OHAL istismar ediliyor!

OHAL istismar ediliyor!

0
PAYLAŞ

OHAL istismar ediliyor!

15 Temmuz’da yaşanan garip kalkış hareketinden sonra ilan edilen OHAL’in iki önemli sınırlaması olması gerekir. Birincisi, OHAL, ihdas gerekçesi açısından, uygulama alanı itibariyle salt güvenlik ile ilgili konularla sınırlı tutulmalıdır. İkincisi ise, tüm kanun hükmündeki kararnamelerin biran evvel mutlaka meclis denetiminden geçirilmesi gereğidir. Ne var ki, bu iki konuda da kurallara gereği biçimde riayet edilmediği görülmektedir. Güvenlik açısından FETÖ torbasına doldurulanlarda yaş ve kurular arasında ayırım yapılmaması hukuka uygun görülemediği gibi, ekonomi alanında Varlık Fonu ihdası ya da zorunlu bireysel sigorta sitemi gibi toplum üzerinde ekonomik baskı uygulamaları da OHAL içinde tasvip edilir gelişmeler olarak görülemez.

Şu gerçek artık çok netleşmiştir ki, FETÖ’nün öz yandaşı, bir zamanlar kuzu sarması oldukları üzerinde baskı uygulamaktadır. FETÖ bir tür kurşun asker nesli üretmeyi amaçlıyordu, AKP de, imam hatiplerle, üniversite ve idari kadroları yandaşları ile doldurarak kendi kurşun askerini üretme yolunda hızla ilerlemektedir. Bunları yaparken, bir de masum pozuna bürünerek, toplumdan af beklemektedir. AKP’nin toplumu ikna edebilmesi için geçerli bir gerekçe sunması gerekir. Her şeyden önce, emrindeki tüm kamu araçlarına rağmen 14 yıl içinde uyanmayan, kimlerle işbirliği içinde olduğunu fark edemeyen siyasi kadronun, tekrar aynı uykuya(!) dalmayacağı garantisi vermesi, bunun yolu olarak da, alınları ak ise hukuktan korkmadan, siyasi erki terk etmesidir. Açıktır ki, bu meseleyi haklılık açısından tartışmaya olanak yoktur; zira çürümüş bir sistemde güçlü daima haklıdır. Siyasi erk de parlamento yerine meşruiyeti sokak üzerinden oluşturmaya çalıştığına göre, hukuk çerçevesinde meselenin tartışılmasına olanak yoktur.

OHAL’in içine sıkıştırılmaya çalışılan ekonomi politikalarına gelince, genel yaklaşımımızdan çıkıp, ufkumuzu biraz açarak bugün AKP’nin uygulamaya kalktığı politikaları dünya ekonomi konjonktüründe ele almamız gerekir. Dünya ekonomisi kapitalizmin üçüncü büyük krizini yaşıyor. Piyasalara tonlarla paralar saçıldı fayda etmedi; faiz haddi yerlerde sürünüyor, ekonomiler toparlanamıyor; neoliberal politikalarla sermayenin önüne üretim faktörü ve ürün piyasaları ile tüm yerküre serildi, yine dişe damağa dokunur bir çare üretilemedi. Sermayenin önünde çevre ve biyolojik varlıklarımız da dahil artık her şey metalaşmaktadır, ona rağmen çözüm gözükmüyor. Çünkü kriz konjonktürel değil, yapısaldır. Böylesi bir küresel manzara ile Türkiye’de girişilen faaliyetler ve parlamentodan geçirilen yasalar ile OHAL arasında acaba bir ilişki olabilir mi? Evet, hem de çok sıkı bir ilişki var.

Kriz uçurumunda sallanan Türkiye, periferi konumda bir ekonomi olarak, künyesi itibariyle dünya kapitalizminin emrindedir. İçeride yaşadığımız yönetimsel sertleşme ve geliştiren ekonomik uygulamaların son darbe girişimi ya da ülke çapında yaşadığımız acı terör olayları ile doğrudan fazla bir ilgisi yoktur, ama dünya ve Türkiye krizi ile yakından ilgilidir. O nedenledir ki, iktisadi kararlar ve uygulamaların OHAL içine yerleştirilmesi kesinlikle doğru ve etiksel değildir, ama AKP zihniyetinde siyasi konjonktüre fevkalade uygundur. Olağan dönemde böylesi ekonomi kararları itirazsız geçirilemezdi, çünkü AKP iktidarından fevkalade ucuz kullandığı 14 yılın hesabı sorulurdu. Batı dünyasında sıkışan sermaye çevreye yayılarak yeni yatırım alanları ararken, Türkiye’deki bakir doğal kaynaklar kadar, reel ve finansal sermaye yatırım alanları da dikkati çekmektedir. Batı sermayesinin bu ilgisi siyasi kadronun da, ekonomiyi işliyor gösterme aldatmacası olarak işine gelmektedir. Türkiye finansal sermayedara tatminkâr net faiz ve anaparasının kaybolmayacağı güvencesini veren ekonomi konumundadır. Bu koşulların sağlanması toplumsal baskı gerektiriyorsa, içteki despotik yönetimin gerekçesi sermayeye hizmettir.

Reel sermaye yatırımlarına gelince, özellikle son dönemde getirilen hükümler fevkalade dikkat çekicidir. Varlık Fonu uygulaması ile firmalara tanınan çeşitli vergi, sigorta prim vb gibi daha birçok avantaj sermaye açısından bir bakıma ilkel birikimi hatırlatmıyor mu? Bu avantajların ekonomiye etkisini çift yönlü ele almalıyız. Birincisi, bu avantajlardan yararlanmak isteyen firmaların sağladıkları getirilerin firmaya bırakılması, ikincisi ise söz konusu getirilerin kamuya maliyet olarak yansımasıdır. Bu fonun kaynaklarının işsizlik fonu, özelleştirme gelirleri ve kamu varlıklarının menkul kıymetlendirilmesi yolu ile sağlanacak olması da kimin hakkının kimlere aktarıldığının yansımasıdır. Ey sermaye dışında kalan halkım, bir bu noktayı görsen ve emeğine nasıl göz dikildiğini bir anlasan, kaderini nasıl değiştireceğini de anlarsın. Bu alana giren firmalar piyasa olanakları dışında, yani senin emek ve çabanın şiddetli sömürüsü üzerine kâr elde edecek ve maliyetleri kamuya, yani yine sana yıkacaktır. Kârdan vergi almaktan da vazgeçen devletin, kâr transferini engelleme gücü de doğal olarak söz konusu olamaz. İşleyişin özet görüntüsü, güçlü yerli ve/veya emperyalist sermayenin Türkiye kamu fonlarını ve kaynaklarını metalaştırmasından başka bir şey değildir. OHAL ülkenin güvenliği ile ilgili bir önlem ise, böylesi iktisadi uygulamaların OHAL içinde ne işi var? Var, çünkü parlamentonun güçlü olduğu, kamu bürokrasisinin yargı ve yönetsel kurumları ile etkin olduğu, toplum bilincinin güçlü olduğu demokratik bir ortamda kamusal ve toplumsal kaynaklar sermayeye ve emperyalizme böylesi peşkeş çekilemez.

FETÖ karşıtı politika uygulamalarında bazı firmaların aktif değerlerini düşürerek ya da sahipleri üzerinde haklı veya haksız korku salarak mülkiyet değişimine yol açabilir. Değersizleştirilen firmalara hangi yandaşlar ya da emperyalist ajanlar konabilir, bilinmez. Bu tür el koymalar, özelleştirmelerde olduğu gibi ilkel birikime yakın bir servet aktarımı sağlar. AKP’nin OHAL yönetiminde, herkesin sindirilip köşesine itildiği, sivil milis güçlerinin pusuda bekletildiği bir ortamda, böylesi ucu bucağı belli olmayan bir uygulama kabul edilebilir politika olarak görülemez. Küresel krizin sömürü vantuzunu şiddetle soktuğu çevresel konumlu ülkeler, sabun köpüğü ekonomi parıldamaları ile bir miktar mutlak iyileşme yaşarken, potansiyelin büyük kısmı sermaye ve özellikle de emperyalistlere akacağından nisbi duraklama, hatta gerileme yaşıyor olabilir.

Bu siyaseti besleyen toplumun bir kesiminin bilmesi gerekir ki, bugün siyaseten güçlü olanın toplum ve güçsüz üzerinde kurduğu baskının sorumluluğu sadece hukuken siyasi erki elinde tutanda değil, aynı zamanda var olan siyasi kadroyu güç katarcasına, geçmişteki kritik dönemeçlerde, özgürlüklerle uzaktan yakından alakası olmayıp, tam tersine diktatörlüğe yol açarcasına “yetmez, ama evet” dalkavukluğu yaparak bugünlere taşıyanların da üzerindedir. Bu konu kafalarda zamanla netleşip, vicdanî muhakeme anı geldiğinde, umarım bugün dalkavukluk konumunda olanlar, o anda da idrakten aciz olur da fazla ıstırap çekmez, tabii eğer vicdanları varsa!

BİR CEVAP BIRAK