Çocuklar şeker yer, ölürler…

Şeker toplamak ne büyük heyecandır, yaşayan bilir. Dışarıdan “cıvıldama” olarak duyulan o koşuşturmaların ardında ne dedikodular, ne çekiştirmeler vardır aslında.
Alt komşu kristal kasede şeker sunmuştur. Gıcık olursun. Bir, bilemedin iki şekere gider elin o kasede. Üst kattaki teyze çikolatayla açarsa kapıyı, boynuna atlamak istersin. Budur işte! Çikolatanın şekerin kralı olduğunu bilmeyen mi var?
Sadece kolonya döken de olur, “Sizden öncekiler torba torba alınca bitti şeker!” diye mahalle arkadaşlarını sana gammazlarlar bir de! Küçük yüreğin hınçla dolar. Ta ki sana para, yanında da kumaş mendil veren bir “babayiğit” çıkana kadar. Kısa günün karı seni havalara zıplatır!
Şekerlerin sayılması, yenilmesi de ayrı telaştır. Ağzın dolu dolu ama aslında çooook “hafifsindir!” Çünkü sen çocuksun, çünkü çocuklar şeker toplar.
Joan Collins”in “Hayat vahşi bir hayvandır. O seni yemeden önce, sen onu yemelisin!” vecizesini bilmez çocuklar. Onlar böyle işte, ancak şeker yerler.
“Şeker toplayan çocuklar” deyince aklıma seriliveren bu renkli görüntüler artık çok silik, çok bulanık. Belleğimin ilk sırasında vahşete kurban giden 3 Kayserili çocuk var: Ahmet, Dilruba ve Türkan var. Katillerinin ifadesinden satırlar var kulağımda.
Canlandırma yapıyor beynim otomatikman.
O ani, onların ölümünü defalarca yaşatıyorum kendi kendime.
Herkes gibi ben de “hadim mi, idam mı” diye çare aramaktayım çaresizce. Ya da “basının rolünü” tartışıyorum “daha az bilgi daha az fotoğraf” çözüm mü diye?
Ve iki koca “HAYIR” la çıkıyorum bu sorgulamadan.
Hayır “Hadim da, idam da çözüm değil” diyorum.
Bunu bana söyleten “Olup kurtulacak” endişesi değil. O sapık adamın kendisi hiç değil. Bu öyle hassas bir konu ki, bugün “suçluların kökü kazınacak” diye sizi saran o rahatlama duygusu yarın yerini korkunç bir vicdan azabına bırakabilir.
Çok değil bir sene olmadı daha, “8 yasındaki erkek öğrenciye tecavüz etti” diye içeri atılan hademenin suçsuzluğu adamcağızı ihbar eden annenin itirafıyla ortaya çıktı. Aylarca hapiste gördüğü işkenceleri bir yana bırakın, 55 yasındaki adam hapishaneden “yarı deli” olarak çıktı. Ailesinin yaşadıklarını hiç getirmiyorum önünüze! Anne, oğluna 3 yasından beri tecavüz eden dede, dayı ve dayının arkadaşını ihbar etti bu kez. Bu kez doğruyu mu söylüyor yoksa üç kişinin kanına birden mi giriyor bilmiyorum!
Tek bildiğim eğer bilim insanıyım diyorsam göğsümü gere gere, bir tek örnek bile yeterli olmalı benim için. Bir tek masum kişinin bile yasama hakkını koruyabileceksem eğer, suçlu da olsalar bin kişinin infazını isteyemem.
Hadim`a gelince, “tecavüz” eylemini gerçekleştirmiş bir sapığın gözünü de kör etsen, cinsel organını da yaksan durduramazsın. Cezasını çeker çıkar. O görmeyen gözüyle, işlemeyen organıyla da yapacağını yine yapar!
Sen Avrupa da olduğu gibi pedofillerin kayıtlarını tutuyor musun, o zavallı mahlukların her adımından polisinin haberi oluyor mu? Çocuk parkıydı, yüzme havuzuydu yakınına bile yanasınca alarma geçiyor mu tüm güvenlik güçleri, adama “zorunlu” tedavi imkanı yaratıyor musun, işte bence çözüm bu!
“Hayır”ların ikincisi sansüre! “Basın hiçbir şekilde sansüre gitmesin” diyorum.
Biz iyi niyetli, iletişimi de seven bir milletiz. Ne kadar çok ayrıntı, o kadar çok “farkındalık” olacaktır bize. Ben ilkokula başlamadan apartmanın altındaki pastaneci abilerin tezgahından inmeyen bir çocukmuşum, 8 yasında uçak otobüs seyahat etmişliğim vardır tek başıma. Bugün olanlar, yazılanlar o zaman olsa annem babam böyle riskler alırlar mıydı hiç?
Ben alır mıyım kendi çocuğum için, yeğenim için? O halde bir kere daha bilgi güçtür.
Ayrıntılar vahşileşiyorsa da, o çocuklar o vahşeti yaşadığı için. Onlar bu acıyı yaşamışlar, o açıdan ölmüşler de biz ne kadar kıymetliyiz böyle? Ne gülen yüzlerini görmeye dayanıyoruz, ne çektikleri acıları bilmeye?
“Annelerini babalarını düşünüyoruz” da demesin kimse. Herkes kendi çocuğunu ve tatlı canını düşünüyor. Hem o annenin babanın akıllarını yitirmeleri için o yazıları okumalarına gerek var mı Allah aşkına?
Yazı sıkıcı, iç karartıcı ama hayat daha beteriyse eğer yüzleşeceğiz. Duygularla değil çözüm arayarak yükselteceğiz sesimizi. Suları bulandıran tartışmaların alevini körüklemek yerine yetkililere sorun önce “Çözüm öneriniz ne?” diye.
Belki bu sayede yeni acılar yaşanmaz, tatlı canınız da sıkılmaz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

eight + 7 =