o mahur beste

on üç yıl olmuş dile kolay kaptan bizi terk edeli. o günün ertesinde yazmışım. oysa ölüm değildi bizi ayıran; öncesinde çoktan terk edilmiştik demek mi daha doğru?

attila ilhan, bu kubbeye bir hoş seda bıraktı, ‘koyup gitti’ bizi; aysel, yeşil fularlı mızıkacı çocuk, karantinalı despina, birader mırç, ‘yakası karanfilli ibneler’, mujgân ve ben, üçüncü milenyumun beşinci senesinde kallavi sokağı’nda ‘mohikanlar gibi’ bir ateş yaktık; mübarek ramazana ve sonbahar ayazına inat üç litrelik bir köpeköldüren açtık; ‘kaptan’ın ‘allahına kitabına sövüp saydık’; sessizce ağlaştık.

omzuma yasladığı başını kaldırıp yüzüme baktı; ‘kimsin?’ diye sordu; ‘bu hikâyeye ait değilsin’. ona, ‘zamanın görünmez mezarlığında, tenhalarda şiir söyleyerek saf saf dolaşan şairlerden’ bahsetmek isterdim ama güzelliği karşısında nutkum tutuldu, ‘hiç kimseyim’ diyebildim. ‘öyleyse bize kaptan’ı anlat’ dedi; sen başka bir hikâyeden buraya düştüysen, onun hiçbir şeyi isen bilirsin’. hikâyenin adı? diyecek oldum; hiç tereddütsüz ‘kaptan ve sen’ dedi. itiraz ettim. üç ayrı hikâye var dedim, biri sözünü ettiğin, şiirli hikâye ‘kaptan ve biz’. öbürü daha bir büyülü, ‘kaptan’ın kadınları’. sonuncusunu, ‘sevmediğim kaptan’ı, ne ben anmak isterim ne de kimse duymak ister. ‘kaptan’ın kadınları’ öyleyse dedi müjgân; ama meraklanma, olacağımız kadar perişan olmuşuz, artık o kadar koymaz; öteki hikâyeleri bizden saklama, onlardan da bahset yeri geldiğinde ki vedalaşmamızda ve tuttuğumuz yasta eksik bir şey kalmasın. anlaştık dedim; anlatma hevesinden değil, hikâyenin yüzü suyu hürmetine ahalinin şişeyi önce bana paslayacağını bildiğimden öyle dedim; köpeköldüreni kafaya diktim, sonrası sarhoş konuşması. anlattıklarım katiyen böyle değildi ama hatırladıklarım bunlar.

“milattan önceydi; ergenlik sivilcelerimiz patlatacak kadar olgunlaşmış değildi. bir parasız yatılı koğuşunda tütün içer, nazım okurduk. tütün de yasaktı nazım da. ne ki ciğerimiz dumana nasıl müptela ise kalbimiz de o kadar mecburdu nazım’a. piraye’yi, vera’yı su gibi, sanki sevişmişiz gibi ezberden bilirdik. mavi gözlü bir devdi nazım. dev-gençliydik ama ne bir devdik ne de gözlerimiz maviydi. nazım bir ‘bela çiçeği’ydi; ömür boyu çelik parti disiplini,  on üç sene hapis, ölümüne gurbet ve sürgün; bu kadar hükmü birden göze almak o yaşta dahi her babayiğidin harcı değildi. aşıktık; zulamızdaki o hem masum hem de ölümüne zalim suretin kalpsizliğine gizliden döktüğümüz gözyaşının haddi hesabı yoktu. fakat nazım’ın o gümbür gümbür ilan-ı aşk edişi yanında bizim çektiğimize aşk acısı değil ergenlik zırıltısı denirdi ancak. acizdik, imkansızdık, arızaydık ve işin kötüsü, bütün bunların fena halde farkındaydık.

“sonra günün birinde ve bilinmez hangi bitirimin mahareti sonucu büyük harfsiz yetmiş mısranın bizim koğuşa düşüşü ile mıh gibi aklımıza saplanışı bir oldu: doğduğumuz ve halihazırda olduğumuz yerlerin önemi yoktu; hepimiz sisler bulvarı’nda ölecektik; şüphesiz bir delilik yapacak, on beş sene hüküm giyecek, dördüncü yılında kaçacaktık; belki kaçarken vurulacaktık…

“yetmiş mısrayı yüzlerce mısra, şiirleri şiirler, kitapları kitaplar takip etti. aczimiz nedeniyle nazım’ın şiirlerinde sadece bir konuktuk; oysa bütün arızamıza rağmen ve belki tam da bu nedenle, kaptan’ın küçük harflerle yazılı büyük macera şiirlerinde hemen kahraman olduk. ‘felsefe okudumsa iktisat okudumsa geceyarıları/senin için okudum’ diye diye ‘lady from smyrna’ya kaç kez aşık olduk bilinmez. gün oldu, ‘güldü mü cenazeye benzeyen çöp gibi bir oğlan’ uğruna terk edildik; vursak, kendimizi vuracaktık. gün geldi, ‘yolumdan çekil yavrum/bağlasalar duramam/anamdan yolcu doğmuşum’ gibi şairane gerekçelerle ‘ekmeğin ve şarabın peşinden’ terk etme sanatını da öğrenir olduk. marsilya’da dok işçileriyle gauloise tüttüreceğimiz, st michael’de bir talebe kahvesinde bir şişe rom-negrita’yla sarhoş olup ‘onu hatırlatanın çenesini kıracağımız’ günlerin hayalini kurduk.

“ama hep aşkların, yolculukların ve maceraların tatlı ve gergin hayallerini yaşamadık kaptan’ın şiirlerinde. ‘gecenin, ihanete müthiş bir gerekçe’ olduğu zaman gelip çattığında bizi de ‘fevzipaşa bulvarı’ndan çağırdıklarında’ aklımıza ilk gelen rıhtımda, istanbul oteli’nde yolumuzu bekleyen çilli ferihan’a son bir karanfil göndermek değil miydi? ‘geceleyin dövdüler/bir vakit omzum tutmadı dişlerimi tükürdüm’ diye sızlandığımız da olmuştur elbet kaptan misali. sonra, basmane’de gaziler caddesinde, tarlabaşı’nın bekar pansiyonlarında  ya da yüksekkaldırım’da bir akşamüstü ‘yalnız ve sonbahar yabancısı’, ‘avuçlarımızda bir çarmıh acısı’yla kıvranırken yine buldu bizi kaptan; ‘bu kurtlar sofrasında belki zor’ bir yaşamak düşünmemize de vesile oldu.

“uzun lafın kısası, başka bir yerden bakıldığında had safhada mazoşizm ve can sıkıntısı arası bir yol takip eden sıradan hayatlarımızı bir şiir yaşıyormuş illüzyonu içinde duyumsayıp anlamlandırabilmeyi en çok kaptan’a borçluyuz.”

“bu hikâyenin adı, ‘kaptan ve biz’ oldu” diye itiraz etti müjgân; “nerede o sevmediğin kaptan ve kaptan’ın kadınları?”

“kaptan’ın kadınları, zaten yoktular. ama işte sen varsın, despina var, aysel var. maria missakian’ı, belma sebil’i, sabiha’yı ve de mırç’ın takıntısı zehra’yı bilirsiniz. bir de romanlarında kadınları var kaptan’ın. özellikle de haco hanım’la leman. haco hanım, türkiye’nin kırsal kesiminde yaygın olduğuna en azından kaptan’ın inandığı ’spontane’ lezbiyenliğin temsilcisidir. leman ise erkeksidir ve biseksüel kimliğiyle bazen kadınlarla, en çok da translarla sevişir. kaptan’ın kadınları erkeksidir ya da erkek olma sevdasındadır. cinsellik, kaptan’ın romanlarının merkezindedir ve kahramanları alışılmadık biçimlerde sevişir. attila ilhan romanı ve cinsellik: kaptan ve kadınlar bu temanın alt başlığı olarak görüldüğünde anlaşılabilir ancak.

“sevmediğim kaptan’a gelince… kaptan, kendi deyişiyle ‘önce bir komünistti’. esat adil’in türkiye sosyalist partisi’nden ve fransız komünist partisi’nden yetişmişti. türkiye’de stalinist olmayan bir sosyalist geleceğin hayalini kuran ilk isimdi belki de. izmir’de demokrat gazetesini çıkararak bu aykırı fikirleri savunduğu 1970’li yıllarda ordusuz bir generaldi. fakat siyaset bu, lodoslu denizden, fırtınalı okyanustan beter: gün geldi kaptan’a rotayı şaşırttı işte ne denir?

“ulusolculuğuna diyeceğimiz yok; şairdir … yeridir. ama ne zaman ki kaptan ağzını açıp turgut uyar’ın ardından ‘sarhoş herif ayakta bile duramadan öldü’ mealinde konuştu, ne zaman cemal süreya’ya acıdığını ilan etti, ne zaman can yücel’i ‘medrano sirki’ndeki bir palyaçoya, soytarıya’ benzettiğini bir islamcı gazeteye açıkladı; işte o zaman kaptan öldü; kızılelma peygamberi nasyonal sosyalist ‘düşünür’ attila ilhan kaldı; kaptan’ı ve ‘imgelem sonsuzluğunun ateşten gülü’ sözlerini o gün bugündür kalbimize gömmüştük; biz dediğim o parasız yatılı koğuşunun ergenlik sivilceli, aciz ve arızalı çocukları; ne dev ne de mavi gözlü olamamış dev-gençliler.

“yine de gizlice gitmeden edemedim taksim akm’deki cenaze törenine. ‘ülkücüye notlar’ ve daha bir sürü koyu anti-komünist kitabın yazarı necdet sevinç ‘her şeyden evvel komünist’ attila ilhan’ı anmak üzere kürsüye çıktığında bile şaşırmadım. zaten ortalık bıyığını tıraş etmiş beyaz türk köşe yazarı kaynıyordu. kaçtım, hemen uzaklaştım; sonra akşam bir roman gibi bitmeye yazdı ki sizlerle karşılaştım. işte benim hikâyem” deyip sustum.

ne zaman maçka’dan geçsem dedi birader mırç, ‘ne zaman maçka’dan geçsem’ demeksizin geçemem ve sonra zehra’dan bahsetti, biz sustuk. aysel, soğuktan pusulayı şaşırmış olmalı ki ‘aysel git başımdan ben sana göre değilim’ diye isyan ettirdi karanfilli’yi. istanbul ayazıyla harlanan alevlerin gel geç aydınlığında mızıkacı çocuğun gözlerinden dökülen yirmi beş damla gözyaşını tek tek saydık. despina’nın ise sarhoş olacağı, şarkı söyleyeceği malumdu; ama bütün gece, ‘adını mıh gibi aklımda tutuyorum’ mealinde bir şeyler mırıldanıp durdu.

ateşimiz közlendi; uzaklardan ezan sesleri yükseliyor, şehrin ışıkları sönüyor, gün ağarıyor, fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor, eski zamanlardan bir cuma çalıyor. ‘cehennemde bir allah gibi yalnızız’; biz dediğim, müjgân’la ben; o mahur beste çalar; ağlaşırız.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

eighteen − three =