Oğlana âşık ol, kız çıksın!

PAYLAŞ

Muazzez Tahsin Berkand, Türk Romancılığında, edebiyatın Batılılaştığı zamanlarımızda Fransa’nın François Segan‘ı gibi yahut geçenlerde hayata veda eden Amerikan aşk romanları yazarı Jackie Collins veyahut İngiliz romans yazarı Barbara Cartland tarzı kalemiyle kendini gösterir.

Muazzez Hanım aşk, kadın, mahcubiyet örtüsüyle kapanmış birazcık seks, bolca ahlak ve Batılı görgüyü, terbiyesini Türk okuruna aktarmaya özenen, bunlar üzerine yazan nâdir, kadın yazarlarımızdan biriydi.

Eserleri Yeşilçam Sinemasının rejisörleri tarafından pek rağbet gördü, bir vakitler…

Kitapları da üst üste baskılar yaptı.

Kendisinin de bir gazetede mülakatını verdiği gibi, yazdıklarında sanat ve edebiyat ağırlığı yoktu, hatta dil açısından bile tartışılır şeylerdi, ancak tüm romanları çok geniş okur kitlesine ulaştı; Muazzez Tahsin Türk Edebiyatında, ¨Ben eğlencelik şeyler yazıyorum, istiyorum ki, insanlar okusunlar ve hoşça zaman geçirsinler,¨ dediğine uygun bir yer edindi.

Muazzez Tahsin’in eserlerine ait yeni baskılar arada bir günümüz yayınevleri tarafından yapılıyor, ancak külliyat olarak göremiyoruz. Eski eserlerinden, altmışa yakın kitabından birisine el atarak, Muazzez Hanımı hatırlamanın zamanı geldi.

Muazzez Tahsin tam olarak 1900 doğumlu; kanlı ve sancılı 20.yüzyıl sanki onunla başlamış…

Muazzez hanım 84 yaşında vefat ediyor. Bir İstanbul hanımefendisi, Batılılaşma projesi ilkelerine bağlı, sadık bir Cumhuriyet dönemi çocuğu…

Ünlü romancımız Halide Edip Adıvar’in çağrısıyla Beyrut’a gidip oradaki bir kız lisesinde Arap ve Levanten talebelere Türkçe dersleri verecek kadar Türk diline âşık…

Romanları arasından birisini seçiyor, okuyor, roman kahramanlarından İrfan’ın, talebesi erkek çocuğu Bülent’e başlarda duyduğu eşcinsel tutkuyu şaşırarak görüyoruz. Fakat Muazzez Tahsin, ahlakçılığa dikkat gösterdiğinden bu eşcinsel aşkı oldukça gizlenmiş satırlar arasında veriyor; okurken dikkat kesilmelidir.

Kalbin Sesi başlıklı romanın 27 yaşındaki, yelkenliden küreğe, kayaktan futbola kadar sportmen, yakışıklı, birçok yabancı dil konuşan, Galatasaray Lisesi, ardından Robert Koleji mezuniyeti ve işte böyle derken, muhakkak ki terbiyeli, kültür ve bilgisi paçalarından akan kahramanı İrfan Madenci, hâliyle bu özelliklere sahip olabileceği tek şehirde, İstanbul’da büyümüştür; dönem Cumhuriyet’in ilk yılları…

İrfan’ın madencilik ve fabrikatörlük yapan babası, ailesi bir büyük sefâhatın ardından âniden yoksulluk mertebesine iniveriyor; fabrikalar birer ikişer kapanıyor, fakat üzülmeyin baba tedbirlidir, azıcık olsun para, mal mülk ve serveti koruyor. Fakat ailede örfi idare başlamıştır. Bu durum karşısında İrfan daha fazla babacığına yük olmamak üzere iş aranıyor ve birden bir gazetede gördüğü ilana ilgi gösterip, âdeta gönüllü sürgün gibi kendisini uzaklara götürecek bu işe tâlip oluyor; yazışmalar, görüşmelerin ardından Sirkeci Garında kendisini trende buluyor. Makedonya’ya bilet almıştır!

Artık Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında bulunan, lakin 5 asır boyunca Osmanlı toprağı kalmış Makendonya’nın Manastır şehrine üç saatlik mesafedeki bir çiftliğe gitmektedir. Abdullah Paşa adıyla sivilden paşalığı üstlenmiş çiftlik sahibiyle yazışmaları tamamlamıştır ve ayda 300 lira gibi, o vakitlerin fevkalade maaşıyla Paşa hazretlerinin 16 yaşındaki Bülent adlı delikanlı oğluna ders verecektir.
İrfan’ın cüceliğe yakın kısa boyda Abdullah Paşa’yla karşılaşması bir tür sinema parodisini andırır; içinde mizah, hiciv, insan karakterini yalın biçimde anlatan edebiyat vardır. Sakat duruşuyla, çarpık ve bodur bir Paşa, Yolkesen Çiftliği adını almış uçsuz bucaksız, ormanı ve dereleri, hatta gölü olan kocaman bir arazide tek başına, âdeta Orta Çağ [Kurun-u Vusta] zamanlarının derebeyi gibi bir şatovâri evde, oğlu Bülent ve birçok, Sırp-Arnavut asıllı hizmetkârla yaşamaktadır. Çiftliğin konağını şatoya benzetmek yersiz sayılmasın, nitekim İrfan orada kaldığı ilk beş ay içinde hâlen birçok odasını keşfedememiştir.

Mondo Senza Gente -İnsansız Bir Dünyada- yaşayan Abdullah Paşa ekzantrik bir adamdır, etnografyaya, arkeoloji ve antropolojiye meraklıdır, odasında entelektüel biri olarak saatlerce kapalı kalarak güyâ bir eser yazmaktadır. Elbette dünyanın bu alanda söz sahibi mercileriyle, üniversiteleriyle, hasılı her yerle temastadır.

¨Bu sakat, bodur adam dağların arasına sığınmış, yarı vahşi bir hâlde yaşıyan bu eski devir paşası, nasıl olup da dünyadaki spor cereyanlarına kadar hemen her şeyde bu kadar bilgiyle bahsedebiliyordu!¨ [s.27] diye şaşkınlığını, İrfan, daha ilk karşılaşmalarında arada geçmiş sohbet sırasında yaşar. Abdullah Paşa, aslına bakarsanız, Jules Verne‘nin denizler altında yaşayan Kaptan Nemo’su gibi kendi başına kalmıştır, beyninin içini dolduran ve hiçbir işe yaramayacak tonlarca bilgiyle yaşamaktadır.

Paşa’nın özel hoca olarak getirttiği İrfan’dan isteyeceği hem zor, hem de aslında basit bir şeydir: Bülent adlı oğlunun bir türlü bıyıklanıp sakallanmaması, zayıf ve çelimsiz kalması, onun cesaretsizliği ve hatta kız çocuğuna benzeyen hâllerinden kahır duymaktadır. Paşa kendi cüssesine bakmaksızın, oğlunun bir Kırkpınar Pehlivanı gibi gürbüz, âdeta gözü kara Malkoçoğlu cinsinden pervasız ve sportmen, aynı zamanda her tür bilgiyle donanmasını istemektedir. Bülent’i özel eğitimden geçirmiştir geçirmesine, ama Sırp, Fransız, İngiliz, hasılı Batılı birçok hoca ve mürebbiyeden aldığı yetersizdir. Kusursuz bir İstanbul Türkçesiyle konuşan Bülent’in eksik olan yanı bir türlü erkek olamayışıdır.

Kız güzelliğinde bir çocuk!

İrfan ona cesaret verecek her tür sportmenliği göstermeye görevli, hatta icap eden her şeyi yapmaya Paşa nezdinde yetkilidir. Bu Spartan tarzdaki eğitim için İrfan’a açık yürekle cesaret verir Paşa:

¨Onun eline bir tabanca verin, atmasını öğrensin! Azgın bir ata bindirin, onu idare etsin! Yüzmek istemiyor, kaldırın suya atın, bir saat dalgalarla çarpışsın, icabında şiddet kullanın, kamçılayın, fakat Allah rızası için şu çocuk artık bahçedeki tahta sıraya oturup saatlerce mavi göğe bakmasın, bir ağaç altına uzanıp kuşların cıvıltısını dinlemesin.¨ [s.17]

Paşa, Manastır’ın meşhur Meço Sülalesinden gelmektedir; soyunun devamı için, kendisine tezat dev anası, gürbüz ve güçlü, kuvvetli bir Sırp köylü kadınıyla evlenmiş, Bülent dünyaya gelir gelmez bu kadın ölüvermiş, Bülent’i ise İrfan oraya geldiği sıralarda artık kötürüm olduğundan şatonun çatı odalarından birisinde yatalak kalıp gün geçiren Dilara Hanım büyütmüştür; ¨Bu işin derininde yatan, Sırrı¨ Sırrı¨ da işte bir tek O bilmektedir.

Paşa sırf oğlan çocuğu sahibi olmak için evlendiği bu kadının ölümünden, bir bakıma, okur gözünde şüphede kalacaktır; zira kadıncağız, nedeni anlaşılmaz biçimde hayatını kaybetmiştir.

Latincede Pater Familias denilen tarzda, dediğim dedik bir aile reisi olan Abdullah Paşa’nın azgınlık derecesinde kadın düşmanı olduğunu da bu satırlarda öğreniyoruz. Onun misojinistik-misogynistic sözleri İrfan’ı olduğu kadar her cinsten okuru da rahatsız edecek seviyededir. Yine Latince bir deyiş kullanırsak, Tota Mulier in Utero sözünü burada Cüce Paşa hazretleri adına harcarız: Kadın bir rahimden başkası değildir, sadece döllenmeye yarar…

Paşa böyle düşünmektedir!

İşte, modern dünyaya açık ama kafasını örümcek bağlamış Paşa’nın kadınlar üzerine görüşü budur ve bu ailedeki SIR burada yatar; hazır olun ve okumaya devam edin.

Bülent’le ilk kez karşılaşan İrfan’ın birden yüreğinde bir ışık yanar, bir sevgi doğar, adını koyamadığı bir hâz uyanır. Bülent 16 yaşında bir erkek çocuğudur, ama parlak tüysüz bir cilt, zayıf bir beden, kız çocuğunu andıran göğüsler, kısa bir boy, ve ila ahiri…

İrfan Hoca kendini zor zapteder ve delikanlıya duyduğu sevgiyi sadece ağbi-kardeş seviyesinde göstermeye çalışır, fakat için için onu rahatsız eden bir aşka doğru yuvarlanmaktadır. Yoksa, İrfan ¨Oğlancı-sübyancı mıdır?¨ Asla değildir, elbette… Fakat, bu işte bir tuhaflık vardır ki, Bülent âdeta hocasına karşı bir kadın gibi davranmaktadır. ¨Tıpkı hırçın bir kadın! Zayıf vücudu, şımarık hâlleri, birbirine uymayan hareketleri, her zaman hülya dolu gözleriyle minimini bir kadın…¨ [s.64]

İrfan Hoca, işte bu delikanlıyı bir kadın gibi yakalayıp öpmek, sarılıp kucaklamak ister; hislerini bastırır.

Fakat aşkının harareti giderek artış gösterecektir, bu kız ¨delikanlıya…¨

Birçok sûzişli köy, pastoral görüntülü araziler, orman içinde koşturmalar, göle soyunup girmeye asla ve kât’a olan itirazı anlaşılamayan bu delikanlıyla geçen günler sırasında, Abdullah Paşa sık sık romanda sahneye gelir, onun upuzun ve çürük felsefî düşüncelerini okuruz; ama sıkılmayız, eğlencelidir.

Zaten Muazzez Hanım eğlenceli şeyler yazmak amacındadır. Bir gazetede yer alan mülakatında söylemişti: ¨Eserlerimde okuyucularıma herhangi bir fikir veya duygu aşılamak iddiasında değilim. Okuyucularım romanlarımı severek okuyanlar ve bazı samimiyetlerini tekrar ve zevkle gözden geçirmek ihtiyaçlarını duyarlarsa gayeme ulaşmışım demektir. Ben yazdığım romanlarda okuyucuyu hayatın iğrenç ve ıstıraplı sahalarından sıyırarak hayâlimde yaşattığım güzel ve tatlı âlemlerde gezdirmek ve onlara hoş saatler geçirtmek isterim.¨

Abdullah Paşa’nın Bülent’i dövmeye niyetlendiği bir olayın ardından romanın ipleri kopar, İrfan ya bırakıp gidecek ve sevdiği delikanlının başına gelecek 50 kırbaçlık dayak sahnesine şahit olmayacaktır veyahut kendisine bağlanmış bu kız-delikanlıya yardım edecektir.

Çatı katında kötürüm kadın Dilara Hanımı ziyaret eder ve durumu açıklayan itirafı işte o zaman işitir: Bülent, kızdır ve fakat Abdullah Paşa ¨çükünü görmesin ve kız olduğu anlaşılmasın, yoksa öldürtür yahut başından atar diye¨ kız yerine bir erkek çocuk gösterilmiş, ardından annesi ölünce Dilara Hanım süt annesi olmuş, onu gizli gizli hem kız olarak ama babasına karşı oğlan diye göstermiştir. Bu, peri masalının sırrıdır.

İrfan’ın canına minnet, demek ki o eşcinsel bir aşk duymamıştır, artık sevdiği talebesine nikâh kıyabilir, onu İstanbul’a götürebilir. Zaten Bülent Hanım da buna çoktan razıdır; onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine diye roman biter…

Bu, parayı seven aşağılık dünyada edebiyat karın doyurmuyor ama romanda bile olsa ucunda parayı görmek, okuru rahatlatıyor. Ne demişler; para sesi, su sesi, kadın sesi!

Abdullah Paşa, İstanbul’a hocasıyla kaçan kız-oğlunu affetmez, fakat evlenmelerine razı olur, gözüme görünmeyin, ne hâliniz varsa edin, bir oğlan çocuğu yapın bari gibisinden zırvalar, ancak en önemlisi tüm arazilerini, servetini damadıyla kızına bırakır; ne güzel!

Romandan çıkaracağımız şeyler var, daha bitmedi:

Kıyafet değiştirip cinselliğini saklamak ve böylece hayat macerasına kalkışmak, evvel eski edebiyatın bir hilesidir; epeyi örneği var.

Evvela sinemadan bahsedersek, mesela, Barbara Streisand’ın başrolü oynadığı Yentl adlı filmde, erkek kıyafetiyle oğlan çocuğu gibi dolaşan Yelt Mendel karakteri unutulmaz demeliyiz.

Yüzlerce film var sinemada, bu yönde kılık kıyafetle cinselliğini saklayan kahramanlarla doludur…

Shakespear’ın Onikinci Gece adlı tiyatro oyunundan uyarlanmış filmde erkek kıyafetiyle dolaşan kızları unutmayınız; meraklısı daha fazlasını bulabilir.

Biz edebiyata dönersek, yine Shakespear’in Venedik Taciri eserinde erkek kıyafetiyle mahkemeye çıkan Portia’yı unutamayız.

Versailles’in Gülleri adlı Fransız romanında kadınlığını erkek giysileri altında saklayan Oscar François dahi unutulmaz bir roman kahramanıdır.

Orduya yazılmak için erkek kıyafetine gireninden [Scott Westerfeld’in Leviathan romanı-1999] tutunuz, 1745 Fransa’sında Jacobite Katliamından kurtulmak için erkek giysisiyle ortaya çıkan iki kız kardeşin hikâyesine kadar [Georgette Heyer’in 1928 tarihli romanı, Masquaereder-Maskeliler] birçok eser var raflarda, bekliyor…

Eski Yunan’da Mentor olmak, bir zengin ailenin erkek çocuğuna filozofi başta olmak üzere spor ve diğer sanatları göstermek üzere atanmış özel hocalığın tanımıdır.

Mentor’ların erkek çocuklarıyla seksüel ilişki kurması da yadırganmaz, aksine delikanlıların cinsel hayatı öğrenmesi, gelecekte evliliğe hazırlanması için, hatta doğal bile sayılırdı; o döneme ait anlatılar, öyle söylüyor.

Günümüzdeki Mentor’luğun romandaki kahramanı İrfan, az daha kendisini eşcinselliğin içinde bulacakken, bu hararetli ilk aşk dakikaları sonunda, delikanlının kız çıkmasıyla rahatlar ve Muazzez Hanımın ustaca kalem çevirişiyle romandaki ilişki kadın-erkek beraberliğine, nikâha dönecektir, ahlakileşecektir.

Fakat romanı okursanız, Mentor İrfan‘ın neredeyse kendisini erkek aşkıyla başbaşa bulacağını da görürsünüz. Zaten eski Yunan’da mentor’ların bu zengin aile çocuklarıyla düşüp kalktığı da rivayet edilir ya; demek boşuna değilmiş.

Bir kısa not ile kapatalım: Mentor, Homeros’un Odyssius adlı ikinci büyük, dev eserinde yaşlı hocadır. Truva Savaşına giden İthaka Kralı Odyssius, oğlu Telemachus‘u eğitsin diye bu akil ve bilge hocaya teslim eder.

İşte bugün Mentor-Akıl Hocası diye adlandırılan hocalığın evveli eskisi de budur…

_______________

Kalbin Sesi
Muazzez Tahsin Berkand
Roman, 200 sayfa,
İnkilâp Kitabevi
İstanbul, 1961, 1.Baskı

CEVAP VER