Şoför mahalli

Şoför mahalli

0
PAYLAŞ

Şoför otomobili çalıştıracağı zaman motorun önüne geçer, o uzun demir parçasını ya da kolu altta bir yerlere yerleştirip çevirirdi. Kapıyı açıp gireceksin, dümenin karşısına kurulacaksın, anahtarı sokup motoru çalıştıracaksın, bunlar o zaman yoktu. Benim otomobile merakım sıfır düzeyindedir. Çocuktuk, arkadaşlarım hızı yüz kilometreye çıkan otomobillerden sözederlerdi, ben alık alık dinlerdim. O günlerde, bugün de öyledir, otomobil çok önemliydi. Otobüsle bir yere giderken insanların en büyük heyecanlarından biri şoförün yanına oturmaktı. Köftehor “şoför mahalli”ne kuruldu mu uzaya giden hacıağa gibi mutlu olurdu. İnsanlar orta boy bir valiz büyüklüğündeki pilli radyolarla sokaklarda bangır bangır o sevimsiz“Otomobil uçar gider / Gönlüm gibi geçer gider” şarkısını yedi mahalleye dinleterek çalımla yürüdüklerinde artık şoförler otomobili içeriden çalıştırır olmuşlardı.

Bendeniz gerçekten otomobil sürmeyi hiç sevemedim. Bir burjuva kızıyla evlenmeseydim ya da onunla evlenmekle birlikte “Haydi oradan, otomobil de neymiş!” diyebilseydim elim dümene hiç dokunmamış olacaktı. “Bunun meraklısı sensin ama neden bilmem bana sürdürüyorsun?” demek gereği de duymadan, sırf bizimki kırılmasın diye, bana her zaman sevimsiz gelmiş olan şoförlüğe ucundan kıyısından bulaştım. Benden size ağabey ya da amca öğüdü, böyle pırıltılı heyecanlarınız yoksa sakın burjuva kızı almayın. “Halk kızı alsak daha mı iyi, onun pırıltılı heyecanları hiç olmayacak mı, hele de birçok dünya nimetinin uzağında yaşamak zorunda kalmışsa?” derseniz ona da bir şey diyemem. Halk çocuklarının bir zaman sonra burjuvalaşmaları çok zaman onları hırs küpüne döndürüyor. Öbürü her anlamda azçok görmüş, berikini geç zamanda doyuma ulaştırmak hiç de kolay olmayacak. Olabilir, bu da bir görüş.

Erzurum’da eğleşirken otomobil işimize yarıyordu. Kış boyu zincir ya da kar lastiği takmadan kent içinde dans ede ede gider gelirdik. Kop dağlarını, Zigana dağlarını geçmek ve Trabzon’a inmek, oradan Samsun üzerinden gün yirmi dört saat özlediğimiz İstanbul’un yolunu tutmak benim için bir değişiklikti. Aylarca Palandöken dağlarını gözleye gözleye dağılan ruhum Karadeniz’in yeşilinde yıkanınca kendine gelirdi. İstanbul’a döndüğümüzde otomobil bize gerçek bir yük oldu. Ehliyeti yeni alıp çoluk çocuk mahalleliyi içeri tıkıp geziye çıkan bir kendini bilmez kadın bizim Sarıkaçan’ı sağdan biçince otomobilden kurtuldum. Bizim hanım yıllar sonra yeniden heyecanlanıp emekli ikramiyesini otomobile yatırmasaydı ben belki de bu yazıyı yazmıyor olacaktım. Şimdi evin arkasında on iki ya da on üç yıllık bir ucuz otomobil ancak kırk bin kilometre yol almış olarak utanç içinde bekliyorsa siz benim otomobil sevgimin nasıl bir şey olduğunu varın hesaplayın.

Unumuzu elemiş eleğimizi asmışız. “Sen ne biçim insansın be ihtiyar!” demezler mi adama? “Ne otomobilde gözün var, ne evde gözün var, ne unvanda ne ünde ne de buna benzer bir şeyde gözün var, ölü müsün nesin?” Bunu söyleyen yerden göğe haklıdır. Yaşamındaki en sevimsiz şey nedir diye sorsalar otomobildir derim. “Evet ama, yolculuk yapmayı seviyorsun!” diyebilirler. Bir götüren oldu mu gidiyorum. Yolculuk yapmayı da sevmiyorum gerçekte. “Yolculuk düşgücü zayıf olanlar için gereklidir” der Colette. Bununla birlikte, evet, götüren oldu mu gidiyorum. “Şoför mahalli”ne şöyle bir güzel kurulup kafayı hiç çalıştırmadan ileri geri konuşarak ve sağı solu gözleyerek bir yerlere gitmek benim pek de “keyif” alamayacağım bir iş değil doğrusu. (Bu “keyif” öldürecek beni.) Belki de benim durumum kuramda çok oyalanmış bir kafanın uygulamadan kaçışı olarak da değerlendirilebilir. Ben sürmeyim ama otomobil gitsin. Öylesini de icat ederler yakında. Oh ne güzel! Onlar çalsın sen değneği salla yöntemiyle herkes orkestra yönetebilir.

Aslında benim en çok sevdiğim şeylerden biri taksidir. Yaşam koşullarım ona göre olsaydı, istediğim zaman taksiye binebilseydim ne iyi olurdu. Taksinin rahatlığına tutkunum ben. Ver paranı, arkadaş seni götürsün. Taksicilerle de aramız iyidir. Nedense beni pek konuşulası bulurlar. Ben de severim insanlarla hoşbeş etmeyi. Geçenlerde bir taksici bir avuç kuruyemiş uzattı. Aman ne yapıyorsun demeye kalmadan bir de naylon torba verdi, “Kabuklarını buna at!” dedi. Evet, taksileri de taksicileri de severim ve onlara burun kıvıranları hiç sevmem. Ne var ki İstanbul’un trafiği işlemez oldu. “Otomobil uçar gider”in yerine şu şarkıyı koyduk: “Amanin taksi taksi / Şu bayanlar ne aksi / Tıkamışlar yolları / Geçemiyor bu taksi.” Gene de kalabalık otobüslerde ve sıkışık dolmuşlarda yolculuk etmekten iyidir. Bir de ikram olsun diye müzik adına bir takım saçma sapan sesleri dinletmeseler.

BİR CEVAP BIRAK