İnternet geyikleri üzerine…

Dünyaya gözlerini 60’lı yılların başında açmış olanların çok iyi bileceği gibi, bizim neslin bilgisayarla tanışması oldukça geç oldu. Üniversite yıllarında İstanbul üniversitesinin laboratuvarında gördüğümüz delikli kartla çalışan devasa bilgisayarları saymazsam, benim bilgisayarla tanışmam çalıştığım dergide daktiloların yerine bilgisayarların gelmesiyle oldu. Yaşamımı kolaylaştıran bu aleti de maalesef deneme, yanılma metodu ile öğrenerek bugüne geldim. Bizim çocuklarımız ise bizden şanslı olarak bilgisayarlarla içiçe büyüdüler, hepsi de bu alanda bizden çok yetkin durumdalar. (En azından benim oğullarım bu işi benden iyi biliyorlar).

Bilgisayarların yaşantımıza soktuğu bir yenilik de internet oldu. Ilk önceleri kuşku ile karşıladığım, neden saatlerce önünde vakit geçirildiğini bir türlü anlamadığım bu dev bilgiağı daha sonra benim de vazgeçilmezlerim arasına girdi. Özelikle yabancı dil bilen biri için hemen hemen her konuda kısa sürede araştırma yapabilme ve dünyanın öbür ucundaki bir bilgiye ulaşabilme fikri gerçekten muhteşemdi. İnternetin nimetlerinden yararlanmayı hali hazırda da keyifle sürdürüyorum.

Ancak internet konusunda bir nokta var ki, beni adeta deli ediyor. Bu da, “internet geyikleri” diyebileceğim yazılar. Ben bunları iki kategoriye ayırıyorum, birincisi genellikle bir power point sunumu içine serpiştirilmiş, özlü sözler, hayat dersi veren öyküler, mutluluk reçeteleri türden yazılar. Çocukluğumun saadet zincirlerini (ben çocukken postadan “bu mektubu bilmem kaç kişiye postalamazsanız kötü şans getirecektir” diyen komik mektuplar gelirdi.Ancak maliyetli oluşundan mıdır bilinmez çok sık olmazdı) anımsatan bu yazılara genelde gülüp geçiyorum (vaktimin az olduğu anlarda küfür etmişliğim de olabilir, itiraf edeyim.) Bu yazıları bir iki istisna dışında kimseye iletmeye zahmet etmeden siliyorum.

Bu arada gerek bu yazıları hazırlayan, gerekse de bana kadar ulaşmaları konusunda çaba gösteren arkadaşların bu konuda nasıl bir mesai harcadıklarını doğrusu merak etmiyor da değilim!

Benim ciddi olarak sinirlerimi yerinden oynatanlar, hatta bu yazıyı yazmama neden olanlar ise, esas ikinci grubu oluşturan internet geyikleri. Bunlar genelde “ hikmetinden sual olunmaz denilebilecek” cinsten bazı zatı muhteremlerin, konuları içinde bulundukları ruh hallerine göre değişen, ancak çoğunlukla oldukça ciddi konular hakkındaki yazıları. Bunun en son örneklerinden bir tanesi de M.Morgül imzası ile dolaşan bir yazı, bu yazı Atilla İlhan, Ceyhan Mumcu gibi isimlere de atıfta bulunarak Atatürk’ün sirozdan değil de bir mason olan Mim Kemal’in (Öke) yanlış tedavisi sonucu öldüğünü gerçeğini ortaya çıkaran müthiş bir ürün. Yazının küstah üslubu öylesine bir cahil cesaretinin habercisi ki, doğrusu bu imzanın sahibini yine internette araştırmadan duramadım. Karşıma çıkan tablo karşısında güleyim mi ağlayayım mı karar veremedim.

M. Morgül bereketli topraklarımızın yetiştirdiği bir müzik öğretmeni, ancak müzik öğretmenliği kendisini kesmemiş olmalı ki, ahkam kesmediği her hangi bir konu yok gibi gözüküyor, Macar halk masallarından tutun da post-modernizme kadar her konuda, her fırsatta inciler saçıyor bu hanımefendi. Burnunu sokabildiği her platformda aklına gelen ilk konuda tam gaz gidiyor. Yazdıklarından bir an bile kuşku duymadan, ahkam kesiyor, yorum yapıyor, herkese verip veriştiriyor.

Doğrusu kendisinin yazılarını eleştirmek mümkün değil, çünki iler tutar bir yanları yok. Morgül hanım bir yazısında Faust’un çağdaş bir yorumla sahneye konmasına da dil uzatmış ama, Faust’u kaleme alan ünlü Alman yazar Goethe’nin şu sözlerinden haberi olmadığı kesin. Goethe diyor ki; “Az bildiğimiz bir şeyden kuşkulanmayız. Ama bilgiyle birlikte kuşku da artar.” Doğrusu Morgül hanımın bilgi seviyesi ne yazık ki kuşku duymasına yetecek düzeyde gözükmüyor. Bu nedenle ona bir sözüm yok ama bu yazıları ileten arkaşlara rica ediyorum, ” lütfen biraz acıyın bizlere…”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.