Çünkü yuva yurttur…

Çünkü yuva yurttur…

0
PAYLAŞ

Emin Serkan Baykal’a…

Türkiye sessiz sedasız büyük tartışmaların yaşanması muhtemel bir karmaşaya doğru hızla sürükleniyor. Kentsel dönüşüm, İstanbul, Bursa, İzmit ve Adapazarı gibi illerden başlayıp tüm ülkeye yayılacak. Kuralları yine bakanlık koyacak. Geçmişte aynı bakanlıklara bağlı kurumların ve belediyelerin ‘sağlam’ oldukları gerekçesiyle ruhsat verdikleri evler bu kez yine aynı bakanlığın ‘uzmanları’ tarafından ‘çürük’ oldukları gerekçesiyle hazırlanan raporların ardından yıkılacak.

ÇADIRDAKİ VATAN, EVE GEÇİNCE ARSA OLDU

Kısacası insanların ‘yurt’ları başlarına yıkılacak. Bugün okul yatakhanesi olarak andığımız yurt kavramı Türk geleneğinde çadır ve oba anlamında kullanılır.
Yurt kavramının çadırdan eve doğru evrildiği süreçte, aynı anlamda kullanılan ‘vatan’ duygusu da eşzamanlı olarak eriyip, başkalaştı.
Çadırlarda yaşarken ‘yurt’ edindiğimiz vatandan, evlere yerleştikçe koptuk. Çadırda yaşarken bütününe sahip olduğumuz vatanı, evlere bağlandıkça parçalamanın derdine düştük.

Çadırlarda yaşarken özgürlük tutkusuyla bağlandığımız vatandan, ‘ev’lendikçe uzaklaştık.

Çadırlarda yaşarken kurduğumuz devleti yıkıp yeniden kurarken, evlerimizde yaşarken kurduğumuz devletin bugünkü yöneticilerinin evlerimizi başımıza yıkmasını sadece seyrediyoruz.

Çadırlarda yaşarken uçsuz bucaksız topraklar bizimdi, evlere sahip oldukça; topraksız ve uçsuz bucaksız bir yalnızlığa sahip olduk.

Yurtta yaşamak iktidara bel bağlamadan yaşamanın adıyken, yurdun belini kıran iktidarla ‘yurtsuz’ yaşamaya alıştık.

Çadırdayken vatanımız olan bu topraklar, eve geçince arsamız oldu!

Yüzde elli ve referandum masalarıyla her ikimizden birinin bel bağladığı iktidarlar eliyle biat ettirildiğimiz ‘betonarme’ tanrısına her sarsıntıda kurban vere vere, sonunda topluca kurban oluyoruz!

Anadolu’nun gerçeğiyle çoğunlukla ‘zorunluluktan’ karşılaşan Türk aydınının ‘gerçekçi’ olarak sunduğu Anadolu manzarası çoğu zaman sadece kendi gerçeğinin aynasında gördüklerini yansıtmaktan ibaret kalmıştır.

KARABİBİK’İNİN DAMI BAŞINA YIKILDI

Türk romanının ilk ‘toplumcu’ ismi sayılan Nabizade Nazım, 1891’de yayınladığı Karabibik romanında, Antalya’nın Demre ilçesinde geçen bir hikayeyi anlatır: “Karabibik’in girdiği yer kerpiç şeklinde çamur parçalarından teşekkül etmiş dört duvar arasında sıkışmış sekiz arşın boy, beş arşın en ve üç arşın yükselikten ibaret bir mahallin üstü hâl-i tabîsinde çam gövdelerinden mürekkep çatı üzerine bir karış kalınlığında yağlı toprak çekilmekten ibaret bir sakf ile örtülmüş ahır gibi yer odası idi. Pencere namına hiçbir deliği olmayıp hava ve aydınlığı sade duvarın birisinde ocak namiyle açılmış olan geniş, isli, kurumlu bir büyük delikten almaktaydı. Bu ocağın güya bacası olan dört kerpicin irtifaı hasıl olan dumanı çekemediğinden ve hele lodos havalarda şu karanlık, rutubetli, dar ahırın içi ocakta yanan pırnal ve çam dallarının kesif, pis kokulu dumanıyle boğulur kalırdı. Bu duman tavanın kütüklerini simsiyah etmiş, duvarın topraklı cidarlarını kalın bir kurum tabakasıyle setreylemişti.”

MEDENİYETE YENİK DÜŞÜRÜLEN KÜLTÜR

Türk aydını modernleşmenin yalnızca şekilsel algısıyla bakarak okuduğu Anadolu’nun gerçeğini ne yazık ki görmekte çok geç kaldı. Konuttan giyime, yeme içme birikiminden gündelik yaşama kadar binlerce yılda üretilen insanlık kültürünü, ‘medeniyet iddiasına’ karşı savunmaktan geri durdu. Kendi kültüründen utanan, üstünü örten ya da acımasızca eleştiren bir tavır takındı. Köklerinden ve yaşadığı coğrafyanın bütünselliğinden koparılarak silikleşen insanların yarattığı toplumun geri kalmışlığının faturasını halka kesti.

Ya acıma duygusuyla kurtarılacak bir cehalet aradı, ya da kendi yalnızlığının öfkesini kusabileceği bir kusma kurnası!

Bakın Yeşilçam’a, Metin Erksan’a kadar Anadolu’da köy gerçeğinden habersiz. Kovboylar gibi silah kullanan, yumruk yumruğa sokak dövüşü yapan kaytan bıyıklı bıçkın köylüler…

Nabizade’nin kendi gerçeğinden bakarak betimlediği, pis kokulu, çamurdan ve çam gövdelerinden mürekkep olan Karabibik gibi köylülerin damlarından bugün tek örnek kalmadı. Bir kaç yıl öncesine kadar Demre ovasında bulunan kerpiç evlerin ve portakal bahçelerinin yerini hepsi birbirine benzeyen betonarme apartmanlar aldı.

SAKURA EVLERİNDE YURT OLUR MU

Televizyonlarda reklamları dönüyor. İstanbul’a ‘Sakura Evleri’ adıyla yeni yaşam alanları kuruyorlar. Sakura, Japonların ünlü kiraz bahçeleri. Betonarme fantazisinde sınır yok! Tematik otellerden tematik apartmanlara geçis yaptık. Bir zamanlar çadırlarımızı kurduğumuz, yurt bildiğimiz, vatan bellediğimiz vadilerimizi tarumar edip İstanbul’a, Ankara’ya temalı apartmanlarını yapıyoruz.

TEMALI SİTELERİN SİLİK YURTTAŞLARI

Yurtlarımızı yitirdikçe içimizdeki o büyük boşluğa basabileceğimiz, içinde devasa yalnızlıklarımızı yaşayabileceğimiz vadi, göl, dağ, kıyı temalı sitelerin silik birer yurttaşıyız artık.

EMİN SERKAN BAYKAL’IN BOĞAZİÇİNDEKİ YUVASI

Bütün bunları, yaşamımda yalnızca bir kez ama saatlerce oturup konuştuğum ateş parçası gibi bir delikanlı olan Emin Serkan Baykal için…

Serkan, tam otuz yaşındaydı. Boğaziçi bilgisayar mühendisliği mezunuydu. Çift diploma alarak herkesin olmak istediği bir kariyer yapmıştı. Boğaziçinde öğretim üyesi olmuştu. Türkiye’de milyonlarca ailenin çocuklarını görmek istediği yerdeydi…

Ama Serkan’ın içinde garip bir huzursuzluk vardı. Önce öğretim üyeliğinden istifa edip özel bir şirkette işe başladı. Fırsat bulduğu her an kendini sıradan insanların arasında, sokaklardaki aykırı yaşamların ayrıntılarında gezinirken buluyordu.

Serkan’la bir kaç yıl önce akraba olmuştuk. Hani şu evlilikler yoluyla oluşan, insanların birbirinden haberdar olduğu ama nadiren görüştüğü türden akrabalıklardan…

AŞKA BİR DÜNYA ÖZLEMİ

İki yıl önce bisikletiyle Kaş’a ziyaretime geldi. O’nun deyimiyle eğri büğrü bir dut ağacının altında oturup saatlerce konuştuk. Bisikletiyle geçtiği köylerde kahvelere dalıyor, insanlarla konuşuyor, konuştukça kendini buluyordu. Serkan başka bir dünyaya inanan ama bu inancını kelimelere döküp de anlatmak zorunda kalmaktan yorulan binlerce pırlantadan biriydi. Sıradışıydı. En karmaşık zorlukların üstesinden gelebilecek bir yaşam enerjisi vardı. Kabına sığmıyordu. İnandığı gibi yaşamak istiyordu ve çevresinde gördükleri bu inancını törpülemeye yetip de artıyordu. Ancak Serkan tam bir mücadele tutkunuydu. Latin Amerika’dan, Che’nin yolculuklarından, Anadolu Aleviliği’nin tekke kültüründen, mülksüzlükten ve insanlığın derin köklerinden sıçraya sıçraya neredeyse sabaha kadar konuştuk…

SERKAN, BETONARME BOŞLUĞUNA DÜŞTÜ

Sabahleyin, bisikletiyle çıktığı yolda Elmalı sedirlerine dokunarak İstanbul’a döndü…

4 Mayıs günü bir telefon aldık: “Serkan intihar etmiş!”

Şaka gibiydi. İnanamadım. Boğaziçi Üniversitesi kampusu içindeki binalardan birinde dördüncü kattan merdiven boşluğuna düşüp ölmüştü Serkan. Kimisi “intihar”, kimisi de “düşerek ölmüş” dedi. Nasıl olduğu sorusunun yanıtı hala süren savcılık soruşturmasının sonunda açığa çıkacak. Ancak sonuç ne olursa olsun Serkan’ı geriye getirmeyecek.
Serkan betonarmenin yarattığı boşluğa düşmüştü işte. Hepimizin her gün içinde bocaladığı o devasa çukura. Hepimizin ger gün düştüğü o beton çukura!

KENDİNE AİT BİR YURT ÖZLEMİ

Boğaziçi Üniversitesi’nden arkadaşları ve hocaları Serkan için anlamlı bir tören yaptılar. Törende konuşan hocalarından birisinin anlattığına göre, Serkan kampusun içindeki yamaçta bir erguvan ağacının altında kırılıp düşen kuru dallardan kendisine bir ev, küçük bir yuva yapmış. Kendine ait bir yurt! Bir kırlangıç yuvası. Bir kunduz barajı. Yaşama bakışının özeti. Kendi yaşamının kralı olduğu küçük bir özgürlük kalesi…

SERKAN’IN YUVASINI BOZMUŞLAR…

Bazı dalları bisikletiyle taşıdığını söylüyorlar. Hocaları ve arkadaşlarına “evime gelip bir kez görün, konuk olun” diye defalarca davette bulunmuş. Herkesin o çok meşgul olan dünyalarında kimse Serkan’ın yurduna gidip konuk olacak fırsat bulamamış. Sonra Serkan’ın küçük yuvasını bozmuşlar.

Kampusun steril dokusuna uymayan, adına modern yaşam denilen ancak giderek bir tımarhaneye dönüştürülen kentlerin tam da göbeğinde, ülkenin en övünülesi üniversitelerinden birinin kampusünde, sıradışı bir gencin inşa ettiği yuvayı güvenlik görevlileri yıkmış!

Kötü örnek olmaması için. Evrenkent’in lokal bir yurda tahammülü olmadığı için. Tahammülümüzün sadece normale karşı ayarlı olduğu için. Giderek hepimizin normalleştiği için. Normalleşerek modern tanrılara ruhumuzu kurban verdiğimiz için. Ruhumuzu yitirdikçe betondan inşa ettiğimiz kendi hapishanelerimizin duvarını daha da kalınlaştığımız için…

SERKAN’IN NOT DEFTERİNDEKİ ANI: ‘BİRBİRİMİZİ DOĞURTTUK’

Serkan’ın ölümünün ardından ailesi not defterlerinden birinde, iki yıl önce Kaş’ta yaptığımız o uzun sohbete dair bir kaç not bulmuş: “Eğri büğrü bir ağacın altında oturduk. Erkek dutmuş. Beş saattir aralıksız konuşuyoruz. Benim bisiklet olayını sevdi. ‘Hareket’ diyor o da. Saçlarımda polen de taşıdım, haber de. Adaçayı, kahve derken mekan kapandı, karanlıkta devam ettik sohbete. İkimiz de birbirimizi doğurttuk. Hamur da yoğuruyor, yazı da yazıyor. Sevdim ben bu adamı…”

Bağışla bizi Serkan… İnsanların birbirini doğurttuğuna inanırken, bahçesine kendi yuvanı yaptığın betonarme binaların seni öldürmesini aklımız almıyor.

Nerede kalmıştık Serkan; Kaş’taki o eğri büğrü dut ağacının altında “hareket” diyorduk ya hani, ‘yaşamın temeli hareket’ti. İşte şimdi bisikletinle taşıdığın haberler, saçlarında getirdiğin polenler o büyük harekete katıldı.

Sen ışıklar içinde uyu Serkan. Başaklardan fırlayan tohumlar gibi bir çok ağacın dibinde kendi yuvasını kuranlar çoğaldıkça başka bir dünyanın mümkün olduğuna olan inancın bir bir ıslık gibi yayılacak.

Çünkü yuva yurttur. Çünkü yuva bağımsızlıktır. Çünkü yuva gerçek vatandır…

BİR CEVAP BIRAK