olarak, biraz anlayış ümit ediyorum.   Yani Türkiye’yi tanıtmak zaten zor, bir de baktık, daha zor oldu, Türk dilini devamlı olarak iki dakikada bir değiştiriyorlar.   Ve millet hemen kabul ediyor.

Ve ağzımı açar açmaz bana kızıyorlar.

“Lügata bakalım” desem, “Biz ‘lügat’ değil, ‘sözlük’ diyoruz” derler.   “Ama Atatürk meşhur Nutuk’da…” diye başlamaya calışsam, hemen durdurulurum, “Biz ‘Nutuk’ demiyoruz, ‘Söylev’ diyoruz” diye beni yerime koyarlar.

Efendim, bana kızarsınız, kabul, ama hep sormak istediğim sorular var.   Mesela gazeteler neden fabrikadan çıkmış, boyası daha kurumamış, yepyeni, uydurmasyon kelimeleri hemen kullanmaya başlıyorlar, ama her nedense, aynı gazetelerin başlıkları, okurlarına 100% Arapça olan ‘Hürriyet’, ‘Milliyet’, ‘Cumhuriyet’ gibi kelimelerle ‘Günaydın’ diyor?

Dediğim gibi, benim kusuruma bakmazsınız diye ümit ediyorum.   Hani Sayın Başyazarımızın anlattığı gibi, bendeniz Namık Kemal’in torununun torunuyum.   Yani o Namık Kemal ki, mesela Vatan Kasidesinde:

‘Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten
Mürüvvet-mend olan mazlûma el çekmez iânetten’

…diye yazmıştı.   Ve hatırlatayım, Namık Kemal 1840 senesinde doğdu. 1888 senesinde vefat etti.

2007 senesine gelelim.  Bu sezon Londra’da Shakespeare’in Othello trajedisinin yeni bir temsili başladı.  Müthiş sükse.  Bilet bulunmuyor.   Ve de yahut, bilet bulabilirseniz 2,000 sterlin verecekmişsiniz tiyatronun bir köşesinde koltuk tutmak için.

Ben de düşünüyorum.   Othello ilk 1604 senesinde sahneye çıktı.   İstanbul’da Padişah Ahmed I yeni tahta gelmişti.    İstanbul’da o günden bu güne çok şeyler değişmiş.   Londra’da da değişmiş ama bakın, 1604 senesinde ilk oynanan piyes aynı sözlerle 2007 senesinde tiyatroyu dolduruyor.

Shakespeare zamanında, İstanbul’da meşhur şair Baki yaşardı   Baki’nin şiirlerini rahmetli Büyük Babam Muvaffak Menemencioğlu cok severdi.

Beybam Muvaffak Bey çok iyi bir adamdı.  Belki bütün hayatımda tanıdığım en iyi adamdı.    Herkes onu severdi.   Yani Fenerbahçe’nin Başkanlığını uzun seneler yapmış olduğuna rağmen, Galatasaraylılar da severlerdi.   O kadar iyi idi.

Bende Beybamın o Baki sevgisini merak etmiştim.   Oxford üniversitesindeyken okumuştum, ezberlemeye çalışmıştım.

Mükâfatım, Beybamın vefatından biraz evvel, İstanbul’da bir yaz tatilinde geldi.

Beybam, pencereden bakarken, kendi kendine konuşur gibi, Baki’nin Kanuni Sultan Süleyman mersiyesini okumaya başladı:

‘Ey pây-bendi dâm-gehi kaydi nâm ü neng’…

Ve ben de hemen mersiyenin ikinci satırıyla devam edebildim:

‘Tâ key hevâ-yi meşgale-yi dehri bî-direng’

Beybam bana baktı.   Güldü.   Beni öptü.   “Yaaa Osmancığım” dedi.

Ve ondan sonra, mersiye’nin en hoş bendini beraber söyledik:

 Baş eğdi âbı tığına küffarı Engerûs
 Şemşîri gevherini pesend eyledi Freng

Yani Baki’yi anlamanızı beklemiyorum.   Ama o kadar tarihi Türkçeyi çalışıp öğrendikten sonra, o anın beni ne kadar memnun ettiğini ümit ederim ki anlarsınız.

_______________

* Yazarımız Namık Kemal’in torunun torunudur…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.