Önümüze gelene biber gazı…

Eskiden çocukken bir oyun oynardık; önümüze gelene bir tekme diye… Kim gelirse karşımıza, çoluk çocuk, büyük, küçük şakacıktan tekme atar gibi yapar, yolumuza devam ederdik, kol kola, güle oynaya…

Ama şakacıktan bile olsa önümüze çıkan düşküne, zayıfa, engelliye asla ayak uzatmazdık; Bunun vicdana sığmayacak bir şey olduğunu çocuk aklımızla bile düşünebiliyorduk…

Dün bir arkadaşımdan üzücü bir telefon aldım. Bakırköy’de Ataköy, 5. kısım yaya ve motosiklet geçidi tren köprüsünün altında yaşayan, bacakları tutmadığı için tekerlekli sandalye kullanan yaşlı bir adamı, mukavvalardan kendine yaptığı sığınakta uyurken öğleden sonra 14.00 gibi belediye zabıtaları basmışlar ve uyuyan adamın gözüne biber gazı sıkarak, tekme tokat sürükleyerek, götürmüşler…

Yattığı yerin başucunda bulunan ve belki de hayatında tek gerçek varlığı olan tekerlekli sandalyesinin, zabıtaların beraberinde getirdikleri çöp arabasına yüklenmesi sırasında yaşlı adamın tekerlekli sandalyesine sımsıkı sarılıp bırakmak istememesi ve zabıtalar zorla çekip çöp arabasının geri-dönüşüm kısmına atıp parçalaması üzerine de hüngür hüngür ağlamaya başlaması, civardaki herkesi etkilemiş ve göz yaşlarını tutamayıp ağlamışlar…

Sanki bir gerilla baskınına gidiyormuşçasına, tam teşkilat hazırlanılmış, biber gazları alınmış, çöp arabaları operasyona hazır bekletilmiş ve tüm bunlar ayakları tutmayan, engelli, yaşlı bir adam için yapılmış, olayın vahametini siz düşünün artık…

Orantısız ve yersiz güç kullanımını…

Gazdan gözleri görmez olan yaşlı ve engelli adam, bütün bu olanların yarattığı öfke ve çaresizlikten olacak, cebinde meyve soymak, vb. için bulundurduğu çakısını çıkarmış ve kendisini sürüklemekte olan zabıtalara doğru şuursuzca sallamaya başlamış.  Niyeti belki gerçekten zarar vermek olmasa da, neticede çakı zabıtalardan birinin ayağına saplanmış. Devreye çakı girince, polisler çağrılmış; yaralanan zabıta memuru hastaneye, adam da karakola götürülmüş. Yaşlı adamın hangi karakol’a götürüldüğü ve akibeti bilinmiyor…

Be hey sevgili Türkiye Cumhuriyeti devletim, artık engellilere, yaşlılara da mı biber gazı kullanacak duruma düştün; bu kadar mı acizsin…

Bu konunun devletle ne alakası var diye düşünmeyin lütfen; bunun devletle çok alakası var; eğer bir yerde devleti veya devletin her hangi bir kurumunu, bir kamu kurumunu temsil eden birileri çıkıyorsa -ki bu zabıta veya herhangi bir kamu görevlisi de olabilir; ve bunlar bir şekilde vatandaşa muhatap oluyorsa; nerede, nasıl muamele ettikleri, ortada şiddet gerektiren bir durum bile olsa, ne şekilde ve ne tür silahlar kullanarak müdahale ettikleri devletin sorumluluğundadır ve devleti ilgilendirir…

Devleti idare edenlerin bundan haberi olmaması gibi bir gerekçe asla kabul edilemez. O zaman devlet ülkeyi kontrol edemiyor demektir ki, bu da iktidar boşluğu yaratır ve hükümetleri bile düşürebilir…

Söz konusu olan yetki belediyelerle ilgili bile olsa devletin o belediyenin sınırlarını oluşturan valisinin, kaymakamının bu uygulamadan haberi olması gerekir ve vatandaşa karşı yapılan yanlış uygulamalar karşısında derhal önlemler alması gerekir.  Valilikse valiliğin, kaymakamlıksa kaymakamlığın sınırları içinde neler olup bittiğinden, polisinin, belediye görevlisinin, zabıtanın yetkilerini kötüye kullanıp kullanmadığından; orantısız güç kullanımı veya yetki aşımı olup olmadığından haberdar olması ve usulsüz bir uygulama varsa derhal önlemini alması gerekir…

Gelelim işin vicdan boyutuna; Filistin’de çoluk, çocuk demeden, genç, yaşlı, yaralı, hamile, demeden önüne gelen herkesi hedef alan, kanın gövdeyi götürdüğü görüntülere alışan insanlığımıza bu günlerde bu tür küçük ayrıntılar önemsiz görünebilir;  ama inanın ki insani yaklaşım ve sorumluluk açısından ikisinin birbirinden pek bir farkı bulunmamaktadır…

Çünkü küçük şeylere tepki gösteremeyenler büyük kötülükler karşısında da tepkisiz kalmayı seçeceklerdir… Ya da küçük kötülükleri kolayca yapabilenler büyük kötülükleri de rahatça yapabileceklerdir…

Vicdanımızın uyarılması için büyük kötülük, küçük kötülük diye bir şey yoktur; büyük adaletsizlik ya da  küçük adaletsizlik de…

Kötülük kötülüktür; adaletsizlik de adaletsizlik…

Bu arada aynı tür bir olayda birine tepkisiz kalırken öbürü için kıyamet koparmak da adalet duygusu ile bağdaşır bir şey değildir; çelişkidir…

Bu kendi inancına sahip olanların kılına zarar gelirse feryat ederken, başka inançtan olan insanlara yapılan her türlü adaletsizliğe ve zulme göz yumulmasında olduğu gibi iki yüzlü, samimiyetsiz bir yaklaşımdır; gerçek adalet duygusunun ve vicdanın bununla bir ilgisi yoktur…

Aynen, bugün insan hakları ile övünen Batı medeniyetinin Filistin olayında başlarını kuma gömerek, ‘görmedim, duymadım, işitmiyorum’ şeklinde ‘üç maymun’u oynamalarının hiçbir insani duruşla ve adalet duygusu ilgisi olmadığı gibi…

Aynı şey olmasa da, o yaşlı ve engelli adamı biber gazıyla uykudan uyandıran ve tekme tokat sürükleyerek götüren anlayışla,  Filistin’i bombalayan, çoluk çocuk demeden, hamile, bebek demeden acımasızca öldüren, masum insanları katleden anlayış arasında nicelik olarak bir fark olsa da nitelik olarak pek bir fark yoktur; şiddetin derecesi aynı değildir o kadar…

Aynı yürek katılığı, aynı duygu körlüğü her iki yaklaşımda da mevcuttur… İkisi de gestapo tavrıdır ve dereceleri çok farklı olsa da her ikisinde de temel unsur şiddettir, zulümdür…

Sokağındaki yaşlıyı, engelliyi acımayan, ona tekme, tokat girişebilen, biber gazı sıkabilen bir zihniyetin, yarın eline güç geçtiğinde Filistin’de ya da başka bir yerde de benzer bir görev verildiğinde rahatlıkla çocukları bombalayabildiği; halkın üzerine fosfor bombası ve kimyasal silah atabildiği görülecektir…

Bağlantı bu kadar apaçıktır ve gerçektir…

Bakırköy belediyesinin bu uygulamaları gönül isterdi ki sadece bu olayla sınırlı bireysel bir uygulama olarak kalsaydı… Oysa bu gestapo tavrı ve bu insanlık dışı anlayış bizim yaşlı, yatalak amcamızdan önce de sokak çocuklarına gösterilmiştir. Sayın belediye başkanı Ateş Ünal Erzen kendi belediye sınırlarındaki sokak çocuklarını ‘hayırsız ada’ diye bir adaya sürerek kurtulmak istemesiyle ünlenmiş bir başkandır. Tabii ki bu planlarını uygulayamamıştır, çünkü sokak çocuklarını koruma platformu ve birçok sivil toplum kuruluşu bu olayın arkasını bırakmamış ve sayın belediye başkanının bu girişimini önlemeyi başarmıştır…

Sayın Ateş Ünal Erzen’in  bu gestapo yaklaşımlarının  hala değişmediği bu son olayla, yani  engelli, yaşlı adam olayıyla bir kez ortaya çıkmaktadır ne yazık ki…

Erzek belediye yönetiminin zalimliklerinin ve barbarca tutumların tek muhatabı insanlar değildir bu arada… Yine bölge sakinlerinin ifadelerinden tespit edebildiğim kadarıyla sayın Ateş Ünal Erzen’in hayvanlara karşı da garip bir antipatisi bulunmaktadır ve bu yüzden hayvan gönüllüleriyle bir türlü yıldızları barışmamaktadır.

Hayvan gönüllerinin insanüstü çabası sayesinde Bakırköy sınırlarında yaşayan hayvanların katli ve kötü yaşam koşulları bir şekilde engellenebilmekte ve düzeltilebilmektedir. Ama yine de yürekleri her türlü insan ve hayvan sevgisinden yoksun, hizmet anlayışlarında adalet ve şefkat duygusuna yer olmayan, baskıcı bir tavırla her şeye müdahale eden ve çözmeye çalışan bir anlayış karşısında, canlıların yaşama hakkına saygı duyan, onların sağlıklı ve güven içinde yaşamasının koşullarını sağlama mücadelesini veren ve bu konudaki şiddet ve hoyratlık içeren davranışlara kendisi de muhatap olan, hatta özellikle bu yüzden şiddet gören ve horlanan sivil toplum gönüllülerinin işleri Bakırköy’de hiç kolay olmamaktadır…

Her şeyden önce sabırlı ve dirençli olmaları gerekmektedir…

Onlar her zaman her yerde kötü ve adaletsiz uygulamalara karşı tetikte bulunmak ve bu uygulamaları deşifre ederek kamuoyunun vicdanına sunmak, en önemlisi her dakika direnişe, kavgaya, mücadeleye hazır olmak durumundadırlar…

Çünkü onlar da olmasa bu düşkün, yaşlı insanları, engelli, çaresiz insanları, sokak çocuklarını ve sokak hayvanlarını koruyacak, haklarını garantiye alacak gerçek bir sosyal devlet anlayışı ve anayasal güvenceler yoktur arkalarında; neredeyse sahipsiz ve korunmasızdırlar sokaklarda… Her an şiddete, itlafa, kötü muameleye, tacize ve tecavüze maruz durumdadırlar… Açlığın, susuzluğun, kara kışın soğuğunun ve hastalıkların yaşamlarını tehdit etmesi yanı sıra…

O yüzden iyi ki varsınız sokak çocuklarını koruma derneği; iyi ki varsınız hayvan gönüllüleri ve hayvanları koruma platformları; iyi ki varsınız insan yüreği olanlar ve bu tür vicdansız uygulamalar karşısında susmayıp tepkisini gösterenler…

İnsanlığımıza sokağımızdaki adaletsizliklere, zalimliklere, kötülüklere duyarsız kalmayarak göz yummayarak başlayabiliriz en başta…  Sonra ancak ülkemizi, başka ülkelerdeki adaletsizlikleri ve dünyayı düzeltecek müdahalelerde gücümüzü sınayabiliriz…

Bunu yapamıyorsak, yani kendi sokağımızdaki kötülükleri, çirkinlikleri yok etmek için bile bir araya gelemiyorsak, bu kadarcık bir dayanışmayı bile sağlayamıyorsak, dünyadaki büyük adaletsizliklere karşı koyma gücünü kendimizde nasıl bulabiliriz ki…

Örgütlü toplumun en büyük gücü birlikte hareket etme ve dayanışmadır; yani en küçük haksızlıktan en büyük adaletsizliğe kadar her bir olayda kolayca birbirine kenetlenebilmek ve gerektiğinde kötülüğün, adaletsizliğin üzerine demir bir yumruk gibi inebilmektir…

Peki o halde bundan böyle oyunlarımızda bile ‘önümüze gelene bir tekme’ ya da ‘önümüze gelene biber gazı’ zihniyetine karşı, ‘önümüze çıkan her adaletsizliğe karşı bir yumruk’ ‘dayanışmanın demir yumruğu’ demeye ne dersiniz…

______________

*Yrd. Doç. Dr.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

1 + nineteen =