Üniversite gençliğinin ‘tarihe karşı’ sorumluluğu

Antonio Gramsci  der ki “İnsan her şeyin üstünde zihindir, bilinçtir, yani doğanın değil, tarihin bir ürünüdür…

Bu söz düşünmeye değerdir… Eğer insan tarihin bir ürünü ise tarihe de müdahale edebilir, onu değiştirebilir, dönüştürebilir… Tarih insanların katkısıyla insanlar tarafından yazılır…

Benzer bir yaklaşım Afşar Timuçin’de de vardır; Şöyle der Afşar Timuçin: “Dünya dediğimizde iki temel nitelikle yüz yüze geliriz. Bunlardan biri tarihsellik, öbürü tarihselliğin zorunlu bir sonucu gibi görünen, türün bir özelliği gibi de görünen toplumsallıktır. Buna göre dünya olmuş bitmiş değildir, oluşan bir bütünlüktür, oluşmakta olan bir bütünlüktür. Bakışımız en geniş çerçevede doğaya yönelir. Doğa gözlerimizin önüne sınırsız ya da aşkın bir yapı ortaya koyar. Bakışımızı doğada gezdirirken dünyayla karşılaşırız.  Dünya insanla doğanın birbirine kavuştuğu yerdir. Dünyayı yaratan insan olduğu gibi doğaya anlamını veren de insandır. Dünya bizim ortak yapıtımızdır.”

Evet ‘dünya bizim ortak yapıtımızdır’… Öyleyse bu ortak yapıtta hepimizin bir emeği, bir katkısı olmalıdır. Eğer yaşadığımız dünyanın mevcut halinden memnun değilsek, bir şeylerin değişmesini, daha iyiye gitmesini istiyorsak bunun kendiliğinden gerçekleşmesini bekleyemeyiz; bunu başkalarının gerçekleştirmesini de beklememeliyiz… Üzerimize düşen sorumluluğu almalı, tarihin ‘nesnesi’, yani onun biçimlendirebileceği, yönlendirebileceği edilgin bir parçası değil, öznesi olmalıyız; yani onu bizzat yazan, yaratan, şekillendiren, katılımcı, ‘etkin’ bir parçası olmalıyız…

Üniversite gençliği toplumun en dinamik, sosyal ve siyasi gelişmelere en duyarlı, en hareketli, en yumuşak karnıdır… Bunun böyle olması çok doğaldır;
18-20’li yaşlar insanın, dünyayı değiştirme gücüne en çok inandığı, çevresinde olup bitenlere ilgisiz kalamadığı, toplumsal olaylardan aşırı heyecan duyduğu ve tepkisiz duramadığı, inandığı bir konuda gözünü kırpmadan eyleme geçebileceği yaşlarıdır…

Yani insanların en militan ruha sahip olduğu yıllardır üniversite yılları…

Hayata atılmak için acele edilir; dünyada ve ülkede gerçekleşen olaylar yakından takip edilir, müdahale etmek, bir şeyleri değiştirmek, bir şeyler yapabilmek için yakıcı bir heyecan, tutku duyulur. O güç bulunur da gerektiğinde… Haksızlıklara, adaletsizliklere karşı aşırı bir tahammülsüzlük vardır; gerçeğe bir an önce ulaşmak için sabırsızlanmaktadır üniversite gençliği.

 Aynı zamanda en çok öğrenilen, fikirlerin en çok değişebileceği, olgunlaşma ihtiyacının en fazla olduğu yıllardır üniversite yılları…

Bu yüzden üniversite gençliğindeki eylem potansiyeli ile düşünce ve inanışların olgunluğu arasındaki bu çelişki çoğu zaman iyi sonuçlar da vermeyebilir; bazen önemli sorunlara bile yol açabilir. Üniversite gençliği harekete geçmek için beklemek istemez, inanır, ikna olur ve bir an önce eyleme geçmeyi planlar. Bu her zaman doğru bir yaklaşım olmayabilir; hatta ölçüp biçmeden, iyice olgunlaşmadan pratiğe geçirilmeye çalışılan düşünceler bazen zarar da verebilir; yıkıcı olabilir toplumlar için. Büyük hayal kırıklıklarına sebep olarak toplumun en nitelikli, en dinamik, gerçekten değiştirme ve dönüştürme potansiyeline sahip genç kesimlerinde büyük hasarlara yol açabilir. Türkiye’de 12 Eylül sürecinde olduğu gibi…

Ama şu da bir gerçektir ki, Üniversite gençliğinin dinamizminin, enerjisinin, tarihe müdahale etme ve dönüştürme potansiyelinin kaynağı da bu eylem kabiliyeti, gözü karalığı ve heyecanıdır. Bazen sağduyu ve tutarlı olma kaygısı, mükemmeliyetçilik ve emin olmadan harekete geçememe durumu toplumsal gelişmelere ket de vurabilir, tarihi fırsatlar kaçırılabilir aşırı temkinlilikten…
Bu yüzden Toplumsal hareketlerde zamanlama konusunda sezgilerin doğruluğu çok önemlidir. Sezgiler diyorum, çünkü bazen olayların yönünü göremezsiniz, görecek duruma geldiğinizde de iş işten geçmiş olabilir, bu yüzden sezgilerinize güvenmek zorundasınız; doğru zamanda doğru hamleyi gerçekleştirebilmek için ön görü sahibi olmak, geleceği kestirebilme kabiliyetine sahip olmak çok önemlidir…

Ayrıca tarafınızı bilmek zorundasınız; en kötüsü ne istediğini bilmemektir; hiçbir şeye tam inanmamaktır; Kararsızlık insanı eylemsizleştirir, hareket kabiliyetini yok eder, elini kolunu bağlar, pasifize eder, seyirci yapar;  öylece izlersiniz hayatın ve fırsatların elinizden kaçmasını; tarihin birileri tarafından kendi çıkarlarına yazılmasını… Siz katılmazsanız sizin çıkarınız da olmaz, tarihten dışlanırsınız…

Yine Gramsci çok güzel dile getirmiştir bu konuyu, şöyle demektedir: “Yaşam taraf tutmaktır… Tarafsızlık tarihte güçlü bir kuvvettir. Edilgin fakat etkili olarak iş görür… Olaylar karanlıkta olgunlaşır, kimsenin bilmediği eller toplu yaşamın ağlarını örerler ve kitleler ne olduğunu bilmez, çünkü aldırmazlar… Ben partizanım, önem veririm. İçimde kendi tarafımın yiğitçe bilgisinin vuruşunu hissediyorum, bizim tarafın çoktan inşa etmeye başladığı şehir yaşamını… Ben canlıyım, taraf tutarım. Bundan dolayı da tutmayanlardan hoşlanmam, tarafsızlıktan nefret ederim.”

Taraf olmak, hayata karşı bir duruşumuzun olmasıdır; neyi doğru bulup neyin yanlış olduğu konusunda fikrimizin olmasıdır; bir adalet duygumuzun, yargımızın olduğunun işaretidir; seyirci olmadığımızın, gözlemlediğimizin, doğruyu aradığımızın ve bulma kabiliyetimiz olduğunun işaretidir…  Haksızlıklar üzerinde düşündüğümüzün, dünyaya, yaşamaya, insanlığa dair bir kaygımız bir sözümüz olduğunun işaretidir…

Ben varım demenin en etkin yoldur taraf olmak…

Taraf olursanız ancak yönünüzü bilirsiniz; nereye gideceğinizi, ne yapacağınızı… Kimlerle omuz omuza göğüs göğse mücadele vereceğinizi…
Taraf olursanız dostlarınızı da bilirsiniz düşmanlarınızı da… Kime güvenip kime güvenemeyeceğinizi de…

Taraf olarak ancak tarihe katılabilirsiniz…

Son olarak yine sevgili hocam, değerli düşünür Afşar Timuçin’in tarihe katılmakla ilgili görüşleriyle yazımı noktalamak istiyorum. Son söz büyüğe, üstatlara düşer öyle değil mi…

“Tarih her zaman son sözü söyler, bu son söz gerçekte yaşamdan çıkan bir sonuçtur ya da yaşamın son sözü söylemesidir.  Tarihin söylediği her söz nice deneylerden, nice tartışmalardan, nice savaşımlardan süzülmüştür. Tarih oluşan bir şeydir ya da oluşan gerçekliğin zamansallık niteliğidir. Buna göre tarihten öte bir tarih, bir yazgı-tarih yoktur. Tarih olayları saran bir şey değil olaylarda gerçekleşen bir şeydir. O bir üründür, bir insan ürünüdür. Bu yüzden tarih yapmak diye bir sorun vardır.  Tarih yalnızca yazılan değil, aynı zamanda gerçekleştirilendir.  Tarih yapmak tarihe katılmaktır.  Tarihe katılmak yaşama katılmakla olur…  Tarihe katılmak her şeyden önce olacağı, geleceği tasarlamaktır, şimdinin içinden geleceği süzmektir. Her yaşayan insan bir gelecek yaratıcısıdır.”

____________

Yrd.Doç.Dr. ÇİĞDEM ŞAHİN
İ.Ü. İktisat Fakültesi
Diğer yazıları için: www.acikgazete.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

18 − four =