Önünü göremeyenler

PAYLAŞ

Burnunun önünü göremeyecek kadar bilinç eksikliği çekenler çok kolay fikir üretirler. Bilmediği sokağı tarif edecek kadar rahat insanların dünyasında yaşıyoruz. İlk sokaktan sağa dön, hemen oracıkta! Oracıkta ama ara ki bulasın. İnsanın kendine güvenmesi sağlam dayanakları varsa güzel bir şey, yoksa rezillikten başka bir şey değil. Aklı başında olmayan insanın işi zordur. Aklı başında adamı eleştirebilirsiniz, onu herhangi bir yanlışı üzerine uyarabilirsiniz. Aklı yetersiz adamı uyarın da bakın neler oluyor. Böyle bir şey yapmak düşman kazanmaktan başka işe yaramaz. Kafa geriledikçe eleştirilme hoşgörüsü de eleştirme istemi de çok aza iner. Beyimiz eksiksiz insandır, siz onu nasıl eleştirirmişsiniz! Kafası eksik olanlar yeterince soyutlama yapamadıkları için ayrıntıları göremezler, uzak nedenleri göremezler, olasının alanını göremezler. Bu koşullarda kendilerini de göremezler. Kendini bilen adam öncelikle kendinden başka bir şeylerin bilincine
ulaşmış adamdır. Hangi çağda yaşadığını bilmeyeceksin ama her şeyi bileceksin. Bu elbette olacak şey değildir.

İnsan yaşamını belirleyen nedenler yüzeydeki değil de temeldeki nedenlerdir, en belirleyici nedenler onlardır. Onları görebilmek için belli bir kültür düzeyine ulaşmış olmak gerekir. Görü kazanmak dediğimiz şey öyle kendiliğinden olacak bir şey değildir. Ne var ki genel olarak insanlar keskin bir kavrayışa ulaşma konusunda istekli olmadıkları gibi böyle bir yetkinlik durumunun kendilerini kaba toplumsallıktan kurtarıp tehlikeli yollara atacağını da düşünürler. Bilmemek bilmekten her zaman daha iyidir, çünkü daha yararlıdır, en azından zararsızdır. Bilenlerin başına gelenleri gördükçe insanlar kuytulara kaçmaya çalışırlar. Aman beni kimse görmesin, kimsenin ilgisini çekmeyeyim, şuracıkta bildiğimiz gibi yaşayıp gidiyoruz, çok şükür neyimiz eksik. Edilgin insan tipi gündelik bilincin dar olanakları içinde mutludur, mutsuz da olda mutludur. Evet, nice eksiğimiz var, yoksunluklarımız var, buna bağlı olarak çeşitli korkularımız var, ama öte yandan tenceremiz kaynıyor… Her şey dönüp dolaşıp kaynayan tencereye, yanan sobaya, eski ama temiz gömleğe indirgeniverir. O çiğ balıktan yemezsek ölmeyiz ya! İnsanın beslenmeye ve üremeye indirgendiği yer gerçekte hiç de güzel bir yer değildir. Kapalı kapılar arkasında yiyelim ve çoğalalım.

Sorun yoksul olmak ya da zengin olmak sorunu değildir. Sorun tam anlamında insan olmayı isteyip istememek sorunudur. Kendini bilen insan değerler açısından yoksullukla zenginlik arasında büyük bir ayrım olmadığını, hatta zengin olma koşullarının bazen insanın yetkinleşmesini önleyici özellikleri olduğunu bilir. Sorun yiyerek ve çoğalarak yaşamak dediğimiz kör kuyuya düşmemek sorunudur. Zengin de olsak yoksul da olsak kendi insanlığımızdan ve başkalarının insanlığından sorumluyuz. İnsan olmanın temel koşulu sürekli bir çabayla bilincini geliştirmek ve her gün biraz daha yetkinleşen bir bilinçle biraz daha insan olmaya çalışmak ve insan olmanın önüne çıkan her türlü engeli ortadan kaldırmak için çaba göstermektir. Bunun için öncelikle gereksinimleri gereklilik boyutlarından daha öteye götürmemek gibi bir yükümlülüğümüz vardır. Kendini geliştirme yolunda canını dişine takmış olan insanın dokuz paltoya, yirmi pantolona, kırk ayakkabıya gereksinimi yoktur, böyle bir zenginlik önünde sonunda insanın gelişimini engelleyecektir.

Kimseye verimli yaşam yolunda elbette bir lokma bir hırka formülünü öneremeyiz. Kuru ekmek ye, sade musluk suyu iç, ama kendini geliştir ve insanlığı düşün. Böyle bir yaşamın verimli olmayacağı kesindir. Ama insanlar gereksinimleri karşılama çabası içinde bir şeyler elde etmeye çalışırken yitip gidiyorlar. Bırakın kendilerini geliştirmeyi, bırakın insanların biraz daha insan olması için katkıda bulunmayı, sözde kendilerini adadıkları çocuklarının bile gerçek anlamda insan olmaları için ne yapmaları gerektiğini düşünmüyorlar. Çocuklarına olan görevlerini yapmış olma duygusunu yaşamak için onları çok zaman paraya boğmakla yetiniyorlar. Çocuklar da büyüdüklerinde aynı şeyi yapıyorlar. Çünkü açık açık söylemeseler de, kendilerini her şeyden önce düşünmek gibi bir alışkanlıkları var. O zaman ne oluyor? Olduğu yerde dönüp duruyor yaşam. Bugünün bilincini dünün bilincinden daha ileri görmemizi sağlayacak dayanaklarımız çokça olmadığı gibi sık sık yarınımız ne olacak duygularına düşüyoruz. İnsan yüce değerlerin yani estetik değerlerin ve ahlak değerlerinin hazzını yaşamayı her şeyin ötesinde önemseyebilseydi çok daha güzel bir dünyamız olurdu. Bugün tüm pırıltılı görünümlerine karşın verimsiz bir yaşam tutturmuş gidiyoruz ve gerçek değerlerle değil düzmece değerlerle yaşamayı alışkanlık edinmiş olmanın dinginliği içindeyiz.

CEVAP VER