İnsan hakları mı?

Demokrasinin yalnızca bir ideal olduğu, halkın kendi kendini yönetme pratiğinin ideal olarak kalmak durumunda bulunduğu üzerinde bir görüş birliği oluşmuştur. Ancak, bu ideale ulaşmaya çalışmanın da şiddetle desteklenecek bir hedef olduğunda kuşku yoktur.


İnsan hakları da süslü ve kutsal kavramlardan birisi olarak 21. yüzyıldaki toplumların rüyasını süslemekte. Bir devletin “insan haklarına dayalı” mı, yoksa “insan haklarına saygılı” bir devlet mi olması gerektiği üzerineki tartışmalar, Anayasa huklukçularının bile ilgi alanına girmiş bulunmaktadır.


Bunca önem verilemsine karşın, insan hakları pratiğinde yaşanan sorunlar, bu kavramın kutsallığını ve önemini çoktan zedelemeye başlamıştır.


İnsan hakları düşüncesinde yaşanan sorunları, dört başlık altında inceyebiliriz:


• Eşitsizlik koşulları
• İnsan Haklarından Vatandaş Olmayanların Yararlanamaması
• İnsan Hakları İhlalleri
• Temel Haklar – Temel Olmayan Haklar Ayrımı


İnsan hakları pratiğini ve bu kavramın kutsallığını zedeleyen en önemli sorun, “doğuştan başlayarak eşitsiz koşullarda yaşamak”tan kaynaklanan pratik sorunlardır. Uluslararası insan hakları sözleşmeleri ve belgelerinde, insanların eşit ve özgür bireyler olarak doğdukları ve bu biçimde yaşamaları gerektiği kabul edilmiştir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilk maddesi, “bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar” diye başlamaktadır. Bir başka maddede, “herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin, bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve özgürlüklerden yararlanabilir” denmektedir.


Eşitlik  ilkesi, insan hakları düşüncesinin “olmazsa olmaz”larından birisidir. Bu temel ilkenin gerçekleşmesinde sorunlar yaşanıyorsa, insan hakları düşüncesinin kutsallığı da ayaklar altına alınıyor demektir.


İnsanların dünyaya geldiği günden başlayarak eşitsiz koşullarda yaşadığını, hatta dünyaya gelme koşullarının bile eşitsiz olduğunu görmekteyiz. Zengin ve yoksul arasındaki farklı yaşam koşulları, insan haklarından yararlanma konusunda da önemli bir farklılık yaratmaktadır. Yoksul bir kişi, mülkiyet hakkından ne derece yararlanabilir ?


Farklı ekonomik ve toplumsal koşullar ve farklı etnik ve dinsel kimliğe sahip kesimlerin çocuklarını eşit doğmuş, eşit ve özgür yaşayacak bireyler olarak varsaymak, akla uygun bir kabul müdür ?


Yukarıda açıklamaya çalıştığımız konuyu özetlemeye çalışırsak; doğumdan ölüme kadar insanların karşı karşıya oldukları eşitsizlik koşulları, insan haklarının temeli sayılan “bütün insanlar eşit doğar” varsayımını çürütmektedir. Bu nedenle, insan hakları belgelerinde sıkça vurgulanan “bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar” varsayımı, baştan yanlış olarak yazılmış bir kabullenmedir.


İnsan haklarını pratikte zayıflatan ikinci önemli eksiklik, insan haklarından yararlanmada vatandaş olmayanların durumuna ilişkindir. İnsan hakları düşüncesinde bütün insanların eşit biçimde ve hiçbir  ayrım gözetmeksizin yaşama hakkı, mülkiyet hakkı, kişi güvenliği hakkı, işkence ve eziyet görmeme hakkı, seçme ve seçilme hakkı, din ve vicdan özgürlüğü gibi bir dizi haklara sahip olduğu kabul edilmektedir. Ancak, bu haklardan yararlanmada eşit koşullar ve olanaklar bulunduğunu kim söyleyebilir ? İsrail’de Müslümanlar ya da Suriye’de Yahudiler, din ve vicdan özgürlüğünden ne ölçüde yararlanabilmektedirler ?


Diğer yandan, bir ülkede vatandaş olmayanların bir çok insan hakkından yararlanamadıkları görülmektedir. İnsan haklarından yararlanmada vatandaşlık gibi bir koşulun getirilmesi, pratikte insan hakları düşüncesini zayıflatan en önemli zaaflardan birisidir.
 
İnsan hakları düşüncesinde çok önemli bir sorun da insan hakları teorisi ve uygulaması ya da gerçekleşmesi konusunda yaşanan çelişik durumlardır. Evrensel insan hakları belgelerinde bütün insanlara eşit olarak tanındığı kabul edilen haklar, uygulamada sürekli olarak ihlal edilmekte ve bireyler tarafından eşit koşullarda kullanılamamaktadır. Bugün insan hakları konusunda yapılan çalışmalar, bütün ülkelerde sayısız defa ihlal edilen bir insan hakları ihlalleri pratiğinin notlarına dönüşmüştür.


İnsan hakları düşüncesine yönelik diğer bir eleştiri, değişik insan haklarının eşit nitelikte ve değerde görülmeyip aralarında hiyerarşik bir sınıflandırmanın yapılmasıdır. Bazı dinazor insan hakları savunucuları ; yaşama hakkı, mülkiyet hakkı, kişisel özgürlükler ve siyasal hakları, Temel Haklar olarak sınıflandırılıp diğerlerinin temel insan hakları olarak değerlendirilemeyeceğini iddia etmektedirler. Temel Haklar savunucuları olan bu dinazorlar, Birinci Kuşak İnsan Hakları olarak Kişisel ve Siyasal Hakları, Temel Haklar olarak isimlendirmekte ve geriye kalan insan haklarını ise ilk kuşak haklardan daha az değerde görerek küçümsemektedirler. Bunun en büyük nedeni, insan haklarının gerçekleşmesi konusunda ilk kuşak haklarla karşılaştırıldığında, ikinci ve üçüncü kuşak haklarının daha büyük sorunlarla karşılaşıyor olmasıdır. Ne var ki, insan haklarını hiyerarşik bir sınıflandırmaya tabi tutarak Temel Haklar ve İkincil Haklar ayrımı yapmak, insan hakları düşüncesinin tutarlılığına zarar vermektedir. İnsan haklarına yöneltilen eleştirileri, bazı hakları savunmaktan vazgeçerek yanıtlamaya çalışmak, kaba bir kolaycılıktan başka bir şey değildir.


Kısacası, bugün insan hakları, kendi pratiği ile tehdit edilen bir konumdadır. Bu insan hakları ihlalleri pratiği sürdüğü sürece, insan hakları da içi boş bir ideal olmaktan öteye geçemeyecektir.


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

10 − 10 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.