Üniversite ve türban…

Son günlerin türban tartışması, hem özü hem de tartışılma uslûbu ile yanlış ve saptırıcıdır. Üniversiteler ve kız öğrencilere özgürlük söylemi üzerinden sürdürülen türban tartışmasında, maalesef, buraya nasıl gelinmiş olması yanında, buradan nereye varılabileceği konuları da tümüyle gözardı edilmekte ve farklı görüşler ana arterden sapmış olarak abes bir ortamda sürdürülmektedir. Üniversiteler sistem ideolojisini üreten ve yayan çok etkili bir kurum, kız öğrencilerin türbanı ise tarikatlaşmanın simgesidir. Siyasal dncilerin ve karşıtlarının, tartışmalarında gündeme getirmedikleri halde, fikir olarak birbirine girmesinin nedeni de meselenin türbandan öte, derin bir ideolojik ve sosyal dönüşümün ifadesi olmasından kaynaklanmaktadır. Üniversiteler, diğer kültürel çevrelerle birlikte toplumun en üst düzeyli  düşünce ve ideolojik aygıtıdır. Üniversitelerde 1980’lerden beri sol cephe silinmeye çalışılmış ve salt başat sosyal bilimler akımı geçerli kılınmıştır. Özellikle iktisat alanında olmak üzere tüm sosyal bilimler alanında neo-liberalizm (sermaye liberalizmi!)  adına “piyasa ekonomisi” işlenmektedir. Oysa, sermaye liberalizminin başat olduğu bir piyasada güçler eşit değildir. Bu vahşi ortamda sermaye sadece emeği değil, karşıt sermayeyi de ezerek gücünü pekiştirmektedir. Böyle bir piyasa bir yandan tekelleşmeye meylederken, aynı zamanda da çevrede yoksulluğu yaymakta ve derinleştirmektedir. Sermaye liberallerinin tüm çabalarına rağmen üzeri bir türlü tam olarak örtülemeyen bu acılı sürecin meşrulaştırılması ve toplumsal kabulünün sağlanabilmesi için ideolojik araç olarak da tarikatlar gölgesinde siyasal dincilik zorunludur; bu amaçla tarikatların ve gerici çevrelerin üniversiteye girmesi gerekmektedir, ki bu yoldan ekonominin fiilî işleyiş mekanizmaları iman-ideoloji yöntemleri ile ve bilimsel görüntü altında topluma yaygınlaştırılsın. İşte görsel bir simge olan “kızların başörtüsü” ile önü açılan siyasal dincilik akımının yanında, “piyasa” aldatmacalığı ile sermaye gücünün pekiştirildiği sermaye liberalizmi akımının birleştiği nokta burasıdır. Bu politikanın  toplumlara kabul ettirilebilmesi için, oluşumun geri plânı, yâni tarikat ilişkileri, orta eğitim kurumlarının imam-hatipleştirilmesi ve sosyal devletin çökertilerek bireylerin metalaştırılma olguları kesinlikle gündeme taşınmamakta, seviyesiz tartışmalar bir özgürlük şamatası halinde sürüp gitmektedir. Oysa, toplumu bir kanser gibi saran tarikatlar, ağalar, feodal yapılanmalar, orta okulların imam-hatipleşmesi ve zorunlu din dersi gibi zorlamalar yanında, sermaye liberallerinin sosyal devletin çökertilmesine de göz kırpmaları, küreselleşmenin sömürgeci amaçlarını tüm çıplaklığı ile ortaya koymaktadır.

Tabii, bu olayların arkasında uluslararası aktörler de yer almaktadır, hem de çok etkili olarak yer almaktadır. “Ilımlı İslâm” bu oyunun çok önemli bir parçasıdır. Bu oyunda sadece ülkenin İslâmlaştırılması değil, aynı zamanda hem samimi Müslümanları hem de laikleri birbirine düşürme çabaları da yatmaktadır. Zira, kavramdaki “ılımlı” sözcüğü, “radikal” sözcüğünün karşıtı olarak Müslüman kesimini, “İslâm” sözcüğü de laik kesimini tedirgin ederek, tarafların birbirine girmesine neden olabilecek potansiyeller taşımaktadır. Laik görüntü altında eğitim sisteminin imam-hatipleştirilmesi ve bu sürecin orta yerinde türban olayını çözme görüntüsü, Türkiye üzerinde oynayan “yapıbozuculuk” stratejisinin bir parçası olarak algılanmalıdır.

Türkiye için çizdiğim bu tabloyu hem Türkiye, hem de merkez ülkelerin çevresinde yer almış diğer perifer ülkeler için şöyle genişletmek olasıdır. Çevresel  konumlu ekonomiler merkez kapitalist ülkelere kaynak aktararak görece güçsüzleşip, iç sistemlerinde ekonomik anlamında yoksullaşırken, toplumları tutabilmek için siyasal anlamda da sertleşip, despotlaşacaklardır. Bu model bağlamında, Türkiye’de ekonomik olarak neo-liberal politikalar uygulamaya koyulurken, sosyal alanda laiklikten uzaklaşmada ve politik alanda da sertleşmede pozitif sosyolojik açıdan hiçbir yanlışlık yoktur. Tabiatıyla, toplumun aydınlanması ve ilerlemesi açılarından bu yolun çıkar bir yol olmadığı açıktır, ama bu yolu seçen halkımız değil, halkımıza bu yolu dayatan dünyaya hakim olan uluslararası sermaye ve güçlü çevrelerdir. Halkımızın, siyasîlerin kime hizmet ettiklerinin farkında olacağı (!) belirsiz bir döneme kadar, maalesef, bu sömürü politikasının devam etmesi kaçınılmazdır.

______________

* Prof. Dr.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.